Sizi Allah’a şikâyet ediyorum...

“Sakın ha sakın, zalimlere meyletmeyin! Sonra ateş size de dokunur!”
İçinden geçtiğimiz zamanlar imtihan zamanları.
Sadece konuştuklarımızdan değil, konuşmadıklarımızdan da;
sadece yandaşlıklarımızdan değil, karşıtlıklarımızdan da;
sadece sevdiklerimizden değil, nefret ettiklerimizden de hesaba çekileceğiz.
Onun için doğru bir duruş sergilemeye, konuştuğumuzda hakkı söylemeye,
hakkı hakkıyla haykıramayacaksak susmaya özen göstermeliyiz.
Sizi Allah’a şikâyet ediyorum...
Zira bu ülkeye, bu ümmete kötülük yapıyorsunuz, umutlarımızı kırıyorsunuz, ‘Allah, din, cemaat hoca’ gibi kıymetli kavramlarımızı lekeliyorsunuz!
Bu ülkenin sırlarını Amerika ve İsrail’e servis ediyorsunuz! Bu tutumunuzla sadece ülke insanına değil, bu ülkeye ümit bağlamış mazlumlara da zulmediyorsunuz!
Ümmet coğrafyasında yeşeren umutları kim adına, ne amaçla yıkıyorsunuz?
Sizi Allah’a şikâyet ediyorum...
Zira, hepimizi aptal yerine koyuyorsunuz, bu topraklarda İslam’ı yok etmeye çalışanlara oy vermeleri için mensuplarınızı Kur’an’a el basarak yemin etmeye zorluyorsunuz!
Koca Osmanlı Devleti’ni yıkanlar, yerini neyin alacağını planlamayı mı unuttular sizce? Bugün gördüğümüz, o günkü projenin bir devamıdır, bunu göremiyor musunuz?
Müslümanların toparlanmasını, kendi hür iradesiyle kendini yönetmesini engellemek içindir; Mursi’yi Sisi’ye, Suriye’yi Esed’e, Yemen’i Ali Abdullah’a, Hicaz’ı Suud ailesine yedirmeleri!
Bu memlekette ‘Allah’ demenin yasak olduğu, Kur’an’a hakaretler edildiği, müminlerin işkencelere tabi tutulduğu, camilerin ahıra dönüştürüldüğü yılları yaşamadık mı sayacağız?

Ashâb-ı Uhdûd, Sihirbaz, Rahip Ve Oğlan Çocuğu Kıssası, Ateş Ashabı

Suheyb (r.a)'tan rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyur¬maktadır:

“Sizden öncekiler arasında bir hükümdar vardı. Bu hükümdarın bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca hükümdara:

“Ben ihtiyarladım. Dolayısıyla bana bir çocuk gönder de, bildiğim sihri ona öğreteyim” dedi.

Bunun üzerine hükümdar, ona sihir öğretebileceği bir çocuk gönderdi. Çocuk, sihirbazın yanma gidip geldiği yolun üzerinde bir rahibe rastladı. Çocuk, o rahibin yanına oturup onun konuşmasını dinledi ve onu çok beğendi. Artık çocuk, sihirbazın yanma giderken rahibe de uğruyor, yanında otururdu. Derken çocuk, sihirbaza gel¬diğinde sihirbaz onu dövdü. Çocuk bunu rahibe şikâyet etti. Rahib ona:

“Sihirbazdan korktuğun zaman, “Beni ailem salmadı” de! Ailenden korktuğun zaman ise fbeni sihirbaz salmadı” de!” dedi.

Çocuk bu şekilde devam ederken bir gün büyük bir hayvanın üzerine geldi. Bu hayvan, insanları yollarından alıkoymuştu. Kendi kendine:

“Sihirbaz mı daha faziletli, yoksa râhib mi daha faziletli bugün bunu anlayaca¬ğım” dedi. Bunun üzerine bir taş alıp:

“Allah’ın! Eğer rahibin işi sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, yolların¬dan alıkonulmuş bu insanların işlerine gitmeleri için bu hayvanı öldür” deyip taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar da işlerine gittiler. Daha sonra rahibe gelip bu olayı ona anlattı. Râhib, ona:

“Ey oğulcuğum! Bugün sen benden daha faziletlisin. Senin hâlin gördüğüm bu yüksek dereceye ulaşmıştır. Sen muhakkak imtihan olunacaksın. Eğer imtihan olunursan, benim bulunduğum yeri hiçkimseye söyleme” dedi.

