15 TEMMUZ ÇANAKKALE RUHU

15 TEMMUZ ÇANAKKALE RUHU

Dünya tarihinin gördüğü en büyük, en sinsi işgal planı Türkiye üstünde uygulanmıştır. 40 yıl gibi bir süre devletin ele geçirilmesi için sinsice, sabırla şeytani bir akılla çalışılmış, İslam maskesiyle toplum kandırılmış, hedefe ulaşmaya ramak kala deşifre olunmuş ancak devletteki muazzam yapılanmanın gücü kullanılarak hedefe ulaşmada engel görülen hükümet devrilmeye çalışılmış, bunun için art arda hamleler yapılmış ancak başarılı olunamayınca son çare olarak kanlı darbe planı devreye alınmıştır. Bu işgal ve ülkeyi parçalama hedefli girişim de halk tarafından bozguna uğratılmıştır.

Açıkça söylemek gerekirse tankları, uçakları, robotlaşmış askerleri sadece bedenlerini siper yaparak durduran güç Çanakkale’den tevarüs edilen ruhtur. İman gücü, vatan, millet, namus, din, mukaddesat sevdasıdır. Bu ülke ve bu millet ancak bu ruh bittiğinde tükenecek ve zillete mahkum edilecektir. Çanakkale’de varlık yokluk savaşı verdiğimiz muazzam emperyal güç, o zaman yenilmişse de savaşına farklı yollarla devam etmektedir. İşte emperyalist şeytani güçler İslam maskeli, içerideki satılmış, gafil veya hainleri kullanarak bu ruhu yok etmeye, dejenere etmeye çalışmaktadırlar. Bu kişileri ülke yönetimlerine, toplumun muteber gördüğü makamlara getirerek kendi amaçları doğrultusunda işler yapılmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. Kendilerine boyun eğmeyen yönetimleri de darbelerle, ekonomik, siyasi kumpaslarla devirmeye çalışmaktadırlar. Çünkü artık ülkeleri işgal edip sömürmek için askeri güce çok fazla gerek yoktur. Ülke yönetimlerine kendilerine bağlı olanları getirmeleri bunun için yeterlidir. Bizden gibi görünüp ipleri emperyallerin ellerinde olan gafil ve hainler bu işi yüz binlerce askerle yapılan fiziki işgalden daha güzel yapmaktadır. Madem hal böyledir o halde yapılacak iş bu iman, din ve mukaddesat ruhunu yaşatmaya çalışmaktır. Bunun için yazı, söz, resim, müzik, sinema her türlü vasıta ile bu ruh yaşatılmaya, öğretilmeye çalışılmalıdır.
Bu vesile ile 15 Temmuz’un yıl dönümünde Çanakkale ruhunu bir kere daha hatırlamakta fayda vardır. Çanakkale ile ilgili yazılmış pek çok kitap vardır. Buraya Diriliş-Çanakkale 1915 kitabından ibret ve şevk unsuru taşıyan savaş sahnelerinden birkaç bölüm alınmıştır:

...Beş yüz yılda kazanılan topraklar birkaç hafta içinde yitirilip gitmişti. Orduların birçok topu, cephanesi, yiyeceği, atı, arabası bu küçük devletlerin eline geçti. Birçok esir verildi.
Kanuni Sultan Süleyman'ın o büyük, o görkemli, o güçlü, yenilmez imparatorluğu ne olmuştu da gerileye gerileye, küçüle küçüle bu yoksul, güçsüz, acıklı duruma düşmüştü?

Alman haber alma örgütü Mondros’ta büyük bir filonun toplandığını bildiriyordu. Durum kaygı vericiydi. Geçidin çevresindeki tabyalarda 16000 metre menzilli sadece 22 ağır top bulunuyordu. Bunların mermi sayısı sınırlı, zırh delici mermi sayısı çok azdı. En yeni top 1905 tarihliydi. Tabyalarda modern mesafe ölçme aygıtları bile yoktu.

Birleşik Ordu'nun savaşçı sayısı Türklerden iki kat, makineli tüfek sayısı 10 kat, top sayısı 20 kat fazlaydı.

Gözcülerin göğüsleri sıkıştı. Bir değil, iki değil, üç değil, tam 10 yüzen kale geliyordu. Hayır, arkada 8 yüzen kale daha vardı. 18 yüzen kale, 600 top. Zırhlıların gövdeleri ancak özel mermerlerin delebileceği çelik zırhlarla kaplıydı. Bu gemilerde herkes çelik duvarlar kalkanlar perdeler arkasındaydı. Çevrelerinde denizaltı ve mayın tehlikesine karşı koruma görevi yapan savaş gemileri dört dönüyordu. Yüzlerce ateş dili olan bir ejderha uzayarak, yayılarak, homur homur, ağır ağır boğazı doldurmaktaydı.

Karşımızdakiler dünyanın dörtte üçüne egemendi. Çok güçlü, çok zengin, çok etkiliydiler. Atalarımız bu kudreti yendiler.

İngiliz Propaganda makinesi bu genç insanları Çanakkale'ye hazırlamak için harekete geçti. İngiltere'nin komşusu bile olmayan Türkiye'ye saldırılacaktı. Türklerden nefret etmeleri için birçok olumsuz, küçültücü, aşağılayıcı, söylenti, olay, fıkra yarattılar. kulaktan kulağa yaydılar:

Türkler uygarlıktan uzak, öldürülmeyi hak eden, Hıristiyanların düşmanı Avrupa’dan kovulması gereken ilkel bir millet! Unutmayın esir olanları öldürüyorlar. Söylenenlere inandılar. Anzakların gözünde Mısırlı fellahlara benzeyen, şişman, fesli, entarili, çıplak ayaklı, aptal suratlı, sinsi, barbar bir Türk imajı oluşmaya başladı. Bu Türk’e bir de ad verdiler: Korkak Abdul.
Tarihin en büyük çıkarma hareketi için çok yoğun bir eğitim başladı.

Yüzbaşı Hilmi yeni gelen subay adaylarını ve askerleri toplayıp son bir konuşma yaptı:
“Kardeşlerim, çocuklarım! Bu savaş çok önemli. Burada yenilgi başka yenilgileri benzemez. Devletimiz yıkılır. Savaş çok sert geçecek. Düşman güçlü ama biz de kararlıyız. Çünkü vatanımızı savunacağız. İçinizde kendine güvenemeyen varsa söylesin değiştireyim. Savaş sırasında kimse yaralı ve şehitlerle uğraşmayacak. Ben ölürsem üzerime basıp geçin işinize bakın.”
Ölmeden savaşmayı bırakmayacaklarına yemin ettiler.

Böyle konuşan yalnız Yüzbaşı Cemil değildi. Bütün subay adayları bütün subaylar ortak akla uyarak askerden düşmanın güçlü olduğunu saklamıyor, anlatıyor sonra da soruyorlardı: siperlerimiz yerle bir olsa aç kalsak tüfeklerimiz kırılsa mermilerimiz bitse dişimizle tırnağımızla dövüşecek miyiz?

Düşman kuvvetler kendi güçlerinden emindiler. Topluca şu kanıya varıldı. Türkler geri çekilmek için vakit ve fırsat bile bulamayacaklardı.

