Ümmetin Hastalığı: Dünyevîleşme - Yaşar Değirmenci

Dünyevileşme, müminler için kanser kadar tehlikeli bir hastalıktır. ‘Dünyevileşme hastalığı’nın en önemli sebebi imanda zayıflık ve zafiyettir. Dinde laubalileşme, lakaytlık, ibadetleri geçiştirme, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik, vs. ‘dünyevileşme’nin dışa yansıyan tezahürleridir.

Dünyevileşme, dini olanın gündelik hayattan, ahlaktan, ticari ve sosyal yaşayıştan uzaklaştırılması, öneminin azaltılması, kişinin kendisini dünyanın cazibesine kaptırıp onun esiri olması manasını taşır. Diğer bir ifade ile dinin, gündelik hayattaki tesirini ve yerini azaltma, sınırlama, yaşadığı hayat tarzına dini müdahale ettirmeme anlamına da gelir. İnsanın ilgisini ve dikkatini yalnız ve yalnız dünyaya çevirmesi, zevk ve sefaya düşkünlük, rahatın peşinde koşmak da dünyevileşmenin belirtileridir. Dünyevileşme, müminler için kanser kadar tehlikeli bir hastalıktır. ‘Dünyevileşme hastalığı’nın en önemli sebebi imanda zayıflık ve zafiyettir. Dinde laubalileşme, lakaytlık, ibadetleri geçiştirme, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik, vs. ‘dünyevileşme’nin dışa yansıyan tezahürleridir.

Vahye ve sünnete dayalı bir hayatı, insanları bir bütün olarak ele alıp, ölçülü ve dengeli bir yaşayışı önceleyen Müslümanların heva ve hevese dayalı bir zihniyetle, refahtan şımarmış, azmış menfaat ağırlıklı bir hayatı tercih eder hale gelmesi, dünyayı da ifsat etmektedir.

Müslümanlar ölümü unuttular, ölümden sonra hesaba çekileceklerini malları ve harcadıkları konusunda sorgulanacaklarını, yargılanacaklarını unuttular. Dünya hayatının gelip geçici olduğu, ‘üç günlük dünya’ sözü hep konuşmalarda kaldı. Dünyayı hayatlarının ve hedeflerinin merkezine koydular. Bu durumda insan, Allah ile bağını kopardı ve hafıza kaybına uğradı. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir yapı meydana geldi. Bu anlayışta sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer yoktu. Sorgulama yeteneğini kaybeden insanlar modern bir köle haline geldi. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf, gösteriş üzerine kuruldu. Zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta ‘Dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler’ âyetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı.

Müslümanların zihin dünyasında bir kırılma olarak beliren dünyevileşme, çok boyutlu alanlarda tezahür etse de temelde üç ana eksende kendisini gösteriyor. Birincisi makam-mevki tutkusu, ikincisi mal-mülk ve servet tutkusu, üçüncüsü karşı cinsle ilişkilerde sınırları aşan (fahşa-cinsellik) tutkusu.

Dünyevileşmeye götüren bu hal; insanı daha çok zevk, daha çok maddi haz peşinde koşmaya sürükledi ve tutkulara yönlendirdi. Çünkü dünyevîleşmenin böyle bir çekiciliği vardı. İnsan hikmet ve irfandan koptuğu andan itibaren dünyevîleşmenin ortaya çıkardığı cazibe alanının dışına çıkamaz. Bu yozlaşmaya dayalı değişim süreçlerini yaşayan Müslümanlar, dünyevileşmenin bir sonucu olarak insanın aklını ve kalbi paramparça etti. ‘üsve-i hasene’ iyi modeller, örnek hayatlarla dolu bir toplum oluşturamadı. İbn Haldun, toplumların yıkılışını fetih, ganimet, konformizm, rehavet ve çöküş olarak açıklar. Tüketime yönelik kâr, marka ve moda gibi kavramlar, dinin ticarileştirilmesini de beraberinde getirdi. Kur'an'ın ana konuları arasında yer alan, tevhid, rızık, tekbir, ihlâs, adalet, özgürlük vb. gibi kavramların asli muhtevaları terk edilerek aşındırıldı. Tüketim kültürünü ve alışkanlıklarını meşrulaştırıcı bir anlayış oluştu. Sınıf atlayan yeni bir Müslüman kesim türedi. Bu sosyal değişim, inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir Müslüman tipi ortaya çıktı. Dünyevileşmenin hızlandırıcısı tahribat ve tahrifatı, dini hassasiyetleri de değiştirdi. Dindarlıkları yumuşattı, dönüştürücü etkiler ortaya çıkardı. Helal ve haram duyarlılıkları oldukça zayıfladı. Dünyevileşme dalgası, bulaşıcı bir hastalık gibi en muhafazakâr denilen ailelerde bile çözülmeleri beraberinde getirdi. Tatil anlayışlarından, site hayatına geçişten, tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak, marka düşkünlüklerine, tesettür defilelerinden pop müziğe ve flörte varıncaya kadar her tarafı sardı. Henüz dini hassasiyetlerini kaybetmeyenler, mukavemet gücünü yok edercesine bu ‘dünyevileşme seli’nin önünde, dinini yaşama mücadelesi verip imanını kurtarma derdine düştü. Tıpkı hadiste zikredilen ‘imanı muhafaza, elde kor (ateş) taşımak gibi olacak’ hali üzere mücadele devam ediyor.