Çocuk körler ile abraşları iyileştiriyor, diğer hastalıklardan İnsanları tedavi edi¬yordu. Derken hükümdarın yanında bulunanlardan kör olmuş birisi bunu işitti. Bu kimse, birçok hediyeler getirerek ona:

“Eğer beni İyileştirİrsen, şuradaki şeylerin hepsi senin olsun!” dedi. Çocuk:

Peygamberlere niçin icat, bilimsel keşif mucizeleri verilmemiştir?

Peygamberler neden bilimsel gelişmeleri ortaya koymamışlar, icatlar yapmamışlardır? Allah, mucize olarak bunları peygamberlere neden ihsan etmemiştir?

Allah'ın bu dünyayı yaratma sebebini, muradını bilmek gerekir. Kısaca şöyledir: Özgür iradeye bağlı olarak insanların Allah'a inanmaları, tanımaları ve ibadet etmeleridir. Meleklerden farkımız da budur. Yani irademiz vardır. Allah her şeyi insanın özgür iradesine bağlı kılmıştır. Çünkü, kendini tanıtması bunun sonucunda kendine yönelen ve kendini seven gönülleri ortaya çıkarmak istemesinde bunların özgür irade sonucu ortaya çıkmasıyla mecburi olması çok farklıdır. İmtihan denen şey de işte bu yüzden özgür iradeyle kendisine yönelen, sevdiğini iddia eden, ibadet edenlerin samimiyet derecesini ortaya çıkarmaktır.

İlim, yani bilimsel kanunları da Allah yaratmış, ancak bunların keşfini insanın iradesine, çalışmasına bırakmıştır. Çünkü insan Allah'ın bu kanunlarını kendi aklı ve gayretiyle çözdükçe O'nun sıfatlarını yani ilim ve kudretini daha iyi anlamaktadır. İlahi kudrete hayranlığını ortaya koymaktadır. Allah'ın muradı da budur. Yoksa doğrudan cep telefonu şöyle yapılır, şu hastalığın ameliyatı böyledir, demez. Bunları İnsan kendi aklıyla gayretiyle bulacaktır. Aksini düşünsek, Allah'ın bütün bilimsel kanunları peygamberlerine bildirse, kitaplar dolusu matematik formülleri, ciltler dolusu biyoloji, fizik, kimya, astronomi kitapları ortaya konmuş olacak ki bu da dünyanın yaratılış ve işleyiş hikmetlerine ters olurdu. Bilgi birikiminin henüz yeterince olmadığı dönemlerdeki insan toplumlarına bu bilgiler hiçbir şey ifade etmez, hatta saçma gelir ve kimse inanmazdı.

İslam Barış Dini mi Savaş Dini midir?

İslam Barış Dini mi Savaş Dini midir?

İslam barış, esenlik dini olsa da gerekli durumlarda savaşmayı emreder. Savaştan kaçmayı büyük günah sayar. Kur'an-ı Kerim'de savaşı, cihadı ifade eden pek çok ayet varsa da bu ayetler Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirildiği zaman savaşın belli şartlar dahilinde ve belirli bir çerçevede yapılacak faaliyetler olduğu görülür. Yani İslam için barış dini değil savaş dinidir, barbarlıktır, vahşiliktir karalamalarının yanlışlığı görülür. İslam'da savaşın bir hukuku vardır. Mesela eli silah tutmayan çocuklar, yaşlılar, kadınlar öldürülmez. Teslim olanlar öldürülmez. Esirlere işkence edilemez. Şahsi hırslar, menfaatler için savaş yapılmaz. Barışta anlaşılırsa anlaşmaya riayet edilir.