Seddülbahir’de beş yere birden çıkacaklardı. Soldan sağa doğru Pınariçi Koyu, İkizkoy, Teke Koyu, Ertuğrul Koyu ve Eski Hisarlık. Ama asıl çıkarma Ertuğrul Koyu ile Teke Koyu’na yapılacaktı. Saros Beşige ve Kumkale’deki gösteriler Türklerin buraya takviye yollamalarını engellemek için yapılacaktı. Pınariçi, Eskihisar ve İkizkoy’a çıkarmaların amacı bu büyük çıkarmayı kolaylaştırmak, güven altına almak ve hızlandırmaktı. Hepsi birlikte birleşip Alçıtepe’ye akacaktı.

Binbaşı Mahmut Sabri Bey, yatsı namazından sonra yakınlardaki subayları topladı:
“Yarın çıkarma başlarsa geriden cephane gelmesi imkansız. Düşman donanması göz açtırmıyor. Onun için her kurşun hesaplı atılacak. Keskin nişancılar önce subayları komutanları temizleyecek. En zor durumda bile askerin yemeği ihmal edilmeyecek. Gözcüler dışındaki askerleri bu gece geriye sığınaklara alın. Ateş bitince yerlerimize döneriz. Haydi çocuklarım gazamız mübarek olsun!”

Mahmut sabri bey, subaylarını kucakladı. Subayları da onun elini öptüler. Helalleşildi.

Hava ılık, deniz durgundu. Aydan dünyaya nur yağıyordu. Ay batınca ölümü kiloları harekete geçeceklerdi.

Ay, az sonra saat 2.57’de battı. Gemiler görünmez oldu. Yüzbaşı Faik birliklerini silah başı ettirdi. Ay batar batmaz 308 gemi ve deniz aracı harekete geçti dokuza ayrıldılar. Bir grup gösteri için Saros’a, ikinci grup yine gösteri için Beşige’ye yöneldi. Karaya çıkarma yapmak için bir grup Kabatepe-Arıburnu arasına beş grup Seddülbahir’e bir grup Kumkale’ye gidecekti. Karaya çıkacak subaylar ve erler güvertelerde sessizce yerlerini aldılar.

Hangi zırhlının hangi tabyaya ateş edeceği belirlenmişti. Zırhlıların hedeflere çevrili uzun namlularının ağızlarında alevler parladı. Ölüm, yıkım, yangın yağdırmaya başladılar. Patlama sesleri havayı alt üst etti. Mermilerin düştüğü yerlerde taş toz toprak bulutları su sütunları yükseldi. Bir ateş kasırgasıydı bu. Toplarının menzilleri yetersiz olduğu için tabyalar bu kasırgaya yanıt veremediler. En uzun menzilli topların bulunduğu Anadolu Hamidiye tabyası bile mermilerin zırhlılara erişemediğini görünce boşa mermi harcamamak için ateşi kesti.

Kalabalık Fransız filosu sabah 5.15’te Boğaz ağzına geldi. 128 topuyla kıyıyı dövmeye başladı. Bir zırhlısı da Boğaz içine girerek İntepe bataryalarını ateş altına aldı. Bombardıman alay kıyıya çıkana kadar kesintisiz sürdü. Amiral Quepratte saat 6.20’de askerlerin kıyıya çıkarılmasını emretti. Fransız kurmaylar güçlü kıyı akıntısını dikkate almamışlardı. Akıntı asker dolu filikaların kıyıya yaklaşmasına izin vermedi akıntı ile çıkarma araçlarının mücadelesi uzun sürdü. Amiral söyleyip duruyordu bütün filikalar savunmacılar için açık ve kolay hedef haline gelmişti. Burada birkaç makineli tüfek bulunsa karaya çıkacak sağ Fransız askeri kalmazdı.

Küçük Türk birliği vuruluyor, parçalanıyor, havaya uçuyor, eriyor ama geri çekilmiyordu. Teğmen Fuat uzaktan derin bir üzüntü içinde bu durumu izliyor, içi kan ağlıyordu. Küçük birlik daha ne kadar direnebilirdi ki?
27. Alay Arıburnu’na yetişmek üzereydi. Mustafa Kemal bir alayı ile Kocaçimen’e yürüyordu. Düşman Seddülbahir’de çeşitli yerlere çıkarma yapmaya çalışıyor, asker direniyordu.

Düşman da çok kayıp vermiş ama ilk bocalamayı atlattıktan sonra daha iyi savaşmaya başlamıştı. bazıları vahşice dövüşüyor, hiç vakit harcamıyor, yaralı ve esir düşen Türkleri süngüleyip öldürüyorlardı.
Düşman müfrezesini korkutmak, yavaşlatmak, geri çevirmek için de ara sıra durup ateş ediyorlardı. Zaman hışım gibi geçiyordu. Anzaklar giderek çoğalıyor Kocadağ’a yayılıyordu.

Birleşik donanma savaş gemilerinin dörtte üçünü Seddülbahir’e ayırmıştı. Sabah erkenden yarımadanın ucunu üç yandan çevirmeye başladılar. Bu ölüm filosunda 345 top vardı. Bu sayıya savaş gemilerinin ve torpido botların 75 milimetreden küçük topları ve ağır makineli tüfekler ekli değildi. Gemilerin cephanelikleri tıka basa doluydu. Queen Elizabeth de zaman zaman uğrayıp 38'lik 10 topuyla katkıda bulunacaktı. 38'lik bir merminin içinde 10.000 çelik misket bulunuyordu. Patladığı zaman dört bir yana sözcüğün tam anlamıyla ölüm satacaktı. Yüzlerce top kıyıda taş üstünde taş bırakmamak niyetiyle küçük Pınariçi koyu dışında çıkılacak dört yeri ve çevresini ara vermeden yoğun ateş altına aldı. Arazinin biçimi değişti. Tepeler alçaldı, çukurlar doldu, düzlükler çukurlaştı. 18 mart'ın öcünü almak istiyor gibiydiler.

Sabah erkenden yıkıcı bombardıman başladı. Burayı savunacak olan bölük sığınaklarda eski cephane mahzenlerinde bekliyordu. Ateş kesilir kesilmez siperlere koşacaklardı. Eğer siperler kalmışsa. Kalmamışsa önemli değildi. Her yer siperdi bu asker için. Bombardıman bitince düdükler öttü, komutlar yükseldi. Sığınaklardan, mahzenlerden fırladılar. Barut dumanı ve yıkıntı tozu yüzünden göz gözü görmüyordu. Bağlantı yolları kalmamış siperler yıkılmıştı. El yordamıyla yerlerini buldular. Yıkıntı taşlarıyla arkasına saklanacak yükseltiler yaptılar. Filikalar kıyıya doğrulmuşlardı. Burada da bazı filikaların başlarında kalkanlı ağır makineli tüfekler vardı. Ara vermeden ateş ederek yaklaşıyorlardı.