‘Dünyevîleşme’nin en kötü olanı İslam'ın değişmezlerini değiştiren, imanda, fikirde, anlayışta meydana gelen ‘dünyevîleşme’dir. Kötü olmada bunu takip edeni ise "önce bazı alanlarda uygulama bakımından İslam'ı terk etme, sonra bunu bir şekilde meşrulaştırma"dır.

Bu konuda bir başka problem de "imkansızlık, zorluk, yani zaruretler sebebiyle İslam'ın eksik uygulanmasının zaman geçtikçe tabiileşmesi, normalleşmesi ve böylece kıblenin şaşırılmasıdır. Dini, müminlerin hayatında kâmil manada gerçekleştirmek ve korumak isteyen Müslümanlar, bir yandan zaruretleri görmek ve buna göre geçici çözümler üretmek, diğer yandan da her türlü olumsuzluğa rağmen mazeretlere sığınmadan her hal ve şartta yaşanan bir dini olduğunu unutmadan ‘örnek müslüman’ hali içinde hareket etmeliler.

Bizim 'dünyevileşmiş tip’ dediğimiz bu insanın bütün, zamanlar ve mekanla da bir tek dini vardır: Madde, para, ekonomi. Dünyevileşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, davası varsa davasını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar. Karunlaşmış bu tip, Müslüman olduğu zaman, ''Allah rızası, hikmet, tebliğ, davet, ihlas, bereket, tekbir, cihad" gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman "halk, köylü, işçi, emekçi gibi Marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman "çağdaşlık, uygarlık, laisizm, milliyetçilik" gibi Kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdırlar. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de "istikrarı"' çok severler.

Belli bir geçim standardının üstüne çıkan her insan sahip olduğu hayat standartlarını korumanın mücadelesi içine giriyor. O konumunu kaybetmemek için veremeyeceği taviz, kaybetmeyeceği değer yok artık onun hayatında. Yeter ki ‘hayat standardı’nı kaybetmesin! Hangi toplumda, hangi kültürde, hangi kimlikte olursa olsun bu böyle... Bütün yaş gruplarında da böyle... Sonradan edindiklerimizle doğmuşuz sanki. Ne çabuk benimsedin, ne çabuk uyum sağladın, bu ne hasret, bu ne ihtirasmış, bu ne sahiplenmeymiş pes doğrusu!

Bugün sadece internet bağlantıları ya da televizyon yayınları bir anda hayattan çekilip alınsa, hayatla bütün irtibatını yitirecek halde çoğumuz. Hayata herhangi bir ekrandan, monitörden ya da tabletten bakan, sadece kulaklığındaki müziğe kulak veren, sadece futbola ya da basketbola ilgi duyan, sadece fastfood ürünlerini yenebilir bulan, hayata ve insana kapalı koca bir kalabalık... Bunlar bizim insanımız, yarı ölü canlılar, yarı canlı ölüler... Eskilerin ifadesiyle ‘meyyiti müteharrik’ler. Dünyanın yarısı için 'hayat standardı' sayılan bütün bu zamane oyuncakları, dünyanın diğer yarısını yoksul, aç, bakımsız, hasta, muhtaç ve mağdur kılıyor. Doğal hayatı öldürüyor, yeraltı zenginliklerini tüketiyor, bitki ve hayvan çeşitliliğini ortadan kaldırıyor, fıtratı bozuyor. Bağımlısı olduğumuz bütün bu yeni alışkanlıkların bedeli, bize emanet olarak bahşedilmiş mukaddeslerimizi yok edip, değer ve kutsal tanımayan bir dünyada yaşamaya mecbur hale getirmeye çalışıyor.