Tarih boyunca da bunun böyle uygulandığı görülür. Hele savaşların inanmayanları zorla müslüman yapmak için uygulandığı hiç söylenemez. İslam'ın terörle asla ilgisi olamaz. Yani meşru amaçlar için bile masum, günahsız, silahsız insanlar öldürülemez. İslam adına böyle faaliyetler yaptıklarını söyleyenler ya bilinçli ya bilinçsiz İslam'ı kötülemiş olur, cehaletini göstermiş olur, cinayet işlemiş olur. Bunların İslam'la ilgisi yoktur. İslâm’da savaş, genelde müdafaa eksenlidir. Özellikle asr-ı saadette bu açıkça görülür ki kendisini korumak için yukarıdaki prensiplere göre savaşmaktan doğal bir şey olamaz.

Cihad ise Allah ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırarak, onların Allah ile buluşmalarını sağlama ameliyesidir. Akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlamayı amaçlar. Yani cihad bir bakıma Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmaktır. Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engellenirse o zaman savaş yapılır. Tebliğden sonra seçim hür iradeleriyle insanlara aittir. İsteyen İslam'ı seçer, istemeyen seçmez.

TEBLİĞ, CİHAD VE TERÖR

TEBLİĞ, CİHAD VE TERÖR

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Âl-i İmrân, 3/104) “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkeri yasaklar ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110)
Bu gibi ayet-i kerimeler, tebliğ veya irşad denen genel anlamıyla İslam'ı anlatma faaliyetinin farz olduğunu gösteriyor. Ancak islam alimleri, bu emirleri genellikle farz-ı kifaye olarak kabul etmişlerdir. Yani bir grubun, bir kurumun bu işi yapması yeterli görülmüştür. Yapan kimsenin olmaması durumunda farz-ı ayn olur. Yani herkes yapmakla mükellef olur.

İslam'ın yayılışı da bu şekilde olmuş ve sahabe-i kiram ömrünü bu kutsi dava yolunda harcamıştır. Bu fedakarlıklar ve gayretler neticesinde İslam nuru, Allah'ın lütfu ile milyonlarca insana ulaşmıştır. Fakat bu iş, müminlerin sayısı yüz binlere, milyonlara ulaştı diye terk edilemez. Allah nazarında her bir insanın özel yeri ve değeri vardır. Tebliğ işinde tek bir insan dahi istisna tutulamaz. İmkanlar ölçüsünde herkese İslam hakikati duyurulmalıdır. Kabul veya red ayrı bir meseledir.

İslam'ın yanlış anlatılan bir kavramı olan cihad kavramının esasında bu tebliğ emri vardır. Yani cihad, aslında toprak kazanmak, ganimet elde etmek, kafir öldürmek için yapılan bir savaş değildir. Tebliğ önündeki engelleri kaldırmak için yapılan bir faaliyettir.

Eskiden, tebliğin önündeki engeller, devlet yapılanmaları olduğu için bir devletin sınırları içindeki insanları bu kutsal davetten haberdar etmek için bu devletlerle savaşılmıştır. Günümüzde ise, iletişim, yayın imkanları sınırları ortadan kaldırdığı için bu türden bir cihadın hükmü kalmamıştır, denebilir. Fakat modern zamanlarda İslami hakikatleri anlatmanın önünde farklı ve belki de eski devirlerdekinden aşılması daha zor engeller ortaya çıkmıştır. Şimdi müminlere daha farklı bir savaş düşmektedir.

İslam aleminin geri kalmasının sebebi

İslam aleminin geri kalmasının sebebi din midir?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz.
Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Avrupa rönesans ve reformu yaşamadan önce ortaçağ karanlığını yaşarken İslam coğrafyası aydınlığı yaşıyordu. Ortadoğudan Ortaasyaya, özellikle Endülüs bölgesine bakıldığında müslümanların bilime ne kadar önem verdiği, yöneticilerin eğitimi ve alimleri nasıl koruduğu ve desteklediği, bütün bunların neticesinde de İslam coğrafyasında pek çok bilim adamının (İbn-i Sînâ, Kindî, Harizmî, Uluğ Bey, İbnü'ş-Şatır, Piri Reis, Bîrûnî, Cabir, Ebu'l-Leys, Kaşani, Gazâlî, İbn-i Rüşd, Farabi, İbni Heysem ilk akla gelenler...) yetişip evrensel eserleri ve icatlarıyla bilimin gelişmesine büyük katkılar sağladıkları, Batı rönesansının temelinde tercüme yoluyla batıya aktarılan bu bilimsel mirasın olduğu açıkça görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir.