Savaş gittikçe acılaşmaktaydı. Çıkarma sürüyor Anzaklar geriden sürekli yardım alıyorlardı. Makineli tüfeklerinin sayısı da arttıkça artıyordu. Sağ yanlarının uzağından Kocadağ’ın doruğuna doğru Anzak birliklerinin ilerlediği seziliyordu. Mucip’in bölüğü ise durmadan kan kaybetmekteydi. Takviye gelmemişti. Yollanacak asker yoktu demek ki.

Bölükte çalışan 50 tüfek kalmıştı. O da gittikçe azalmaktaydı. Az sonra 35'e düştü Mucip “Galiba geriye ölmek üzere olduğumuzu bildirecek haberci göndermenin zamanı geldi.” diye düşündü. İçi acıyla doldu, taştı. Ölmek sorun değildi sorun görevi yarım bırakmaktı, başaramamış olmaktı. Işte sindirilmesi zor olan buydu.

Saat 15.00’e doğru Ertuğrul koyunda da canlanma oldu. İrlandalılar River Clyde gemisinin ucundaki ağır makineli tüfeklerin otomatik topların koruyuculuğu altında harekete geçerek Ertuğrul tabyasına çıkan dik yamaca hücum ettiler.

Artık Boğazı yarıp geçmeliydiler çok olmuştu bu Türkler! Birleşik donanma bütün toplarını konuşturarak son gücüyle hücuma geçti. Kıyamet herhalde böyle bir şey olmalıydı.

Boğaz toprağı havası ve denizi ile cayır cayır yanıyordu. Ocean adlı zırhlı bir yandan tabya ve bataryalara ateş kusmakta, bir yandan da onların ateşlerinden korunmak için Erenköy Körfezi'nde dans etmekteydi.

İngiliz komutanlar Karacaoğlan'ı ele geçirmeye, Türk savunmasında bir gedik açmaya kararlıydılar. Bir başarıya şiddetle gerek duyuyorlardı. Çünkü ilerleyemeyen askerlerde yılgınlık belirtileri başlamıştı. Savaş gemileri karaya çıkan topçu subayların yönlendirmesiyle iki yandan kıyıya yaklaşarak küçük Karacaoğlan tepesini hallaç pamuğu gibi atmaya başladılar.

Gemilerin sayıca 8 kat fazla, hızlı, büyük, modern toplarına karşı Çağı geçmiş toplar Daha ne kadar dayanabilirdi?
Tümene Kabatepe’nin batısından düşmana taarruz edeceğini bildirdi. Kritik yer Kocadağ’dı. Düşman orayı ele geçirirse hem alayın arkasına dolanmış hem gelecek için çok tehlikeli bir noktaya yerleşmiş olurdu ama elindeki asker sayısı cephesini orayı koruyacak kadar uzatmaya yetmiyordu. 19. Tümenin Kocadağ’ı tutmasını diledi Mustafa Kemal'in 57. Alay ile tam da o saatte yola çıkmış olduğunu bilmiyordu.

Taarruzu 140 kara topu ile savaş gemileri destekleyecekti. Bu savaşa ilk kez 8 İngiliz zırhlı arabası da katılıyordu. Yollar buna göre düzeltilmiş, geçebilmeleri için köprüler yapılmıştı. Uçaklar da kalabalık filolar halinde savaşa katılacak, Türk mevzilerini ve cephe gerisini gide gele sürekli bombalayacaklardı.
Bombardıman toplam 4 saat sürecekti. Bugüne kadar bu kadar uzun yüklü bombardıman olmamıştı. Türk sağ kanadındaki askerler siperlerine dönsünler diye filo 2 saat sonra bombardımana ara verdi. Birlikler saldıracakmış gibi davrandılar. Bunun üzerine Türkler bombardıman bitti sanarak hızla yıkılmış siperlerine döndüler. Yıkıntıların arasından mermi çukurlarına yerleştiler. Taarruzu beklediler. Acı bir İngiliz oyunuydu bu. Toplar dümdüz edilmiş siperlerde yakaladıkları Türklerin üzerine iki saat daha ölüm yağdırdı bu pis oyun büyük kayba yol açtı. Gerideki yedekler ileri sürüldü. Şehitler, yaralılar, eski ve yeni askerler ön siperlerde birbirlerine karıştı. İngilizler batıda, Fransızlar doğuda taarruza geçtiler.

Asker ant içer gibi bağırıyordu:
“Evet dövüşeceğiz.”
“Düşmanı evelallah yenecek miyiz?”
“Evet yeneceğiz.”

Tabur komutanı İbrahim Bey, bütün gün bu çalışmaları izliyordu. alay komutanına durumu tek sözcükle özetledi:
“Diriliyoruz!”
Zenginliği, yenilmezliği efsane gibi yayılmış, kendini dünyanın efendisi olarak gören İngilizlere karşı topçuların kazandığı zafer Anadolu'da duyulmuş halk çok heyecanlanmıştı. Keloğlan'ın devi yenmesi gibi harika bir olaydı bu. Halk askerlik şubelerine, kışlalara Çanakkale askerlerine yollasınlar diye torba torba kuruyemiş yığmaya başladı.

Hava keşifleri çok önem kazanmıştı. 6 uçak taşıyabilen bir uçak gemisi yeterli değildi artık. Bozcaada'da Yarbay Samson komutasında 18 uçaktan oluşan bir Ingiliz-Fransız karma hava birliği kuruldu. Uçakların sayısı daha da artacak, yeni bir uçak gemisi ve bir de balon gemisi gelecekti. Uçaklarla yer arasında iletişimi sağlamak için laboratuarlar, üniversiteler, teknoloji bölümleri, firmaların araştırma birimleri sürekli araştırma yapıyorlardı.

General Hamilton bugün Arıburnu'nda Kocaçimen-Kabatepe hattına Seddülbahir’de de Alçıtepe’ye ulaşarak savaşın zor bölümünü bir gün içinde atlatacaklarını ve sona yaklaşacaklarını ümit ediyordu. Plan bu amaca ulaşmak için yapılmıştı. Binlerce çark bunun için dönmüştü. İngiliz fabrikaları bunun için silah ve mermi, İngiliz hazinesi bunun için para dökmüştü. Yüzlerce gemi ve yüz bine yakın insan bunun için bir araya getirilmişti.

Asıl çıkarmanın yapılacağı bu kesimde Liman Paşa yönetiminin gereği olarak sadece 26. Alayın üçüncü taburu (1000 kişi) ile istihkam bölüğü (180 kişi) vardı. Ağır makineli tüfek yoktu. 4 adet 37 milimetrelik maksim top bulunuyordu.

Borular hücum havası vurdu. Taarruz başladı. Biraz sonra Türk askerlerine özgü savaş çığlıkları lekesiz Arıburnu göğünü dolduracaktı: “Allah Allah Allah Allah Allah Allah…”
Herkes fedai, herkes kahraman, herkes büyüktü. Tarihin en eski milletlerinden biri ateşten geçerek, kan içinde bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa diriliyordu.

İngilizler, İkizkoy’a bir tugay daha çıkardılar. Gemiler ateşi arttırdı. Makineli tüfek sayısı iyice çoğalmıştı. Küçük birliğin çekileceğini sanıyorlardı. Tınmadı bile. Yapması gerektiğine inandığı görevi gözünü kırpmadan, canını esirgemeden yapmayı sürdürdü. İngilizlerin tanımadığı, bilmediği, hayal edemeyeceği bir askerdi bu. Bu subay ve erleri uzun uzun anlatmak gerekmezdi. Çanakkale askeri demek yeterdi.

