Şahsiyet, Sorumluluk ve Görev Bilinci

Günümüzde genellikle şahsiyetli insan yetiştirememeden şikayet edilir.
Bunun muhakkak çok farklı sebepleri sayılabilir. Bunlarda önemli gördüğüm
"mihenk olma" veya "ölçü alma" diye tabir edilen hususu ele alacağım. İnsan statik,
durgun toplumlarda daima kendim, ölçü alabileceği bir değere, temele veya
skalaya göre oluşturmak durumundaydı. Bu değerler bu yolla aileye, okula, sokağa
ve nihayet topluma rengini, şeklini veren belirlenmişlik hali nerdeyse kalmamıştır.
İnsan amorf bir toplumla karşı karşıyadır. O hep bu yığına atılmak, onda erimek
üzere hazırdır. Yığın, ruhu nerdeyse boşaltılmış, yok eden bir güruh haline
gelmiştir. Fertlere olma yolunda bir biçimlilik, kalıplılık bir örneklik
sunamamaktadır. Aksine onun çocukluğundan beri getirdiklerini silmekte,
yok etmektedir. ' Toplum tek tek fertlere bir çerçeve sunamadığı gibi, onları bir
durumdan (situation) diğerine, bir halden ötekine dengeli bir şekilde
kurtaramamaktadır. İnsanın durum alışlan netlik, belirlenmişlik ifade etmemekte,
tam tersine çözülmüşlük, bulanıklık ve karşıtsızlık göstermektedir. Dahası insan
böyle bir yığında somnanbuldur ve kayıplarının, içinden düşenlerin de farkında
değildir. O, böylece özünü handiyse yitirir, cevherini örter. İçi boşalır. Yığm bu
boş kabuğu, bu dirençsiz, hayır diyemeyen yapılanımı, daha doğrusu kabuğu
daima fizikteki merkezcil kuvvetler gibi kendine çeker ve ona hükmeder. Bu, tam
anlamıyla şahsiyetin yitirilişi, direnmenin teslimiyete dönüşüdür. Karşı koyamama
halidir. Düşüncenin ve aydınlık bir şuur halinin de kaybıdır. Bu zamanda ve
mekânda konumlanıştan, haberdar olamamadır. Tarih dişiliktir. Fertler, ne
hazindir ki, böyle bir konumda olunduklarının farkında da değillerdir. Kitlenin
cazibesi, tahriki, sunî göz alıcı çekiciliği şuuru, ruhu sürekli kamçılar,
bonbardıman eder. Böyle fertlerden olma durumları ortadan kaldırılır. İnsan bu

şartlarda kendini bulamaz. Sürekli tehdit ve istila karşısında kendi olarak
kılabileceği bir alan oluşturamaz. Yahut böyle bir şuura varınca kendini inşaa
edeceği hür bir yapılanıma kavuşamaz. Günümüzde alabildiğine gelişmiş olan
iletişim vasıtaları ağı, insanı derin bir zihnî dağılmışlığa da iter. Bütün bunların
sürekliliği, insanın dışkıdaki çağ, onu sarmalayan oluşum, insana kendine dönme
fırsatı, muhasebe yapma imkânı vermez. Yahut onun böyle bir hale gelişini;
engeller. Onun benliği Valınır. İnsan bütün bu karmaşık yapılanımda içten
kayıplarla benliğini yitiriş; Şahsiyet olamaz. İnsanîleşemez. Buna Ionescu'nun
tabiriyle "Gergedanlaşma"\da denilebilir. Kendine, hemcinsine, insanîleşmeye
sağırlasan insanın oluşturduğu toplumlar bu yüzden iyiliği üretemez. İkbal

Doğudan, Esintiler'de:

Benliği öldüğü için Benin içi kapkaranlıktır.
Bentiği öldüğü için Doğuş cüzzama yakalanmıştır.
Benliği öldüğü için Arab'ın rııhu duygusuz ve hareketsiz kalmış tu.
Irak ilèjran 'm vücudu kansh: ve camız kalmıştır" der.

Şahsiyet düşünen, geçmişte ve gelecekte olan, etki eden yönlendiren ve
damgasını vuran bir özelliktir. Amaç, istek ve irade şahsiyetle var olur, anlam
kazanır. Şahsiyetin oluşmadığı yerde kölelik revaçtadır. İnsanîleşme tıkanmıştır.
İnsan dışında eğildikçe, sırrı \ ve olmayı dışta aradıkça benliğine
kavuşamaz. O,artık kendine dönmeli, derinliklerine inmelidir. Kendisiyle yüz yüze
gelmelidir. Kendi hakikâtinden korkmamalıdır.
Bugünkü tabii ilimler ve onların teknolojiye dönüşümü ahlâkı kaygılardan
uzaktır. İnsanîleşmede bunların rolü yoktur A İnsan bu bağlamda hep kendinden
uzak kalır. Bu yüzden tüm diğer sahalardaki tekamül, insanî tekamüle tekabül
etmez. Maddî ilerleme ruhî gelişme ve saflaşmayı değil, boşalmayı başat kılar.
Bütün bunlar benliğe vurulan darbelerdir. Kişiyi kendinden uzaklaştıran
oluşumlardır.
Benlik bir yapılanmadır. Kendimin, var olduğumun şuuruna varmamdır.
Var olmak, etki etmek, hareket etmektir. Ameldir. Var olmak kişiliktir. Kişilik, bir
benliğin, bir vahdetin, kendinde olmanın, bir "Ben"in ifadesidir. İnsan kendini bilir,
benliğine saygı duyarsa, karşı benleri de tanır. Onlara da saygı duyar. Kişiliğin
oluşmadığı toplumlarda denge hali yitirilir. Sağlıklı ilişkiler kurulamaz.
Vurdumduymazlık ve sorumsuzluk, kargaşa hali umumi bir manzara/oluşturur.
Böyle bir manzaraya göz atalım. "

