15 TEMMUZ : UNUTULAN-UNUTTURULAN GERÇEKLERİN MEŞALESİ

15 TEMMUZ : UNUTULAN-UNUTTURULAN GERÇEKLERİN MEŞALESİ

15 Temmuz’un seneyi devriyesinde akla gelen bir hatırlama:

Biz Türkler, tarih sahnesine yeni çıkmadık. Tarihin gördüğü üç büyük imparatorluktan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun varisiyiz. Üç kıtaya yayılan kuvvetli zamanlardan sonra gücümüzü yitirdiğimiz dönemler oldu. Türkler, 1353 yılından itibaren Rumeli’ye yerleşmeye başlamıştır. Yaklaşık Beş yüz yıl süren bu dönemde Türk Kültürü Balkanlar’da kalıcı bir hale gelmiştir. Yüzyıllar boyunca Türkler ve Balkanlar’da yaşayan diğer milletler huzur içerisinde hep beraber hayatlarını devam ettirmiştir.

Rumeli’ye geçişten itibaren sürekli büyüyen ve gelişme gösteren bir devlet olan Osmanlı Devleti, Balkanlar'ın fethedilmesi ve devamında en geniş sınırlara ulaşılması sürecini yaşamıştır. Duraklama ve dağılma dönemi ile başlayan geri çekilme süreci göç olgusunu da beraberinde getirmiştir.

1787-1792 Osmanlı-Rus savaşları sonucunda Balkanlardan Anadolu’ya kitleler halinde göçler başladı. Türk göç tarihinin en önemli halkalarında birini 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonraki göçler oluşturur. II. Büyük göç dalgası ise 20. yüzyılın başlarında Balkan Savaşı sırasında yaşanan zulümlerden sonra gerçekleşmiştir.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra göç etmek zorunda kalan muhacir miktarı hakkında kesin bir sayı vermek zordur. Avrupa ve Osmanlı kaynaklarında açıklanan tahmini muhacir sayısı 1.250.000 ile 1.253.500 arasında değişmektedir. Kurtuluş savaşı yıllarında Türkiye nüfusunun 10 milyon civarında olduğu düşünülürse bu rakamın ne kadar büyük olduğu anlaşılır.

93 Harbinin sonrasında 600.000’den fazla Türk göçe zorlanmış, savaş esnasında 350.000 Türk vahşice öldürülmüştür. Türk tarihinin ve Türk insanının vicdanında "Bulgar mezalimi” ve "93 Göçleri" olarak yer alan bu büyük yıldırma politikası günümüze kadar devam etmekte olan Türk tarihinin en acılı en hazin ve en unutulmaması gereken sayfalarından birini teşkil eder.

Osmanlının çöküş dönemi olan 19.yüzyılda, ayakta kalma gayretlerimiz, arayışlarımız, modernleşme çabalarımız ve aynı zamanda acı, kan ve gözyaşımız vardır. Bu dönemde yaşanılan felâketlerin sebeplerinin mutlaka bilinmesi gerekir. Ancak bu sebepler bilinirse gelecekte huzurlu, güvenli bir topluma sahip olmamız mümkündür.

Osmanlının çöküş döneminde, özellikle 1876’ da başlayıp 1922’ ye kadar süren devrede Türkiye’nin düşmanları planlı, kararlı ve sabırlı olarak Türkiye’yi bölmeye ve yıkmaya çalışmışlar,. Türkiye bu dönemde kendisini, hazırlanan tuzaklardan kurtaramamıştır. Bu sonuçta bizdeki ihânetler, yeteneksizlikler olduğu kadar bizi haritadan silmeye kararlı düşmanlarımızın birliği de önemli rol oynamıştır. Bu dönemde Rumeli’ni kaybımız tarihimizin en büyük olaylarından biridir. Dikkatle ibretle incelenmeli ve dersler çıkarılmalıdır.

Büyük Türk Milletinin Ecdadı olan Atalarımız, Anadolu topraklarına ayak bastıkları 26 Ağustos 1071 Cuma gününden itibaren fethettiği yerlerde yaşayan topluluklara, inanç özgürlüğü, yaşam tarzı, özgürlüğü, can, mal, ırz ve namus güvenliği sağlamıştır. Türklük tarihinin hiç bir döneminde, toplu katliamlara, toplu yok etmelere, ırza ve namusa tecavüze rastlanamaz. Biz Türklerin, bin yıllık yazılı Türklük tarihi, daha eskiye dayanan taş yazıtlar, Türk akıncılarından korunmak için “Çin Seddi”ni yapan Çin yazılı tarihinde, İngiliz Krallığı yazılı tarihinde, Fransız tarihinde yazılı belgelerin arasında, günümüzde insanlık suçu sayılabilecek bir suç işlendiğine rastlanmaz. Böyle bir belgeye rastlamış olsalardı şu ana kadar yapmadıklarını bırakmazlardı.