Hiçbiri bizi buradan çekin, demedi. Bunlar ölümle kan kardeşi olmuş askerlerdi.

İngilizler, Karacaoğlan tepesinden sonra Aytepe’ye yöneldiler. Aytepe deniz kıyısında tümsek gibi küçük bir tepecik'ti. Burayı 12. Bölüğün bir başka takımı koruyordu. Aytepe elden çıkarsa Teke Koyu savunması bütünü ile çekecekti. İngilizler 2000 kişiden fazlaydı. Aytepeyi koruyan takım belki 80 kişiydi. Doğal olarak 2000 kişinin kısa bir süre içinde hedefini ele geçirmesi gerekirdi ama öyle olmadı. 80 asker çarpıştı, boğuştu, sayısı yarı yarıya düştü ama Aytepe’yi İngilizlere bırakmadı.

Saat 15.00’e kadar savaş alanına bu 40 asker egemen oldu. Böylesine sert keskin direniş İngilizleri yıldırmıştı. Komutanlar ateş hattına geldiler. Subaylar askeri savaşmaya zorladılar. Savaş yeniden canlandı. Gemiler yeniden toplarını ateşlediler.
Mahmut Sabri Bey'in elinde buraya yetiştirebileceği yedek birlik kalmamıştı. Geriden hayır yoktu. Sayı ağır basmaya başladı. Binlere karşı bir avuç insan daha fazla direnemezdi. Bunlar masal askeri değildi ki.

O kısımdaki iki yarım takım İrlandalıları ateş ve süngüyle karşıladı. Yahya çavuşun gür sesi askerleri devleştiriyordu:
“vur aslanım! Allah için vur, yurdun için vur, anan bacın yavrun için vur, bayrağın için vur!

Hücum edenlerin cesetleri yamaçtan aşağı tekerleniyor, kumsalda üst üste yığılıyordu. Tepeye yerleştirilmiş İngiliz makineli tüfekleri insan biçiyordu. Yahya çavuşun adamlarını da biçip toprağa düşürdü. Düşman şimdi de Gözcübaba tepesini sarmaya başlamıştı.

Anzak kolordusu komutanı General Birdwood derin bir hayal kırıklığı, şaşkınlık ve büyük kaygı içindeydi. Kıyıdaki komutanlardan cesaret kırıcı mesajlar yağıyordu. Hepsi yılgındı. Dövüştükleri askerler hiç de düşündükleri gibi çıkmamıştı. Bunlar yurtlarını ölümüne savunan zehir gibi askerlerdi. Böyle sert bir direniş beklemeyen hayli Anzak askeri geri çekilmiş, yaralıları almak için kıyıda bekleyen filikalara sığınmışlardı.

Kumkale’nin doğusunda sessizlik içinde üç tabur toplanmıştı. Her kımıltıyı ateşe boğan filoya görünmemek için olabildiğince saklanarak gelmişlerdi.

Türkler, geri çekilmediler. Tam tersine Anzakları karşılamak için siperlerin önüne fırladılar. Tüfeklerine uzun, ince, parlak süngülerini takmışlardı. Süngü süngüye geldiler. Bir süngü savaşı birkaç dakikada başlayıp biter. Bu kez de öyle oldu. Haykırışlar, bağırtılar, çığlıklar, kükremeler birkaç dakika ya sürdü ya sürmedi. Sağ kalabilen Anzaklar geldikleri hızla geri çekildiler. Iş süngüye dayanınca donanma toplarının, bol paranın, çok askerin hükmü kalmıyor, kanlı oyun eşit şartlarda oynanıyordu.

Takım komutanı Asteğmen İngilizlerin geldiklerini gördü. 30-40 kişi, bine yakın askerle süngüleşerek başa çıkamazdı. Iki şey yaptı: Harapkale tepe’ye birini yollayarak çok ivedi yardım istedi, gelecek olanlar bu savaşa kolayca ayak uydurabilsinler diye nasıl savaşacaklarını da bildirdi. Sonra da küçük müfrezesini toplayıp ne yapacaklarını anlattı.

Askerler teker teker gizli saklı, kuytu, akla gelmez, beklenmedik noktalara dağıldılar. Bunlar bol atış eğitimi yapmış, bir gün önce İngiliz askerlerini süngüyle kovalamış, soğukkanlı, kendine güvenen usta askerlerdi. Ne yapmaları gerektiğini iyi anlamışlardı. Bulundukları yeri belli etmeden, belli olursa yer değiştirerek ingiliz askerini avlayacaklardı. Baştan aşağı yıkıntı halindeki karmakarışık köy böyle bir savaş için biçilmiş kaftandı.

Nişan aldı. Nefesini tutu. Tetiğe dokundu.
Gümmm!
İngiliz arka üstü uçarak devrildi. Öncüler daha köyün girişinde temizlendiler. Tabur komutanı Binbaşı Beckwith daha kalabalık bir öncü birliği sürü ileri. Yeni öncüler sağa sola, boşluklara ateş ederek köye girdiler. Karşı duran bir birlik yoktu. Hatta kimse yoktu. Daha fazla bilgi edinmelerine zaman kalmadı. Sanki her yandan ateş yağdı. Nerelerden ateş ediliyordu? Kaç kişiydiler? Bunları algılayamadan vurulup serildiler. Tabur durakladı. Kiminle savaşacaklardı?

Duruma göre Ateş Savaşı yaptılar. Süngü hücumuna kalktılar. dağılıp gizlendiler, birleşip boğuştular. Bazıları silah kardeşlerini korumak için kendilerini feda etti, yaralandılar, Şehit verdiler ama pes etmediler.

Araziyi iyi değerlendiren Anzakların elverişli noktalara yerleştirdikleri bazı makineli tüfekler Türkleri kırıp geçirmekteydi. Komutanlar bu makineli tüfek yuvalarını körletmek için fedai subay ve erlerden küçük bir müfreze kurdular. Fedai subay istenince bütün subaylar, asker istenince bütün askerler öne çıkıyordu.
“Bu katil tüfekleri yok edin.”
Bu görevi alan müfrezeler kısa bir hazırlık yaptıktan sonra geceye ve ateşe dalıp gidiyorlardı. Kimi dönüyor, kimi şehit defterine yazılıyordu. Bazı tüfekler bu yolla susturuldu. Kırım azaltıldı ama geride o kadar çok makineli tüfek vardı ki! Bunlar Türk taarruzunun önünü kesmeye yetiyordu.
Seddülbahir’i sarmış olan savaş gemilerinin 400'ü aşkın topu, 3 yandan türk cephesini ateş altına aldı. Buna karaya çıkarılmış yüzden fazla top da katıldı.