Müslümanların Bilim Dünyasına Katkıları

İslam aleminin geri kalmasının sebebi din midir? İslam Medeniyeti'nin Evrensel Bilime Katkısı Olmuş mudur?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz. Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir.
Batıda çeşitli sebeplerin etkisiyle ortaya çıkan aydınlanma dönemi, icatlar, keşifler ve yeni kıtaların keşfi ilk defa olan bir hadise olduğu için nelere sebep olacağı ve içeriği Osmanlı tarafından tam anlaşılamadı. Avrupa yeni kaynaklar buldu ve buraları madde ve insan gücü olarak sömürgeleştirerek hızlı gelişim sağladı. Batı sanayinin gelişimi esnasında kendisine dünyada rakip olmadığı için pazar payı bulma gibi sorunlarla karşılaşmadı. Halbuki şimdi sonradan gelişmek isteyen ülkelerin şirketleri gelişmelerini tamamlamış batılı şirketlerle rekabet etmek zorunda. Tavşanla kaplumbağanın yarışı misali.

DENGELİ(İDEAL, SAĞLIKLI, İYİ) BESLENME - Bir kez daha sağlık

DENGELİ(İDEAL, SAĞLIKLI, İYİ) BESLENME (Denemesi)-(İnternet Derlemesi)

Vücudumuzun bütün besinlerin içerdiği vitamin, mineral, protein vs. gıdalara ihtiyacı vardır. Esas olan bütün yiyecek çeşitlerinden az da olsa belli zaman dilimlerinde (günlük, haftalık gibi) alınmasıdır. Beslenmedeki yiyecek çeşidinin az olması ihtiyaç duyulan bazı protein, yağ, vitamin, mineral gibi gıdaların alınamamasına veya az alınmasına sebep olup bu da ilerleyen dönemlerde değişik sağlık sorunları doğurmaktadır.

Beslenmedeki temel yiyecekler : Et (kırmızı, beyaz), süt, yumurta, peynir, zeytin, yoğurt, bal ve balık olarak ifade edilebilir. Haftada 2-3 kere alınmalıdır. Canlılığın, hücre sisteminin temeli protein ve doğal yağlara dayanır. Bu yüzden proteinsiz ve doğal yağsız(süt ürünlerindeki yağlar, etteki yağ, tereyağ ve zeytin yağı) beslenme düşünülemez.

* Bunların yanında taze MEVSİMİNDE sebze ve meyve çeşitleri de günlük alınması gereken besinlerdir. Haftanın her günü en az bir sebze çeşidi(nohut, fasülye, mercimekvs.) sade veya etli yemeklerle alınabilir.
* Fındık, ceviz başta olmak üzere badem, fıstık, kestane gibi kuruyemişler de mutlaka düzenli tüketilmesi gereken besinlerdendir. Özellikle fındık ve ceviz hiç ihmal edilmemelidir.
* Reçel yerine doğal pekmez ve bal tercih edilmesi daha iyidir.
* Soğan, sarımsak, limon vücudun bağışıklık direncini artırır. Özellikle yeşil yapraklılardan yapılan salatalar her gün tüketilmelidir.
* Baharat çeşitlerinin de faydaları olduğu için yemek pişirmede lezzet unsuru da olmak üzere kullanılmalıdır.

* Beslenmedeki ideal olan, sebze ağırlıklı, ölçülü et yemekleri, bol yeşillikli, düzenli yeme ve aşırı yememektir.
* Ayrıca yağ(trans yağ, margarin, rafine yağ), tuz, şeker, un(beyaz, işlenmiş) gıdaları az alınmalı hatta mümkünse alınmamalıdır. Bütün hastalıklar karaciğer yağlanmasından kaynaklanır. Bu yiyecekler doğrudan karaciğerde depolandığı için sağlık açısından esas zararlı olan bunlardır.