Oysa Yunanlıları teçhiz ederek, silahlandırarak Yurdumuza saldırtan İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve Ruslar insanlık suçu sayılan soykırımı en fazla gerçekleştirmiş ülkelerdir. İngilizler, Amerika ve Avustralya yerlilerini insafsızca yok etmişlerdir. Fransızlar, Kolonilerinde ve Cezayir’de sayısız katliamlar ve cinayetler işlemişlerdir. Ruslar, hem çarlık döneminde hem de komünizm döneminde toplu katliamlar ve cinayetler işlemişlerdir.

Türk ve Türkiye düşmanlığını her fırsatta dile getiren Yunanistan, tarihi gerçekleri saptırarak Türkiye aleyhine yeni bir karar aldı. Karara göre, 14 Eylül, Türkiyenin Anadoludaki Yunanlılara uyguladığı soykırımı anma günü ilan edildi.

Yunanlıların Anadolu’nun Ege kıyılarını işgal ettikten sonra ileri harekâta devam ederek ele geçirmiş oldukları Trakya ve Anadolu’nun iç kesimlerinde yaşayan silâhsız ve savunmasız Türk halkına karşı yapmış oldukları vahşet ve zulümler dünya zulüm tarihine belgelerle geçmiştir. Olayların gelişmesi anında önceden tasarlanmış olarak yapılan vahşet ve cinayetlerin şekil ve yapılış sistemlerinden anlaşılmıştır ki, Yunanlıların amaçları, ele geçirmiş oldukları Türk topraklarında tek bir Müslüman kalmayacak şekilde katlederek soy kırımı gerçekleştirmiş olmaktı.
Yunanistan’daki Türklerin imhâ edilmesi savaş zamanlarının olağan kayıpları değildi. Türklerin hepsi, kadın ve çocuklarla birlikte, Yunan çetecilerince öldürüldü. İşlenen cinâyetlerin hepsi, hesaplı kitaplı siyasal eylemler idi.

Yunanlıların soykırım amaçlı girişimlerinde İtilâf devletlerinin de desteği ve teşviği söz konusudur. Yunanlıların Müslüman soykırım aşkı beyinlerine o derece yerleşmişti ki, İznik Başpiskoposu Vasilyos “Katliam az oldu. Ben bütün Türklerin kesilmesini isterim” demekten kendini alıkoyamıyordu.

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz’la beraber panik halinde çekilmeleri esnasında bu sefer mağlubiyetin vermiş olduğu kin ve korkunun dehşet ve etkisi altında geçmiş oldukları her yeri yakıp yıktılar. Önlerine çıkan her Türk insanına akla hayale sığmayacak şekilde vahşet, cinayet, işkence ve zulüm yaparak ileri harekât anında yaptıklarının daha da vahşicesini yaptılar.

Halbuki, Osmanlı Saltanatı’nın sınırları içindeki Hıristiyanlar dilleri, dinleri ve kiliseleri ile korunmuşlardı. Eğer Fâtih, Kanûnî veya Selim: “Ya Hıristiyanların hepsi Müslüman olacak yahut hiçbirine bu ülkede yaşama hakkı vermeyeceğiz” demiş olsalardı, onları bu kararlarından alıkoyabilecek hiçbir dünya kuvveti karşılarına çıkamazdı. Osmanlılar Hıristiyanların eskiden yaşadıkları yerlerde kalmalarına ses çıkarmadılar. Onların varlıklarını sürdürmelerine, dillerini ve geleneklerini korumalarına izin verdiler. Eğer Türkler böyle hoş görülü olmasa idi, 19.yüzyıl Türkleri kendi yerlerinde ve yurtlarında yaşamayı sürdürüyor olacaklardı.

Balkanlar'dan Türk göçleri, tarihimizin en üzücü sayfalarını oluşturmaktadır. Balkanlar, Osmanlı Devleti’nin "Rumeli-i Şahane'siydi". Gün geldi felâket kelimesiyle özdeşleşti. İlk toprak parçaları İmparatorluğun Rumeli kanadından koparıldı. Sonra Osmanlı, bu yerlerden atıldı. Olanlar da buradaki Türklere ve Müslümanlara oldu. Yüz binlercesi acımasızca öldürüldü. Yüz binlercesi kötü hava koşullarına, açlık ve hastalıklara kurban gitti. Hayatta kalabilenler de mekân tuttukları yerlerde Rumeli'nin hasretiyle yandı. Rumeli'de, Balkanlar’da kalanlar ikinci sınıf vatandaş olarak fakirleşmiş, fakirleştirilmiş bir azınlık durumuna düşürüldü. Göç edenler ise, tarihçilerin ifadesiyle, topraklarını kaybetmediler, vatanlarını kaybettiler. Çünkü Rumeli bir vatandı, Rumeli bir Türk yurduydu.