Düşman birlikleri doğuda ve batıda taarruza geçtiler. Yorgun, mecalsiz, isteksiz, dağınık, zayıf bir direnişle karşılaşacaklarını, bu direnişi fazla zorlanmadan kıracaklarını ümit ediyorlardı. Türk mevzileri sarsıldı, sallandı, bazı kesimlerde iyice inceldi ama kırılmadı, dağılmadı, kopmadı. Mehmetler Alçıtepe düşman eline düşerse Çanakkale'nin geçileceğini iyi öğrenmişti. Demek şu çalı çırpı ile kaplı küçük uyuz tepe bu kadar önemliydi ha! Mehmet canını verdi, istila askerine yol vermedi.

Düşmanın makineli tüfekleri ağır kayıplara neden oluyor, sonuç almayı önlüyordu. Türk birliklerinin elindeyse bu müthiş silahtan çok az vardı.

Cephenin orta kesiminde bulunan iki Türk takımı 180 kişi, 3-4 İngiliz taburuna yaklaşık 4-5 bin kişiye göz açtırmadı. Bir adım ileri gitmesine izin vermedi. Birleşik Ordu 7 ve 8 mayıs günleri bütün gücüyle ve büyük bir hırsla yeniden taarruz etti ama yine bir sonuç alamadı.

Tarih bu savaşı yazarken Türk cephesinden hiçbir kahramanın adını vermedi. Çünkü kahraman olmayan yoktu.
Çanakkale'de işler iyi gitmemişti. Önce donanma yenilmişti. Şimdi de kara ordusu bocalıyordu. Bu son olumsuz sonuç Londra’da durumu az çok bilen politik ve askeri çevreleri çok rahatsız etti. Amiral Fisher öfke ve acı ile bağırdı. Kahrolsun bu Çanakkale! Hepimizin mezarı olacak.
Çanakkale macerasına başlatan Churchill bu aşamada susmak akıllılığını gösterdi. Şöyle düşünüyordu: Türklerin İngiltere ve Fransa gibi dünyaya egemen iki zengin devletin ortak ordusuna uzun sure direnebilmesi doğa yasalarına aykırıydı.

Goliath olayı savaşı derinden etkileyecekti. Amiral Fisher toplantı başlar başlamaz Queen Elizabeth’in de batırılabileceği korkusuyla geminin hemen geri çağırılmasını, aksi halde istifa edeceğini söyledi. Lord Kitchener şiddetle karşı çıktı. Olay o kadar büyütülecek bir olay değildi. Batan gemi eski bir gemiydi. Kara ve deniz iş birliği ile yapılan bir savaştı bu ve eldeki en büyük koz da Queen Elizabeth’idi
General Hamilton Çanakkale Savaşı'nı bir an önce bitirmeli idi. İngiltere’nin Türkler önünde böyle bir duruma düşmesine katlanılamazdı.

200 yıldır yenilmemiş olan donanma bocalamaya başlamış, komutanlara bir korku basmıştı ama korkunun ecele faydası yoktu.iki felaket daha yaşayacaklardı.

İstanbul’da hayat halk için gittikçe zorlaşmaktaydı. Fiyatlar katlanarak yükseliyordu. Darlık, kıtlık, karaborsa başlamıştı. Memura, emekliye aylığı, esnafa geliri yetmez olmuş, devlet memura aylığını yine her ay ödeyemez duruma düşmüştü. Savaş can ve paraya doymuyordu.

İstanbul'un bir de ikinci yüzü vardı:
Pera Palas, Tokatlıyan, İngiliz Oteli gibi otellerin salonları Maksim gibi gazinolar Beyoğlu’ndaki müzikli cafeler, eğlence evleri, yeni, görgüsüz ve hödük savaş ve iktidar zenginleri, yiyiciler ve bunların beslemeler ile dolup taşıyordu.
Savaş, Şehitler, yaralılar, kadınların sorunları, pahalılık, yoksulluk, devletin durumu bu hanımları hiç ilgilendirmiyor; rüküşlüğün, türediliğin, görgüsüzlüğün şaheserini yazıyor, kendilerine, savaşa ve iktidara tapıyorlardı. utanmak diye bir duygu bilmiyorlardı.

Majestik İngilizlerin Çanakkale'de kaybettikleri altıncı zırhlıydı.

Karşılıklı baskınlar, bomba düelloları ile sarsılan Bombasırtı’nda ilk lağım patlatılmış, lağım(tünel) savaşları da başlamıştı. gizlice kazılan tünellere yerleştirilen dinamit ateşlenince yer bir yanardağ gibi patlıyor, üzerinde ne varsa parçalayıp havaya uçuruyordu.

Askerler de bir baskın sırasında birkaç aynalı tüfek ele geçirmişlerdi. Bu tüfeklerle karşı yana görünmeden ateş edilebildiğini anladılar. Vay uyanıklar! 27. Alay 2. taburunda erlik yapan Biga'nın Gündoğdu bucağından Ali Demirel aynalı tüfeğe uzun uzun baktı. Ben bunun gibi yaparım, dedi. Sivilde marangozmuş, gerçekten yaptı. Savaş bitene kadar tüfekleri aynalayacak. Her mangada en az böyle bir tüfek bulunacaktı.

Hücuuuum!
Akşam alacası içinde acayip kara kılıklı, pos bıyıklı, çoğu sakallı, yüzleri terden parlayan 150 koca asker, antika süngüleri ile İngilizlerin önüne atlayıverdi. Evvel zamandan gelmiş, bir efsaneden düşmüş gibiydiler.

Adamları ürküttüler. Top gürler gibi nara atarak olanca güçleriyle yüklendiler. Ürkmüş birliği iyice şaşırttılar, dağıttılar. Biçtiler, parçaladılar. Türklerden kat kat kalabalık İngiliz birliği baş edemedi, direnemedi. Çaresiz kaldı. Kaçmaya başladı. Bazıları kaçanların peşini bırakmadı. Yakaladıkları benzetti.

Muhasara bataryası İngiliz mevzilerine ve gerilerine rahat vermeyecek, Ingiliz topçuları sahte bataryayı ateş altına alacak, iyi gizlenmiş muhasara bataryasını bir türlü susturmayı başaramayacaktı.

Birleşik Ordu Türkleri yenmeye ilk hedef olan Alçıtepe’ye ulaşmaya kararlıydı. Deniz ve kara topları Türk mevzilerini cehenneme çeviriyordu. Türkler bu cehennemin içinden çıkıp mevzilerini koruyordu. Sonra karşı taarruza başladılar. Düşmanın ele geçirdiği siperlerin büyük bölümünü geri aldılar. 17 ağır makineli tüfek ele geçirdiler. Birkaç siper İngilizlerde kaldı. 6500 kayba karşılık birkaç siper...
Kral herhalde Bu kanlı armağandan memnun olmayacaktı. General Hamilton ve donanma destekli birleşik Ordu rütbeli rütbesiz Mehmetçiklerin kan ve can cömertliği yurt sevgisi özverisi aklı inancı önünde bir kez daha başarısız kalmış bir kez daha yenilmişti.