MANZARA
Toplum ve fert olarak korkunç bir başıboşluk/içindeyiz. Herkes
birbirinden şikayetçi. Memurdan esnafa, köylüden iş adamına kadar herkes kendini
kurtarma savaşında. Çoğu kimse ne yüklendiği görevin şuurunda, ne de bunu
ihmalin endişesinde. Genel bir vurdumduymazlık, bencillik ve çıkarcılık hükmünü
icra etmekte. Hep isteyen, alan, başkasının hakkını gözetmeyen, gerektiğinde en
korkunç cinayetleri bile işlemekten çekinmeyen insanlarla birlikte yaşıyoruz.
Bunlar genellikle birbiriyle davalı, kavgalı ve çekişmeli. Adalet oldukça güç
işlemekte, kâmil bir hak-haksızlık ayırımı yapamamaktadır. İdealsiz, ruhsuz ve
cehdsiz bir yığın haline gelme yolundayız.

Büyük yazar, düşünür, ahlâkçı ve sanatkardan da mahrumuz. Etrafında
toplandığımız ortak paydalarımız bizi güçlü bi/toplum haline getirmede yeterli
değil.

N. Fazıl, " milleti büyük bir daire olarak düşünürsek herkes birbirini
Bıçaklamakta " diyor.
Bizi böyle birbirimizi boğazlamaya, iç çekişmeye, çözülüşe
götüren sebepler üzerinde düşünmeliyiz.
Boğazlama ve bıçaklamanın illâ da maddi bir silahla olması gerekmez.
Rüşvet, para-pul düşkünlüğü, görevden kaqçma, kalpazanlık, (çeşitli suistimaller,
namussuzluk ve hıyanete kadar varan eylem ve durumlar en keskin bıçaklardır.
Sanki içimizi ve dışımızı sahtekârlıktan ibaret bir kabuk bağlamış.
Kültürde, sanatta, okulda, politikada, sis/temde... Dahası mu'min ve müslümanda
aynı durum gözlenir. Bütün bunların kadısında doğruyu, hakkı savunmak beyhude
bir çaba gibi görünüyor.

SORUMLULUK ve GÖREV BİLİNCİ

Bu manzara korkunç Bundan daha korkuncu böyle bir tablonun
sorumsuzluk neticesinde oluştuğunun idrakine varamamaktır.
* Yaşamak, basitçe bir var oluş değildir. Yaşıyor olmak, faal olmak,
endişeler taşımak ve bütün bunların şuurunda olmaktır. Olup-bitenden bir ölçüde
haberdar olmak, bir açıdan kendini sorumlu tutmak ve bir değiştirme çabası
içerisinde olmaktır. Dahası oluş yoluna girmek, arınmak ve karanlıklara ışık
tutmaktır. Suç bende diyebilmektir.