Geride ne kaldı?
-Geride içli, yanık Rumeli türküleri, acılarla dolu ağıtlar kaldı. Geride komitacı baskınlarını ve çeteci soygunlarını anlatan tüyler ürpertici hikâyeler, acıklı anılar, Acılarla dolu gurbet türküleri, yürek parçalayan ağıtlar, acı gözyaşları…

Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun üçte birinin fazlası Balkan kökenlidir, diyor bazı uzmanlar. Bu insanların günahları neydi de yerlerinden yurtlarından sökülüp atıldılar? Balkan Türkünün felâket lerinden türk halkı ne kadar haberdar? Balkanlar'da yaşanan insanlık dramı hepimizin bir felâketi değil midir? Rumeli felâketinin belki de unutulması, unutturulması istendi.

Balkanlarda ve Batı Anadolu’da Türklerin maruz kaldığı işkence zulüm ve soykırımlar

Yunanlılar işgal ettikleri yerde ilkönce halka işkence yapıyorlardı. Yapılan vahşet ve işkencelerin, soygun ve tecavüz safhası geçtikten sonra yapacakları tek bir şey kalıyordu. O da evi, köyü, kent ve kasabayı ateşe vermekti. Nitekim bu düşünce ile gerek Anadolu’da gerekse Trakya’da bir çok ev, işyeri hatta bütün köy yakılmıştır. Yunanlıların özel olarak, yakmak ve yıkma için yetiştirilmiş birlikleri vardı. Bunlar özel silah ve teçhizatla donatılmış, üniformalarında kırmızı bantlar taşıyan askerlerden oluşan birliklerdi.
Yunanlıların yangın çıkarmadaki amaçlarından birisi de ruhlarında var olan vahşet duygusunun sesine kulak vererek, köyü içinde barınan halkı birlikte yakıp katliam gerçekleştirmekti. Bunu için de çeşitli yerlerde görüldüğü üzere yangın mahalline hakim noktalara, giriş çıkış yollarına silahlı nöbetçiler konularak, yangından kaçmaya veyahut eşyalarını kurtarmaya çalışan halkı öldürmek veya tekrar yanan evlere sokarak onunla birlikte diri diri yakmaktaydılar.

İşkence arzusu, Yunan askerleriyle Rum ve Ermeni çetelerinin ilkel ve vahşî arzu ve duygularıdır. Öldürmeye kastettikleri kimseyi önceden çeşitli şekillerde işkenceye tâbi tuttukları gibi öldürdükten sonra da, parçalama, organlarını kesme, koparma veya ağaçlara asma gibi insan dışı davranışlarıyla, nereden geldiğini kendilerinin de cevaplayamayacakları bir çeşit kin ve garez duygularıyla yapıyorlardı.

Hiçbir suçu olmayan tarlasında çalışan veya köyden kente gelen zavallı Türk halkını keyif için öldürüyorlardı. Öldürdükleri hamile kadınların karınlarını süngüyle yarıp, masum ceninleri çıkardıktan sonra parçalıyorlardı. Bütün bu günahsız insanların onlar nazarında bir tek suçu vardı “Müslüman olmak ve Türk kanı taşımak.”

Dikkat edilmelidir ki burada anlatılan ne masal ne efsane ne tarih öncesi çağlara aittir. Biraz zorlansa bir insan ömrü sayılabilecek kadar kısa bir zaman öncesine yani Osmanlının, Türklüğün ve Müslümanların felaket zamanı olan 100-150 yıl öncesine aittir ve yer yer bazı bölgelerde (Bosna, Kıbrıs, Kafkaslar, Irak, Suriye…) değişen şiddet ve miktarlarda hala devam etmektedir. Maalesef gaflet pek şiddetli tehlike pek büyüktür. Kendi küçük dünyamızda çevremizle olan ilişkilerimizde küçük meselelere takılıp kalmamalıyız.

"Millî hayatımızda yediden yetmişe hepimizin bilmesi gereken zafer günlerimiz olmakla beraber, ACISINI DÜNYA DURDUKÇA İÇİMİZDEN ATAMIYACAĞIMIZ MİLLÎ FELAKET GÜNLERİMİZ DE VARDIR... 1877 Rus Harbi sonu büyük muhaceretleri!.. TÜRK'ÜN AVRUPA'DAN ÂDETA KÖKÜNÜN KAZINMASI İSTEĞİYLE HORTLAYAN HAÇLI ZİHNİYETİNİN GİRİŞTİĞİ TOPLU KATLİAMLAR!.. 1912 Balkan Savaşı ve TÜRKLER'e reva görülen zulüm ve İŞKENCELER!.. Tarihin bu acı mirasları her TÜRK'ün kalbinde unutulmamak üzere dünya durdukça muhafaza edilmelidir. Milletimizin kalbinde HİSS-İ İNTİKAM olmalı!.. Bu alelâde bir intikam değil; hayatına, ikbaline, refahına düşman olanların mazarratlarını(kötülüklerini) izaleye(yok etmeye) matuf(yönelik) bir intikamdır." (16.3.1923- M.K.Atatürk)

Evet, DÜNYADA EN BÜYÜK SOYKIRIM, TÜRKLER'E YAPILMIŞTIR!. Ölümü ana kucağı, kurtuluş gibi şefkatli gösterecek kadar dehşet verici, insanın kanını donduracak vahşetlere maruz bırakılmışlardır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile Genel Kurmay Başkanlığı ATASE Arşivi kaynaklarında Türklerin maruz kaldığı vahşet ve toplu kıyım, soykırım ile ilgili binlerce belge mevcuttur.