Bu aşamada komuta kadrosunu değiştirmek tehlikeli bir çözüm olurdu. Gelibolu'nun boşaltılması büyük İngiliz Imparatorluğu'nun yenilgiyi kabul etmesi demekti. Bunun özellikle sömürgelerdeki Müslümanlar üzerinde yapacağı olumsuz etkiyi düşünmek bile ürkütücü idi. Kararsız Balkan devletlerinin de Almanların yanına itebilirdi. Doğrusu Hamilton’a ve kadrosuna bir şans daha vermek, birleşik orduyu güçlendirmek için yeni kurulmakta olan ve Kitchener ordusu diye anılan ordudan üç tümenin Çanakkale'ye gönderilmesi kararlaştırıldı. Bir süre sonra bu kuvvete iki tümen daha eklenecek, Harbiye Nezareti General Hamilton’a şu mesajı gönderecekti. “İstediğiniz her şeyi yollamaya hazırız.”

Fransızlar taaruza geçmeden önce bu küçük kesimi 3.Kirte Savaşı'nda harcanan top mermisinin 8 kat fazlasını kullanarak dövdüler. Dakikada 150 mermi attılar. Bütün tahkimat, siperler, kum torbaları, mazgallar, makineli tüfek yuvaları açık kapalı yollar, zeminlikler, telefon hatları, her şey dağıldı, yıkıldı, yerle bir oldu.
Taarruz başladı. 40.000 mermi iki tümenin Mehmetlerini bitirmeye yetmemişti. Çanakkale mucizesi bir daha yaşandı. Şehit olmamış, kolu bacağı kopmamış Mehmetler yüzleri parçalanıp dağılmış arkadaşlarının kanıyla sulanmış halde yıkıntıların altından kalktılar dikildiler.

Süngü hücumları birbirini izliyor, bazı mevzi parçaları elden ele geçiyordu. Bombardıman yüzünden Türk alayları eriyip küçülmüş, bir tabur kadar kalmışlardı. Böyle durumlarda Mehmetçik çoğalıyor 3 kişi, 4 kişi, 5 kişi gibi savaşarak sayı eksikliğini kapatıyordu. Bundan böyle sonsuza kadar sürüp gidecek olan bu olağanüstülük Türk ordusunun Çanakkale Savaşı'nın bir yadigarıydı. Yüzbaşı Kemal ateş hattında karşı hücumları düzenlemekte idi. Son emri şu oldu:
“hep birlikte şehit olmaya koşalım ki vatan kurtulsun!”

Vuruldu. Iki yerinden yaralanmıştı. Fransızlar cephe gerisini sürekli ateş altında tuttukları için hastaneye yollanamadı. Günün geri kalan saatlerinde karargahta kaldı. Gittikçe kan kaybediyor, sesi zayıflıyor, gücü yettiğince konuşmalara katılıyordu. Sakın geri çekilmeyin, o taburumuz yamandır, dayanır, korkmayın, asker çok kararlı!

General Gouraud’un yakından izlediği taarruz akşam da sürdü. Fransızlar ilk çizgideki bazı siperlere girmişlerdi. Gün anlatılamayacak kadar yorucu, kanlı hareketli geçmişti ama 2. Tümenin ileri birlikleri geceleyin karşı taarruza kalktılar ve çoğunu boğuşa boğuşa geri aldılar.

Arıburnu cephesinde baskınlar, çatışmalar, lağım savaşları, keskin nişancıların yarışları, top düelloları sürüyordu. Iki yan da her an tetikte yaşıyordu.

General Hamilton bu taarruz için 12 bin mermi harcamasına izin verdi. İngilizlerin kullanacağı mermi sayısı da Fransızların ki gibi bu kadar küçük bir savaş alanı için çok fazlaydı ama türk direncini başka türlü kıramayacaklarını deneyler sonucu öğrenmişlerdi.

Sabah 10.00’da ateş çok yoğunlaştı. Özellikle Sığındere’nin batısındaki siperleri yıkmaya çalışıyorlardı. Ard arda sıralanmış siperler barınılamaz hale geldi. Şehit ve yaralılarla doldu. Sağ kalanlar geriye alındılar. İngiliz taarruzu başladı. Boşaltılmış, alt üst olmuş siperleri işgal etmeye başladılar. Sığındere'nin doğu kesimi bu kadar yoğun ateş altında kalmadığı için düzeni koruyordu. Ingilizlere ağır kayıp verdirerek taarruzun hızını kesti sonra da durdurdu.

Türkler karşı taarruz için hazırlanırken İngilizler de ele geçirdikleri siperleri derinleştiriyor, kum torbaları, demir mazgallar, makineli tüfeklerle donatıyor, tel örgüler çekiyor, kara mayınları yerleştiriyor, kazandıklarını korunmak için önlemler alıyorlardı. Bir yandan da Türk cephesini ve gerisini ateş altında tutuyorlardı. Havan mermileri siperlerin içinde patlıyordu.

Ağır kayıp dolayısıyla Faik Paşa taarruza ara verdi. Liman Paşa kısa bir ara verilmesini bile doğru bulmamıştı. Taarruza devam edilmesini emir edince akşam yeniden taarruza geçildi. Ölümüne çaba sabaha kadar sürdü ancak bir iki parça siper geri alınabildi. Yine susmayan makineli tüfekler galip gelmişti.

Faik Paşa 30 haziran sabahı taarruza ara verdi. Siperler, bağlantı yolları, siperler arası alan binlerce şehit ve ağır yaralı ile dolmuştu. Savaş alanı bir mezbahayı andırıyordu.

Bu silahlar, Liman Paşa’nın yeni düzeni gereği gerideydi. Kumkale’deki takımın komutanı Üstteğmen Şevki hırsından dişleriyle dudağını parçalıyor, bu aptal, hain düzene lanet okuyordu. Kolordunun kurmay başkanı yarbay Von Thauvenay da her fırsatta Türkleri eleştirip küçük görüyordu. Sürekli aynı şeyi söylüyordu:
“Monşer, sizin asker İngiliz ve Fransız askerinin karşısına çıkacak kuvvet değildir.”

1.Tümenin üç taburunun taarruzu saat 18.00de başladı. Yan yana dizilmiş makineli tüfekler taburların askerlerini kar gibi eritti. Yollanan takviyeler de büyük kayba uğradı. İngiliz siperlerine en çok 30 metre yaklaşabilmişler ve orada toprağa düşmüşmüşlerdi. Emir üzerine taarruz gece de sürdürüldü. Takım ve bölük komutanı subaylar, astsubaylar, çavuşlar ve askerler demirden dökülmüş gibi gözlerini kırpmadan som ateşin içine dalıyorlardı. Ateş ve kan fırtınası sürüyordu. Emir üzerine taarruza sabaha kadar devam edildi. Kayıplar daha da arttı.
Faik Paşa, tümen komutanının çığlığı üzerine Alman komutan Liman Paşa’nın sürekli taarruz emrini yok saydı. Taarruzu durdurup savunmaya geçilmesini emretti. Liman Paşa taarruzun durdurulduğunu öğrenince Faik Paşa’yı görevden aldı.

Yüzbaşıma söyledim, dedi ki:
“Her hücumda Malazgirt, Estergon, Plevne şehitleri benimle birlikte olurlar. Hele zafere susamış Balkan şehitleri beni hiç yalnız bırakmazlar. Biraz olgunlaş, bu şehitler senin de yüreğini doldurur, içinde seninle birlikte koşarlar.