Bu nasıl bir hastalıktır ki: Şam'dan yola çıkan bir ticaret kervanı Medine'ye girdiğinde Medineliler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Peygamberimiz tam o esnada mescidde Cum'a hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında bütün cemaat Rasulülahın hutbesini terkedip kervana koştular. Peygamberimiz, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: "Eğer mescidde kimse kalmasaydı şu vadiyi ateş seli kaplardı” (Başka bir rivayette ‘Müslümanların üzerine taş yağardı’) Âyet de nazil oldu.

"Dünyevileşmiş müminler, bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşarak, seni yalnız bıraktılar. De ki: Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." Bugün de insanların çoğu sınırsız büyümeye, sınırsız tüketime, spor turnuvalarına, müzik konserlerine, show programlarına vs. dalarak, dini yalnız bırakmışlardır. Stadyumlar dolarken, camiler, kiliseler, sinagoglar boşalmıştır.

Bu nasıl bir hastalıktır ki: Hz. Ömer’e “Zorlukla ve kıtlıkla denendik, sabredebildik; bolluk ve refahla denendik, sabredemedik” dedirtebiliyor. Yahya Bin Muaz’ın hitabını düşünelim. Ne diyordu: “Ey İnsanlar! görüyorum ki; evleriniz Rum Kayseri’nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra’nın tutumuna, servet peşinde koşmanız Karun’un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe’nin gururuna, yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için söyleyin bana, Ümmet-i Muhammed’den olanlar nerede?”

Bu nasıl bir hastalıktır ki: Uhud savaşında okçulara yerlerini terk ettiriyor.

Emevî Emiri Muaviye'nin yaptırdığı sarayı nasıl bulduğu sorulan Ebu Zerr'in cevabı müthiştir, diyor ki,

-Bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan müsrifsin, beyt-ül mâl'in parasıyla yaptırdıysan hırsız!

Ebu Zer Gıfari Hazretleri anlatıyor:

Peygamberimiz bana hayırdan bazı hasletleri vasiyet etti. Bu vasiyetler; benden daha zengin ve makam-mevki bakımından daha yüksek olanlara bakmayıp benden daha aşağı durumda olanlara bakmamı vasiyet etti. Miskinleri sevip onlara yakın olmayı tavsiye etti.

Akrabalarım bana eziyet yapmış olsalar bile akrabalık bağlarımı devam ettirmeyi vasiyet etti.

Allah hakkında kötüleyenlerin levminden korkmamayı vasiyet etti. Acı da olsa doğruyu söylememi vasiyet etti.

Ebu Bekr-i Şibli, bir gün yolda giderken, buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuğa rastladı. Cevizi ellerinden alıp onlara: “Durun, size bu cevizi paylaştırayım da kavganız bitsin” dedi. Cevizi kırınca, içinin boş olduğu görüldü. “Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz içinmiş meğer” buyurdu. Dünya işleri için hırsla, ihtirasla kavga edenlerin içi boş bir ceviz için kavga eden çocuktan ne farkları var?

Peygamberimizin şu hadisi bugünümüze ışık tutan bir mucize âdeta… Buyuruyorlar ki:

"İleride ehl-i kitap ve diğer milletler, tıpkı aç kimsenin sofranın başına koştuğu gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir; üşüşüp ağzınızdaki lokmaları almak isteyeceklerdir." Yani cüzdanınızı elinizden almak, sofranızdaki ekmeği önünüzden çekmek, kazandığınız şeylerin üzerine oturmak için başınıza üşüşeceklerdir. Sahabi sorar: "O gün biz sayıca çok mu az olacağız ki onlar bize bunu yapacaklar Yâ Rasûlallah!?" Allah Rasûlü, "Hayır; bilakis siz o gün fevkalâde çok olacaksınız; ama Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı olan mehabeti çıkaracak; (yani hasımlarınız nazarında saygısız hale gelecek, emniyet telkin edemeyecek ve ağırlığınızı hissettiremeyeceksiniz.) Aynı zamanda Allah sizin kalbinize 'vehn' koyacak." buyurur. Sahabi yine sorar: "Vehn nedir Yâ Rasûlallah?"

Efendimiz; "Vehn, (gelip-geçici yanları itibarıyla) dünya sevgisi, dünyayı birinci plânda ele alma ve ölümden ürkmektir." buyururlar.