Bu belgelerde anlatılanların doğruluğu Batılı bazı yazarların eserlerinden anlaşılmaktadır.
Bu konuyla ilgili konunun ehemmiyeti ve büyüklüğü açısından kıyaslandığında az bile olsa yerli ve yabancı pek çok araştırmacı, akademisyen, tarihçi yazar kitap yazmıştır. Bunların bir kısmı yazının sonunda yer almaktadır.

Rusların 24 Nisan 1877 de Türkiye’ye savaş ilânından sonra, Ruslar 26 Haziran 1877 de Ziştevi yakınından Tuna vilâyetine girdi. Ondan sonra sistematik olarak Türkleri imhâ hareketi yürütüldü. Ruslar, sivil halkın malının mülkünün talan edilmesini, yakılıp yıkılmasını savaş tekniğinin bir aracı olarak kullandı. Böylece evler ve tümüyle köyler Ruslarla Bulgarlar tarafından yakılıp yıkıldı. Sığırlar ve bütün taşınır mallar gasbedildi. Bulgaristan’da Türk varlığı gerçek anlamda silindi.

“Ölüm ve Sürgün’’ isimli eserinde, 19.yüzyılda Balkan ve Kafkasya’da milyonlarca Türk ve Müslüman’ın öldürülmesi ve göçünü inceleyen Prof. Dr. Justin McCarty Bulgaristan’da bu savaşta olanları: “Can kaybı ve kitlesel olarak çekilen çile bakımından Bulgaristan’dan yapılan Müslüman sığınmacılar göçü târih boyunca görülenler arasında en dehşet verici olanlardan biridir.’’ demektedir. Savaşın başında Bulgaristan’ın nüfusunun yarıya yakınını Türkler oluşturuyordu. Bazı vilâyetlerde çoğunluk onlardaydı. Savaşın sonunda bir milyon Türk evlerinden barklarından sürüldü, öldürüldü. Savaştan sonra Türk nüfusunun büyük bir kısmı artık Bulgaristan ’da yaşamıyordu.
Bulgar, Sırp ve Yunanlılar gerek düzenli ordu birlikleri gerekse çeteler olarak sivil Müslüman-Türk ahaliye karşı çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden bir imhâ savaşı yürütmüştür. Talan, soygun, işkence, cinayet ve tecavüzle Balkanlardaki Türk izi kökünden silinmek istenmiştir.

Bütün bu saldırılar, tecavüzler, yağmalar, cinayetlerin nasıl olduğu belgelere dayanmaktadır. Düzmece olay ve belgelerle Ermeni meselesini dillerine dolayanlar, milyonlarca Türk‘ün kanını, canını, malını, toprağını kaybetmesini önemli bulmamıştır. Hangi demokrasi ve insan hakları şampiyonu Batı ülkesi parlamentosu, o zaman veya şimdi kesinlikle bir soykırımı olan bu savaşlar hakkında bir karar almıştır? Balkanlar’da milyonlarca Türk öldürülürken ve yüzlerce yıldan beri oturduğu topraklardan atılırken insan hakları savunucusu Avrupalıların sesi niye çıkmadı? Günümüzde Avrupalıların Türkiye’deki yandaşları bile utanmadan Balkanlarda milyonlarca Türk’ün, öldürülmesini, ev ve yurtlarından atılmasını, mal ve mülklerinin gasbedilmesini ya suskunlukla geçiştirmekte ya da önemli bulmamaktadır. Bir günlük gazetede gafil mi hain mi bir köşe yazarı; “Türklerin Balkan’da ne işi vardı deyip, Balkan Savaşı’nda imhâ edilmesini normal bulmakta, Anadolu’ya gelebilen kılıç artığı Türklerin bundan memnun olmaları gerektiğini“ söyleyebilmektedir.

İşte Vahşi katliamlara denizde damla misali örnekler:

Çatalca'ya kadar ilerleyen Bulgar orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitecileri Trakya'da ve ayrıca Makedonya'da katliamlar yapmışlardı. Bu katliamda ölenlerin sayısı kesin olarak bilinememekle birlikte Anap adlı Macar gazetesinin 7 Şubat 1913 tarihli sayısında yayınlanan rapora göre sadece Makedonya'da 60.000 Arnavut, 40.000 Türk kılıçtan geçirilmişti. Hiç abartmaksızın denebilir ki, Kavala ve Drama yörelerinde Bulgar komitacılarının ve yerel Hristiyan halkın elinden çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yok gibidir. Erkeklerin hemen hemen tamamı kıyımdan geçirilmiştir. Öteki şehirlerde ise, ırza geçmeler ve talan etmeler olmuştur.