Sünnet Tasavvuru - Mustafa İslamoğlu

KENDI BILGI SISTEMIMIZIN IÇ ÇELISKISINI ELE ALIP GIDERMEDEN, RAKIP BILGI SISTEMI ILE SAGLIKLI BIR DIYALOGA GIRMEMIZ ZOR GÖRÜNÜYOR.

Evin içini düzenlemek: özeleştiri
Farklı bilgi sistemleri arasındaki çelişkiler zamanında
yaşıyoruz. Fakat kendi bilgi sistemimizin
iç çelişkisi, rakip bilgi sistemiyle bizim
bilgi sistemimiz arasındaki çelişkiden daha çok
zarar veriyor. Kendi bilgi sistemimizin iç çelişkisini
ele alıp gidermeden, rakip bilgi sistemi ile sağlıklı bir diyaloga girmemiz zor görünüyor.
Üçüncü binde İslam’ın konumunu biraz da
Müslümanların kendi evlerinin içini düzenleme
becerileri belirleyecektir. Müslümanlar kendi
evlerinin içini düzenleme konusunda geçmişte
olduğu gibi sahte mazeretlere sığınırsa, bir kez
daha tarihi ıskalamış olacaklar.

Dünya malı dünyada kalacak da... Fatma BARBAROSOĞLU

Bir mümini diğerlerinden ayıran şey dünya hayatının faniliğine olan inancıdır. Üç günlük dünya inancını yitirdiğimiz anda ruhunu yitirmiş kof bedenlere dönüşürüz. Yiyen, içen eğlenen bedenler.

Haftaya kendimizi sorgulayarak başlayalım istedim

...

Buyurun:

'İbn Mesud (ra), kâinatın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz. Peygamber'in bir yol üzerinde dinlendikleri sırada şöyle buyurduğunu rivayet eder: ' Dünyayı ben neyleyim? Benim dünya ile ilgim, bir ağacın altında oturup dinlendikten sonra, kalkıp orayı terk eden garip bir yolcunun hâli gibidir.' (Tirmizi)

Şu geçici dünyada garip bir yolcu gibi olmak gerek. Çünkü 'İnsana yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve amel edindiğinden başka bir dünyalık yoktur. Bunun dışında, ölüm er ya da geç gelir ve insanın sahiplendiği ne varsa elinden alır, her şeyi ardında bırakır.' (Müslim)

Hz. Peygamber bunu izah ederken parmağını gösterdi, 'Dünya, ahirete nazaran bir parmağı denize sokmak gibidir. Biriniz o parmağın denizden ne kadar ıslanıp çıkabileceğine bir baksın' buyurdu. (Tirmizi-Müslim)

İnsanın yaşamakla elde edeceği dünyalık, bir parmağın suya girip çıkmasıyla elde edeceği ıslanma kadardı, üstelik o ıslanma dahi çarçabuk kurumaz mı? Ne parmak denizi avuçlayabilir, ne de ondan kalıcı bir şey edinebilir.

Dünyanın tatsız gerçeğidir bu. Böyle tatsız gerçeklerle doludur dünya.

Ashaptan, Cabir bin Abdullah bu gerçeğin bir başka sahnesini şöyle rivayet eder: 'Resulûllah (asv) ile beraber yayla köylerinden birinden şehre dönüyorduk. Şehirde kurulu pazarın gürültülerini duymaya başlamıştık ki Allah Resulü durdu; küçük kulaklı ölmüş bir oğlağı göstererek, 'Hanginiz bunu bir dirheme alır?' diye sordu.

Gruptan biri, 'Bir oğlak leşi ne işe yarar ki? Hem diri olsa dahi kulakları kusurludur, bir kıymeti olmaz' dedi.

Bunun üzerine Allah Resulü, 'Vallahi, Allah katında dünyanın, bu oğlağın sizin nezdinizdeki değeri kadar bile kıymeti yoktur' buyurdu. (Müslim-EbuDavut)

İçeriği paylaş