Aralarında 16- 17 yaşında öğrenciler de vardı. Halk bunları “kınalı kuzular” diye anacaktı. Çocuk askerdi bunlar. Bekar subaylarda bile babalık duygusu uyandırıyorlardı. Bunları esirgemek isteyecek ama çok zorluk çekeceklerdi. Çünkü en tehlikeli görevlere bu gençler talip olacak, bir fedai istense önce bunlar ortaya atılacaktı. Hele biraz sabırlı olun. Usta asker olun, Çanakkale askeri olun, ondan sonra atılganlık yapın, gibi öğütler bunlara vız gelecekti. Hepsinin hülyası Battalgazi, Ulubatlı Hasan, Genç Osman olmaktı.

İngiltere’den ve Mısır'dan gelen birlikler Mondros Midilli ve Gökçeada'da toplanıyorlardı. Birleşik Ordu'nun gücü 157.000 kişiye yükselecek, ilk gün ateş hattında 80 bin savaşçı bulunacaktı. O dar alanda daha fazla askere yer yoktu zaten.

Denizaltı korkusu yüzünden Çanakkale’ye yiyecek gönderilmesi de aksamış, ambarlardaki yiyecek türleri azalmış, elde bulgur ile kurtlanmış kuru bakla kalmıştı. Un yetmediği için ekmek, un ile peksimet kırıntısı karıştırılarak yapılmaya başlanmıştı. Vehip Paşa’nın hesabına göre bugünlerde askere günde 16 gram et düşüyordu.

Bir milletin, devletin bağımsızlığının güvencesi milli sanayidir, milli ekonomidir. Bizim sanayimiz tahta kaşık, tahta takunya, testi, leblebi, biraz da el tezgahlarında dokunan bez ile havlu. Bu düzeydeki sanayi ile bir devlet bağımsız olabilir mi? Bu halimizle ilkel bir kabile gibiyiz.

Komutan ortadaki boşluğa geldi:
“Asker! Unutma. Amaç şehit olmak değil yaşamak. Yaşamalıyız ki dövüşebilelim. Dövüşerek düşmanı yenelim. Bu sömürgecileri geldiklerine pişman edelim. Öyleyse akıllı savaşacağız. Aklımızla savaşacağız. Her kurşunumuz, her bombamız, her süngü vuruşumuz, her tekmemiz, her yumruğumuz hedefini bulacak. Düşman bizi vurmadan biz onu vuracağız ama sağlıkçılara sağlıkçıların taşıdığı yaralılara ateş etmek yok düşman bu insanlığa layık mı?

Conkbayırı, 7 Ağustos 1915 Cumartesi, saat 23.00

Gündüz başlayan bombardıman hala sürüyordu. Birlikler acele hazırlanan çukurlara, kovuklara, deliklere alınmış, ön siperlerde yine nöbetçiler bırakılmıştı. Siperler ve nöbetçiler havaya uçuyorlardı. Cemil Bey bombardımanın şiddeti yüzünden 64. Alayın taarruzunu erteledi. Çok kayıp veririz. Taarruzu iptal ediyorum. Şunlara baksanıza! Sanki mermi değil leblebi atıyor herifler. Sömürü zenginliği, bu kolay kazanç, böyle hesapsız savrulur. Bu ateşten sonra bizi yok ettiklerini sanıp taarruz ederler, hazırlıklı olun.

Saat 14.30’da önce ağır toplar Türk mevzilerini ateş altına aldı. Bu ateşe aşama aşama 45 topuyla filo, orta çaplı toplar, havanlar, bomba topları, makineli tüfekler ve son olarak uçaklar katıldı.

Eğer insanca davranmıyorsa bir savaşçının bir hayduttan ne farkı olur? Savaşçıyı hayduttan ayıran, onu kahraman yapan işte şu yorgun askerin gösterdiği insanca tavır. İnsan olmadan kahraman olunmaz. İnsan olmayana kahraman denmez.

General Hamilton yine karışık, sürprizli, aşamalı, birden çok yeri kapsayan bir plan yapmıştı. İki büyük çıkarma olacaktı. İlki Arıburnu’naydı. Asıl vurucu saldırı buradan yapılacaktı. Buraya gizlice bir buçuk tümen çıkarılacak, üç gün o daracık alanda saklanacak olan birlik 19. Tümenin sağındaki Sazlıdere-Ağıldere arasında yukarı doğru ilerleyerek Conkbayırı- Kocaçimen platosunu ele geçirecekti. Böylece Istanbul yolu açılmış olacaktı.
Bu, dünyanın beklediği zafer demekti. Arıburnu ve seddülbahir’deki Türk birlikleri'nin bu ilerleyişe engel olmalarını önlemek için de Arıburnu ve Seddülbahir’de oyalama taarruzları yapılacaktı. Bu arada Saros da akıl karıştırıcı küçük bir çıkarma girişiminde bulunulacaktı.

Bu kesimde savaş gemilerinin ve kara toplarının iki gündür süren bombardımanı Seddülbahir’den bir buçuk saat sonra saat 16.00da şiddetlendi. Türk cephesinin güney kanadını özellikle Kanlısırt’ı hedef alan bombardıman 17.30a kadar sürdü.
Bugüne kadarki en yoğun ve en uzun bombardımandı bu.

Eski Anzaklar Türk askerini bilmeyenleri uyarmışlardı. Dürüst ve sıkı askerler. Keskin nişancıları sineği vuruyor. Süngüleşmede çok üstünler, ona göre! Korkak Abdul adı unutulmuştu. Temiz savaşan Türklerden saygıyla “Coni Türk” diye söz ediyorlardı.

Akşam hava kararır kararmaz çıkarma filosunu oluşturan gemiler ve tekneler Gökçeada’dan ayrılarak Suvla’ya doğru yola çıkmıştı. Kruvazörler, muhripler, monitörler, torpidobotlar, çıkarma tekneleri, kuzey denizi balıkçı gemileri, kurtarma sandalları, mavnalar, asker taşıyan büyük yolcu gemileri, yük gemileri, yandan çarklı gemiler, hastane gemileri, yatlar, kablo gemileri, balon gemileri, römorkörler ve karaya çıkacak 11. Tümenden ilk 10.000 asker…

Güneydeki Türk birliklerinin körfezin kuzeyine bir müfrezenin çıktığından haberleri bile olmadı. Anlamsız, yararsız, birkaç saat süren bir girişim olmuştu bu. General Hamilton’un bu hilesi fiyasko ile sonuçlanmıştı. Geride güzelim ormanı kavuran yangın kalmıştı. Gittikçe büyüyor, asker ve halk çaresizlik içinde kıvranarak seyrediyorlardı. Ardından gün ortasında ve yaz sıcağında şiddetli bir yağmur başladı. Hey güzel Allah'ım! Yangın söndü orman ve canlıları kurtuldu.
Kanlısırt’ı düşmana kaptırmak 16. Tümeni kahretmişti. Orasını korumak için kaç kişinin şehit olduğunu bilen Sakalar bile ağlıyordu.