Kavala bölgesinde, Kavala Türkleri’nin komitacılar tarafından, Drama bölgesinde, Çatalca, Doksat ve Kırlık Ova'da çok sayıda Türk öldürülmüştür. Bu cinayetlerin çoğu, Bulgar işgalinden hemen sonra gerçekleşmiştir. Hristiyan bağlaşıkların hepsi, köylerde yaşayan Müslümanları geniş kapsamlı kıyıma giriştiler. Örneğin, Avrathisar ve Doyran yöresinde Bulgarlar, yaygın ölçüde kıyım yürütmüşlerdir. Rayanova'da hemen hemen bir tek Müslüman erkek bile canlı bırakılmamıştı.

Korkut köyünde, kadınlarla çocuklardan da birçoğunun yanı sıra, köy erkeklerinin tümü camide ve saman ambarlarında toplanıp diri diri yakıldılar. Toplu halde yakma yöntemi, Bulgarların Rainovo, Kilkis ve Plantza'da Müslümanlar için yeğlediği bir infaz şeklidir. Bu yöntemin bir örneğini de Bulgarlar Dedeağaç’ta gerçekleştirmişti. Dedeağaç’ı Osmanlı ordusu terkettikten sonra, şehre Bulgar askerleriyle komitacıları girmişler ve Türkleri katletmeye başlamışlardır. Kadın, kız ve çocuğu camiye doldurup diri diri yakmışlardır.

Rodop bölgesindeki Bulgar kuvvetleri tamamen sivil halktan oluşan bir köyü top ateşiyle tamamen yok etmiş, Dimetoka'da bir süvari bölüğünün silahsız sivil halkı nehir içine sürükleyip yaban ördeği avlar gibi öldürmüşlerdir. Casusların hakkından gelmek bahanesiyle Tırnova ve Kırcaali yörelerinde Bulgarların karşılaştıkları Türklerin yollarda elleri arkadan bağlanarak, boğazlarının boyun kemiklerine kadar kesildiği, çocukların yaşlı Türk kadın ve erkeklerin kafalarına aldıkları darbelerle evlerinin yanında öldürüldükleri kayıtlarda yer almıştır.

Tunca nehrinin küçük bir adasında hapsedilmiş esir askerlerden çoğu hasta, yaralı, bitkin halde olmalarına rağmen, ne tedavileri yapılmış, ne de serbest bırakılmışlardır. Bunlara ekmek ile su dahi verilmemiştir. Aç karınlarını, ağaç kabuğu kemirerek ve otlar yiyerek doyurmaya çalışmışlardır. Bunlardan birçoğu açlıktan ağaç kabuğu kemirirken, ağaçların dibinde hayatını kaybetmiştir.

Kumanova ile Üsküp arasında ise 3000 kişiyi katletmişlerdir. Selanik'teki tarafsız devlet konsoloslarından alınan bilgiye göre Müslümandan 20.000’ini acımasızca katledilmiştir.

Balkanlarda yaşayan Türklerin bilinçli olarak katledilmesine Sırp ve Karadağlılar da katılmaktan geri durmamıştır. Balkanlarda yaşayan Türklere karşı zulüm emrini veren bizzat bu ülkenin yöneticisi olan ve düzenli ordunun başındaki Sırp kralıdır. Bu emir subay ve askerlerin yapacağı zulümlerin daha şiddetli olmasını teşvik etmiştir.

Birçok muhacir katledildi, kadın ve kızlar kaçırıldı veya tecavüze uğradı, hatta küçük çocuklar boğazlandı. Göçmenlere korkunç bir vicdansızlık ve merhametsizlikle davrandılar. Bütün Makedonya'da, amansız katliamlara giriştiler. Suçsuz insanlar gaddarca öldürdüler.

Sırpların 5 Aralık 1912 tarihine kadar sadece Kosova’da 20.000 kadar insanı katlettiği Avrupa basınında yazmaktadır. Priştine’de de 5.000 kişi Sırplar tarafından katledilmiştir. Arnavutluk tarafında ise Sırp, Bulgar ve Yunanlıların katlettikleri halkın sayısı 100.000’ i geçmiştir.

Balkan Savaşları ve sonrasında katliama uğrayan masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısı bilinmemektedir. Anap adlı Macar gazetesinin 7 Şubat 1913 günkü sayısında yayınlanan rapora göre, Mekedonya'da 60.000 Arnavut ve 40.000 Türk öldürülmüştü. Toplam 100.000 Müslüman yalnız Makedonya' da kılıçtan geçirilmişti. Doğu ve Batı Trakya'da da en az o kadar Türk Müslüman öldürülmüş olabilir. Çünkü Bulgar orduları Trakya'da Türklerin çoğunlukta yaşadığı bölgeleri ezip geçmişlerdir ve Harp Hukuku kurallarına uymamışlardır.

Canlarını kurtarabilmek için yüz binlerce Rumeli Türk’ü Anadolu'ya sığınmak için göç yollarına döküldü. Dr. Ernestyek tarafından neşredilen Şarkta Almanya adlı kitaba göre ise, Balkan Devletleri tarafından katledilen Müslümanların miktarı 500.000'den fazla tahmin edilmektedir.