“Sizin için bundan böyle yoksulluktan korkmuyorum. Fakat (beni asıl korkutan) sizin, tıpkı sizden öncekiler gibi dünyaya kapanmanızdan, onların mal yarıştırdığı gibi sizin de mal yarıştırmanızdan, onların dünyaya düşkün olduğu gibi sizin de dünyaya üşmenizden korkuyorum.” “…Size beş haslet vasiyet ediyorum ki Allah onlarla sizin için hayır hasletleri kemâle erdirsin: Yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamayınız; İçlerinde oturamayacağınız binalar yapmayınız. Yarın bırakıp gideceğiniz şeylerde başkalarıyla çekişmeyiniz. O’na kavuşup huzûrunda toplanacağınız Allah’tan korkunuz. Varacağınız ve orada ebedî kalacağınız yer için hazırlıkta bulununuz.”

Görünen o ki bolluk çağı ruhun açlığını gidermiyor. Çünkü bolluk “bereket” değil. Tatmin de “şükür” değil. Almak da “kanaat” değil. Sabrın, şükrün, bereketin, kanaatin olmadığı yerde huzur olur mu? Yalnız kalabalıklar, içlerinin sızısını dindirmek için alışveriş merkezlerinde geziniyor. Müslümanlar son dönemde "emin" vasıflarını da kaybettiler. Hadis-i Şerif'teki gibi Müslüman, elinden dilinden kimseye zarar gelmeyen insandır. Bu emin vasfımızı giderek ve hızla kaybediyoruz, İmanla amel arasındaki rabıta koptu. İçinde yaşadığımız sosyal hayat, iman-amel irtibatını kesti.. Müslümanın bilincinde, zihin dünyasında sapma yaşanıyor, kendi akidelerine bağlı amellerde bulunmak giderek zorlaştırılıyor. Biz böyle bir süreçten geçiyoruz. Müslümanlar dünyaya Müslümanca bakamaz hale getiriliyoruz. Günümüze hakim özgürlük anlayışı da problemli. Verilen özgürlük daha çok insanın nefsi tarafını serbest kılan ona öncelik veren bir özgürlük. Farkında olalım veya olmayalım günümüzün dünyasında haramlar yaklaştırılıp helaller uzaklaştırılıyor, Böyle bir durumda Müslümanların değerlerinin, içi boşaltılıyor. Bundan dolayı her şey anlamını yitiriyor. Günümüzde, yazının ve sözün ağırlıkta olmadığı ama her şeyi görüntünün belirlediği bir kültürün dünyasındayız. Âdeta her şey görüntüye indirgenmiş, muhtevası ihmal edilmiş, önemsizleştirilmiştir ve insanları ilgilendirmemekte. Daha çok sözde, dış görünüşte, şekilde kendini gösteren, fakat muhteva olarak giderek fakirleşen bir dindarlık! Kimlikler kendiliklerinden bir anlam ifade etmiyor kimse için. Dindar insan ‘hak yemez, yalan söylemez, rüşvet almaz, faiz yemez; hayvana, ormana, havaya, suya başka nazarla bakar. sorumluluklarının farkındadır.’ diyemiyoruz kolay kolay. Sistem, ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna dizayn edilmiş. Dünyevileşmenin olmazsa olmazı bu!

Bize düşen, hayatın her safhasında vahiyden ve sünnetten beslenerek her seviyeye hitab eden yeni bir yüz ve söylemle; nihilizme karşı hayatın manası ve boşa yaratılmadığımız, tekebbür ve istiğnaya karşı tevazu ve haddini bilme, sömürü ve zulme karşı, adalet ve dayanışma, sınırsız büyüme ve sınırsız tüketime (israf) karşı, tutumlu olma ve paylaşım (infak) cinsel aşırılığa ve sapkınlığa karşı, aile ve sadakat, her türlü çözülmeye karşı ahlakın ikamesi vs. Evrensel dinin (İslâm’ın) ölümsüz değerlerini insanlığa sunmamız gerekiyor. Rabbimizden niyaz ve iltica ile…

“Rabbim! Bana doğru bir muhakeme yeteneği bahşet. Beni iyilerin arasına kat. Beni herkesin diriltilip kaldırılacağı o gün mahcup eyleme! Ahlaki çürümeye yol açan şu topluma karşı bana yardım et! Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (Cehenneme giren kimselerle) birlikte olmaktan muhafaza buyur. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla. Hak yolunda ayaklarımızı sabit kıl. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

Reklam