Ama insan bugün kendinde bu gücü. sorumluluğu bulamıyor, içine iniyor,
olmakta olanlara bir türlü rıza gösteremiyor Belki bir değiştirme isteği duyuyor
ama bu iç tepiyi. rahatsızlığı, bil kuvveyi fiile dönüştüremiyor. Başaramama
korkusu, yalnız kalma endişesi, bu istekliliğini bastırıyor. Fikir üretse de, harekete
geçirecek kuvvet ve şartlaman mahrum olması, sorumluluk duygusunu örtüyor.
İnsan meydan yerine çıkamıyor. O, dini öğretilerin dışında, hemcinsini koruma
potansiyeline de sahiptir. Biz insan olarak ahlâki ve sosyal yapının menettiği
birçok hareketi yapan, suç işleyen diğerlerine mani olmak isteriz. Bu,
sorumluluğun içimizde var olduğuna işarettir. Eroinmanın bize ve çevremize zarar .
vereceği, bulaşacağı, neşemizin özeneceği endişesiyle engellenmesi doğru olmakla
beraber, onu tedavi eden mantık, hemcinsinin zarara uğramasından kendini
sorumlu tutuşun bir yansıması, nüksetmesidir. Bütün bunlar doğru olmakla
beraber, insan sorumlu/olmanın gerektirdiği davranışları sergileyememiş, sorumlu
olmanın gerektirdiği davranışları sergileyememiş sorumluluğun idrakine genellikle
ulaşamamıştır. Bu eksiklik bizi hiç te arzu etmediğimiz yukarıda resmedilen
tabloyla karşı karşıya getirmiştir.
Mesele insanın derinliğine kendisini sorumlu hissetmesi, kendinden
başlayarak tüm çevresini değişime uğratma çabası içerisine girmesidir. Yukarıdaki
"Manzara" hem bu değişimi zaruret ölçüsüne yaklaştırır, hem de insanın ne ölçüde
sorumlu olması gereğini vurgular. Öyleyse sorun insanın kendini sorumlu
tutmasında düğümlenir.
İnsan kendini nasıl sorumlu tutabilir'? Sorumluluk duygusu insana nasıl
derinliğine verilebilir? Daha doğrusu insan yaptıklarından, yapacaklarından,
çevresinden, ilişkide bulunduklarından derinliğine kendisim nasıl sorumlu tutabilir?
İnsanın her an kendini sorgulayabilmesi mümkün müdür? Bunun şartlan,
varsa, nelerdir? İnsana idraki donarcasına mesul olduğu nasıl kazandırılabilir?
Onun iç potansiyeline ne ölçüde bir fışkırma, hayata kama imkânı verilebilir?
Bütün bunlar yapılabilirse insan yaşadığının, var olduğunun farkına
varacak, yaşaması gerektiğine de inanacaktır Ve o yüce bir görevle yükümlü
olduğunu idrak edecek, hesap şuuru da bundan sonra başlayacaktır.
İsterseniz filozof ve ahlâkçılarla sorumluluğun kaynağını araştırın.
Rousseau, Descartes, Kant gibi vicdanın doğuştan geldiğini , Allah'ın insanlara
verdiği en üstün bir duygu, bir seçme gücü olduğunu vurgulayın. Yahut
sorumluluğu akla. hürriyete, iradeye v.s. bağlayın. Spfencer gibi alışkanlıkların
rolüne dikkat çekin. Durkheim'in yanında olun. Cemiyeti yegane belirleyici kabulü
edin. Veya karşı tarafa geçin. Spinoza'yı haklı gerüri: yahut Bergsonu.
Sorumluluktan asla bahsedilmeyeceğini ispata çalışın. Butun bunlar başlangıçta
sıraladığım sorular çerçevesinde düşünüldüğünde sorunun çözümüne katkıda
bulunmuyor.
Bizatihi fiili, ahlâki veya felsefi açıdan tahlil de h kadar önemli değil.
Hatta burada ceza nazariyeleri de boşlukta kalmaktadır. Fiilin iyi veya kötü oluşu,
yahut cezaya çarpıtılıp ıslah veya intikam amacıyla engellenmem beni sorumlu
kılar mı?
Fiil açısından da sorumluluk yüklenmem kendim sorumlu kılmam,
potansiyelime hayatiyet, dirilik kazandırmam oldukça zayıf
(N. Topçu, İsyan
Ahlâkı, Çev: M. Kök-M. Doğan, s. 90).

Öyleyse sorumluluk üzerinde düşünüldüğünde, yaradılışın amacını
kurcalamak, irdelemek zorundayız.
Önce insan olarak kendimize karşı sorumluyuz.Bizim varlık
özelliklerimiz, akıl sahibi oluşumuz, yaptıklarımız üzerinde üzerinde hürce
düşünmemiz, bizatihi kendimiz olmamız, otomat olmamamız sorumlu oluşumuzu
gerektirir. Toplum sual oluşumuz, bir çevrede ve dünyada yaşıyor olmamız
sorumluluk dairemizi genişletir. Mesuliyetimizi ağırlaştırır.
Biz aynı zamanda bir yaratık, bir kuluz. Kendimizi yapma kudretimiz yok.
3yleyse bizi bir var eden var. Biz bütün bunlarla birlikte O'na, Yaratıcı'ya karşı da
sorumluyuz. Allah'a karşı sorumlu olmamız, bütün yaratıklara karsa da sorumlu
olmamızı gerektirir. Hâttâ O'nun gösterdiği yola, yüklediği misyona karşı tam bir
sorumluluk hissederiz. Bu derin idrak içimizi doldurur, benliğimiz k\ırar, elimizi
illimizi ve fiilimizi kötülüklere karşı birleştirir.
Şahsiyetimizin kandili
fedakarlıklarla yüceliriz.
irfanla tutuşunca yolumuz aydınlanır,
Bir toplum bu anlamda canlı, hayattan insanlara ne ölçüde sahipse, o
ölçüde diri ve iyilikleri üretici bir yapıya sahiptir. Bütünleştirici ve ufku insanlığa
açıktır.

Necmettin TOZLU

Kaynak: Felsefe Dünyası, Sayı 23, s.22-27 (Kış, 1997)
www.tufed.org

Reklam