Narlı, Kapaklı, Karacaali ( 15 Mayıs 1921 tarihli rapor. Saat 6.30 ): Bu üç köy ateşler içindeydi. Bilhasa Karacaali’den yükselen alevler akşam karanlığında insanın içine tarifi imkansız bir korku veriyordu. Bu üç köy etrafları iki yüz Yunan askeri tarafından çevrilmiş ve kocalarının gözleri önünde ırzına geçme rezaleti yaşatılmış sonra kurşuna dizilmişlerdir. Sonra da erkeklere de ayni canavarlık tatbik edilmiştir. Genç kızları kendilerine ayırmışlar. Irzlarına geçtikten namusları kirletildikten onurları ayaklar altına alındıktan sonra sonra her birini koyun gibi boğazlayarak kesmişler. Sonra cesetlerinden koparılan başlar köy yolunun hemen yanına yığılmıştı.

- Hamidiye Köyü (14 Mayıs 1921 tarihli rapor): 11 Mayıs günü köye giren ikiyüz Yunan askeri evlere saldırmış, bütün halkı anadan doğma soymuş, erkekleri kasatura ve baltalarla öldürmüş, kızları kirletmiş ve çocukları süngü ile delik deşik etmişlerdir.

Yunan askerleri süngü ucuna taktıkları küçük bebekleri kuzu kızartır gibi ateşe tutmuşlar, genç kızlara rezilce tecavüzler edilmiş, ardından barbarca memelerini keserek zülum mü denir işkence mi, hayvanlık mı barbarlık mı kelimelerle tarifi imkansız vahşetler işlenmiştir.

- Teke Divanı Köyü, Şuayipli Köyü ( 14 Mayıs 1921 tarihli rapor:367).: Teke Divanı köyüne giren üç yüz (300) silahlı Yunan askeri ihtiyar kadınları toplayıp ayaklarından asarak, altlarında saman tutuşturarak yakmaya başlamışlardır. Galeyana gelen erkeklerin üzerine makineli tüfek ateşi açılmış, sonra kızlar toplanmıştır. Bunlardan Asiye isimli genç kızın iki göğsü bıçakla kesilerek saman ateşine atılmış ve kız öldürülmüştür.

Şuayipli köyüne teğmen Koçaros’un kumandasında giren yüzelli (150) Yunan askeri, saman çuvallarına köylüleri koyarak dövdürmüş, sonra çuvaldan çıkarıp ayaklarından ağaçlara asarak hepsini iki saat içinde parça parça etmiştir.

Fransız Papazı Pierre Banait şunları anlatmıştır. ““Kilisenin karşısında bulunan altı Türk evinin kapılarının kırılmasına uyandım. Yunan askerleri dipçiklerle kapılara vuruyor, deviriyorlar, bir kaç el silah attıktan sonra içeriye giriyorlardı. Bir an evin içinde kıyamet kopuyordu. Bağrışmalar, ağlamalar ve silah sesleri birbirine karışıyordu. Sonra evin genç kızları merdivenlerden tekmelerle ve sürüklenerek dışarı atılıyordu. Bir yunan neferi kızın bileğini büküp yanında götürüyordu. Muhtarzade Emin Bey’i, kızının götürülmesine mani olmak istediği için evinin önündeki ağaca astılar.”
Bütün bunların temelinde Balkanlarda ve Anadolu’da Müslüman ve Türk Halkın toptan imhası projesi vardır. Süngülerle öldürülen, başı kesilen, ateşlerde yakılan ve parça parça doğranan Türklerin ızdırabını anlatmak pek güçtür.

YUNANLILARIN İZMİR YÖRESİNDE YAPMIŞ OLDUKLARI VAHŞET ve ZULÜMLER

Üç yıldan fazla Yunan işgali altında bulunan Ege bölgesindeki halkın maruz kaldığı vahşet, cinayet ve işkencelerin tamamının anlatılması imkânsızdır. Çünkü belgeleri ele geçmemiş veya belgelenmemiş daha nice vahşet ve cinayetler meçhulün karanlık sır perdesi altında kalmıştır. Elefterios Venizelos’un devamlı gayretleri ve diğer büyük devletlerin desteklemesi sonucunda İzmir’e Yunan askeri çıkarılması 15 Mayıs 1919 tarihinde uygulamaya konuldu. Yunan istilâ gücü, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Yunan savaş gemilerinin koruyuculuğunda İzmir’e çıktı. Yunanlıların İzmir’de giriştiği kırım harekâtı tüyler ürperticiydi.