Yoğun bir bombardımandan sonra taarruz 9.40da başladı. Taarruza kalkan ilk tugay Türk mevzilerine ulaşamadan yarı yarıya eridi. Çünkü Türkler makineli tüfek sayısını düşmandan ele geçirdikleri tüfeklerle iki katına çıkarmışlardı. Silah ustaları bu tüfekleri sihirbazı anımsatan bir beceriyle eldeki fişeklere uyduruyorlardı. Türkler her taarruzu bir karşı taarruzla karşılıyor, her fırsatta süngü hücumuna kalkıyorlardı. İkinci tugay da sert, coşkun bir direnişle karşılaştı ancak birkaç küçük sipere girebildi. Bu basit kazancı korumak için buraya birçok birlik yığdılar. 2 günlük kayıpları 3500 subay ve erdi. Türkleri yenemeyeceklerini anlamışlardı. Seddülbahir’de taarruzları durdurdular. Sonuç ve kayıplar General Hamilton’u bir daha üzdü. Demek ki Türklerin kuzeye yardımı durdurulamayacaktı. Öyleyse kuşatma kollarını ve Suvla’ya çıkan birlikleri hızlandırmalıydı.

Conkbayırı, 8 ağustos 1915, pazar, öğleden sonra.
Boğuşma kesintisiz sürüyordu. Düşman ve Türk mevzilerinin arası 30 metreye düşmüştü. Bomba savaşları ve süngü hücumları birbirini izlemekteydi. Bombacı erler sipere düşen el bombalarını patlamadan kapıp geri atmak için tetikte bekliyorlardı. Bir saniyelik gecikme bombanın elde patlamasına yetmekteydi. Yamaçlarda, doruklarda vurulan askerler tepelerden aşağı yuvarlanıyor, eteklerde başak demetleri gibi birikiyorlardı.

Suvla, 8 Ağustos 1915, Pazar, saat 20.00
3. İngiliz dümeninin de karaya çıkarılmasına başlandı. Çıkarma sabaha kadar sürecekti. Bu tümenin karaya çıkan birlikleri ertesi günkü taarruzda yedek olarak geride duracak, gerektikçe taarruz eden birlikleri destekleyecekti. Stopford kolordusu 3 tümenli olmuştu.

General Hamilton da savaşı Triad gemisinden dürbünle izlemekteydi. Çok ümitliydi. Ancak ümidi çok çabuk söndü İngiltere’nin savaşa sürebileceği en modern üç tümen bocalıyordu. Tekketepe'nin ele geçirilemediğini anladı. O kadar gurur duyduğu askerler panik halinde geriye kaçıyorlardı. Türkler Anafarta tepelerinden merkeze doğru yayılmakta, binlerce süngü kızgın güneş altında çakıp durmaktaydı. Yanında savaşı izleyen Amiral de Robeck’e döndü: “düşman olağanüstü şevkle savaşıyor.”

20. Alay da durmak zorunda kalmıştı. Bir adım sonrası toptan yok olmaktı. Makineli tüfekleri susturmak için tümenin elindeki tek batarya kendini feda etmeyi göze alarak açığa çıktı ama İngiliz savaş gemileri ile Anzak kesimindeki ağır toplar bu cepheyi delice ateş altına aldılar. Açığa çıkan bataryanın komutanı ile birçok topçu er vuruldu. Fedai müfrezeleri de makineli tüfeklerle başa çıkamadılar. O kadar çok makineli tüfek vardı.

Mustafa kemal ileriyi düşünerek büyük kayba yol açacak zorlamalara gerek görmedi. Birliklere bulundukları yerleri sağlamlaştırarak savunmaya geçmelerini emretti.

Mustafa kemal kırbacını havaya kaldırdı. Bir süre öyle tutu. Bütün birlikler görmüş olmalıydı. Hızla indirdi. Subaylar yüreklerini yerinden koparırcasına haykırdılar:
Haydiiiiiii!
Askerlik tarihinde bir daha eşine rastlanmayacak olan büyük süngü hücumu başladı. Binlerce subay ve asker tek bir beden gibi hızla ileri atıldı. Lav gibi aktı. Yer gök subayların ve Mehmetçiklerin savaş çığlıkları ile sarsılmak taydı: Allah Allah Allah Allah Allah…..

Kısa zamanda Conkbayırı’nda tek bir canlı düşman kalmadı. Lav yayıldı, ilerledi. Uçurumlar, vadilerle dolu vahşi arazide amansız bir boğuşma sürüp gitti. Kaçan askerleri yakalamak için Çılgın Türkler yarın tepesinden aşağıya atıyorlardı. Dirilir gibi toprağın altından çıktıkları gibi şimdi de kuş gibi uçuyorlardı. Uçan Türkler bir Çanakkale efsanesi olarak kitaplara geçecekti.

Gemi toplarının hücum safları arasında patlayan mermilerinin havaya uçurduğu insanlar parça parça etrafa saçılıyordu. Bu cehennemi topçu ateşi bile Türk saldırısını durduramadı…

Bir sel yatağından makineli tüfeklere doğru aktılar. İngilizler Anzaklarla birlikte 8.000 ölü vermişlerdi. Pek çok yaralı vardı. Tümenler tükenmiş, taarruz azmi yok olmuştu. Ordu pes etti. Pes etmeyen sadece General Hamilton’du Lord Kitchener’in istediği 95.000 askeri yollayacağını ve bu yeni kuvvette İstanbul yolunu açabileceğini ümit ediyordu. Başlangıçta hiç de hesaba katmadığı Türkler majestelerinin donanmasını, majestelerinin ordusunu, majestelerinin generallerini sürekli yenmekte idi. Bu yenilgilerin etkileri usul usul bütün sömürgelerde görülecekti.

Londra sıkıntı içindeydi. Yenilgi yüzü görmemiş imparatorluğun saygınlığı Türklerin önünde eriyordu. İngilizlerin Fransızlarla birlikte toplam kaybı 200 bine yaklaşmıştı. Bütün kazanç bir İngiliz komutanının söylediği gibi 500 dönümlük çorak bir tarla kadardı.

Biri inanamayan bir sesle, “kaçıyorlar” diye fısıldadı. Evet, kaçıyorlardı. Dünyayı babalarının malı sanan, tepe tepe kullanan, biri engel olmaya kalkarsa öldüren, yenilmez sanılan sömürgeciler kaçıyorlardı.

Bu zafer, yüzlerce yıllık ezikliği, emperyalizmi yenilmez sanmaya son veriyordu. Balkan yenilgisinin, Sarıkamış felaketinin, Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkilerini silecekti. Emperyalistleri, parayı, çeliği, makineyi, barutu, kader sanılan zavallılığı, aşağılık duygusunu, Avrupa önünde emir eri gibi durma alışkanlığını yenmişlerdi.

Bir millet hayat hakkına, gelecek hakkına, kudretli olmak hakkına ancak milli ekonomi ile milli sanayi ile sahip olur. Bunun için de milli bir yönetim ister. En büyük kuvvet milli ekonomidir. Bu dersi yaşayarak öğrendik. Hala acı olaylar, yokluklar yaşayarak öğrenmeye de devam ediyoruz...

Reklam