İki erkeği öldürürken üç kız ve bir erkeği de yaraladılar… Çocukları anneleriyle birlikte kesmek ve bunların mahrem yerlerini açmak, burun, kulak el ve ayaklarını kesmek gibi vahşet ve cinayetler bu canavarların nazarında hiçbir şey değildir.” Aydın’da şehri terk etmek üzere olan Yunan kuvvetleri ve Yerli Rumlar 205 kişiyi daha şehit etmişlerdir. Yunan işgalinden kurtularak özgürlüğe kavuşmanın bedeli maalesef Aydın’da da çok ağır olmuştur. Kentte 11500 ev, 50 cami ve mescit 400 kadar mağaza ve dükkan 130 yağ ve pamuk fabrikası, 160 okul ve 20 resmi bina yakılmış ve yıkılmıştır.
1919 Ağustosu başında Yunanlılar, Aydın ovasındaki bütün köyleri yaktıktan sonra Aydın şehir merkezinde de yangınlar çıkardılar. Kaçamayan Müslümanları hunharca öldürdüler. Germencik’te isimleri tespit edilebilen bin sekiz yüz Müslüman genç öldürüldü. Hızırbeyli köyündeki erkekler camide toplu olarak şehit edildiler. Katliâmın durdurulması ve işgalin kaldırılması için Aydın halkının ileri gelenleri İtilaf Devletleri mümessillerine telgraflar çektiler.

Bu yerlerdeki bütün Türk halkına ait olan arazi işletilmekte ve sahiplerinden üç misli ve üç senelik vergi ödenmesi talep edilmekteydi. Halkın el ve avuçlarında kalan son para varlığı da alınmakta olduğu gibi kesim ve iş hayvanlarına varıncaya kadar sahip oldukları ne varsa hepsi halkın elinden alınıyordu.

Neticede hemen her gün periyodik ve sistemli bir yok etme siyasetiyle şehit edilmekte olan kadın, erkek Türk halkı hayatı ve namusu, servet ve mukaddesatı gibi en kutsal varlıklarına taarruz ve tecavüz edilmesi, alışılmış olaylar sırasına girmiş ve az zaman içinde bu talihsiz halktan hiç kimse ve serveti dahil hiçbir şey kalmayacak şekilde mahvedilmişti.

Kadın, erkek, çoluk, çocuk yarı çıplak ve perişan bir halde dağlara, ovalara dağılan biçareler yollarda Yunan çeteleri tarafından soyulduktan sonra birçoğu da katledilmiştir. Bununla beraber çok sayıda kadın, ihtiyar ve çocuk şehirden dışarı çıkamadıkları için alevler içinde yanarak yok olmuşlardır. Gerek yangından evvel soygun yapılırken, gerek yangın esnasında Müslüman halk dağılırken çok feci olaylar meydana gelmiştir.

Bergama’yı işgal eden Yunanlılar, Müslümanları katlederek, ırzlarına tecavüz, mal ve paralarını gasp ettiler. Bu mezalim yüzünden 50 binden fazla Müslüman sefil bir halde mülteci durumuna düştü. Yunan askerleri ve bu askerlerin bütün vahşiliğine iştirak eden yerli Rumlar, Türk ahalisini de çeşitli şekillerde imha ediyorlardı. Üstelik bu imha faaliyetleri rasgele değil, planlı bir şekilde komutanların emriyle uygulanıyordu.

Gerçekten Yunan askerleri Generalin sözlerini boşa çıkarmamış unutmadığımız, unutamayacağımız bir vahşet sergilemişlerdir. Özellikle adına “Tahrip Taburları” denilen özel birlikler aldıkları emir doğrultusunda bu planlı vahşetin uygulayıcısı olmuşlardır. Ayrıca yerli Rumların oluşturduğu ve içinde Ermenilerin de bulunduğu çeteler de birer tahrip taburu gibi çalışmışlardır.

Osmanlı Sadrazamı TEVFİK PAŞA'ya gelen bir rapor:

- Sokaklarda dolaşan Yunan askerleri, gözlerine kestirdikleri insanları ölümlerden ölüm beğenmeye mecbur ediyorlardı! Canlarının istediği yere giriyor, yağma ve ırza tecavüz gibi her yerde tekrar ettikleri cinayetleri irtikab ediyorlardı. Yerli Rumlar'ın kılavuzluğu ile evlere giriliyor, zulüm en fakir ve âcizlere kadar gitgide genişliyordu!

- GERMENCİK'ten AYDIN'a gitmek için trene binen 27 kişi, ve zorla bindirilen 34 kişiyi yol boyunca koyun boğazlar gibi kasaturalarla boğazdılar ve don, gömleğine kadar soyarak çıplak cesetleri tren penceresinden attılar!

- Yunan askerleri KADIKÖYÜ ve OVA köylerini tamamen yakarak ahalisini öldürdüler!
Müslüman ahalinin elinde kâfi derecede silah yoktu. Bir çok evde taş ve sopalarla karşı koymaya çalışıyorlardı. Rumlarsa her türlü silaha mâliktiler. Öldürmeyi tasarladıkları Türkler'den her nasılsa kaçabilenleri, arkadan mitralyözle tarıyorlardı! Yüksek yerlere yerleştirdikleri makineli tüfeklerle Müslüman evlerini ateş altına almışlar, getirdikleri gazyağı ve yağlı paçavraları umumi ve müthiş bir yangın çıkarmışlardı. Yangından kaçmak isteyen çoluk, çocuk, ihtiyar, kim olursa olsun, makineli tüfeklerle kıyımdan geçiriyorlardı! Yalnız AYDIN'da 10.000'in üstünde Müslüman Türk'ün canına kıyılmıştı! Sokaklar sahipsiz cesetlerle doluydu.

- Kaymakam Kemal Bey'i gecelik entarisiyle yakaladılar ve işkenceyle öldürdüler. Zenginlerin evlerini bastılar, mallarını yağmaladılar. Çocukları süngü uçlarında havalara kaldırdılar!
- Ertesi gün çarşı ve sokaklarda umumî bir katliama giriştiler. Şoselerin kenarları kısa zamanda Müslüman Türkler'in cesetleri ile doldu!
- Kovacı Bağı Denilen Yerde Müslümanlar'ın Cesetlerini Üst Üste Yığarak, Gaz Döküp Yaktılar!
- "Kayserilizâde İbrahim Efendi Ve Kardeşini Süngüleyerek 3000 Altınını Gasp Ve Tekmil Eşyasını Yağma Ettiler."
- "Musabey, Helvacı, Kesek Törekli, Güzelhisar Köyleri De Tamamen Yağma Ve Tahrip edilerek ahalisi katliam edildi!"
Bergama’da bağlar arasında 4 müslüman cesedi süngü ile o derece delik deşik edilmişti ki, hüviyetleri tesbit edilemedi!

- BERGAMA'daki mukavemete içerleyen zinde Yunan askerlerinin gözleri dönmüş birer canavar kesilmişlerdi! Cinayet, ırza tecavüz, yağma ve hırsızlığı her yerden daha hırslı ve daha zalimâne bir surette tatbike koyuldular!

Bergama'da Vazifeli Bulunan İngiliz Yüzbaşısı Baxter Wıllıam'ın Anlattıkları :

"Birisi genç kıza saldırdı. O sırada duyduğum sesin nasıl vicdanları pharçalayıcı olduğunu anlatamam!.. Tesbih böceği gibi kapanıp iffetini korumak istiyordu! Yunanlardan biri bir bacağını, diğeri öteki bacağını tutuyor, başkaları da göğüslerine saldırıyordu!.. 'Alçaklar!" diye bağırmışım!.. Beni zorla merdivenlerden indirip sokağa attılar! Kaldığım yere koştum. Askerlerimden birini hemen yazdığım mektupla karargâha gönderdim. Kan tutmuş gibi, tekrar OSMAN'ın evine döndüm."
"Çıt çıkmıyordu!.. Merdivenlerden çıkınca gördüğüm fecî manzara karşısında dilim tutuldu!... OSMAN'ın karısı ve kızı çırılçıplaktılar. Bütün vücutları kan içinde idi. Genç kızın mavi gözleri açık kalmıştı. Ağzı kan dolu idi!.. OSMAN'ın ise, başı âdeta yamyassı olmuştu!.. Gözlerim dolu dolu, oradan ayrıldım!"
İki adım ötede iki yaşlarında başsız bir çocuk bulunuyordu. Irzına geçilmiş 12 yaşında Kezban isimli bir kız güçlükle konuşabiliyordu. İç sokaklardan birinde 60 yaşında olan Huriye Hanım’ın ırzına geçilmiş ve kasaturayla doğranarak parçalanmıştır.

Yunan başbakanı Venizelos: “Elen çocukları, ne kadar türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız.” İşte Yunan askerlerini insanın kanını donduran vahşilikleri yapmaktaki itici güç kaynağı.

Başka bir rapordan:
…Bunlardan kadın olanların adları ve öldürülme biçimleri şöyledir: İmam Hafız’ın kızı Emine (başı kesilerek), Emine kızı Hatice (süngü ile), Emine kızı Nerime (süngü ile delik deşik), Celal Efendi’nin torunu 4 yaşındaki Nigâr (kazığa vurularak), İbrahim Çavuş’un annesi Fadime (yakılarak), Arnavut Mehmet Çavuş’un 9 kişilik bütün ailesi (balta ile). (24 Nisan 1921 tarihli rapordan) * Cihanköy’de 5 yaşına kadar olan çocuklar evlerinden toplanarak annelerinin gözleri önünde süngüye takılıp diri diri ateşe atılmışlardır. Yeniköy’de tutulan raporda, 70 yaşındaki bir kadının üzerine erkek uzuvları konulduğu, 13 yaşında kadar olan bir genç kızın memelerinin delindiği, deliklere tahta parçası sokulduğu yazılıdır.

(19 Ekim 1921 tarihli rapora göre) * Aşağı ve Yukarı Karadere’de 70 yaşındaki bir kadının doğranmış parçaları, bir küçük yığın haline getirilmiş ve kesik baş bu yığın üzerine konulmuştur. Araştırma Kurulu tarafından yakalanan bir Yunanlı’nın çantasından bir avuç kınalı kadın parmağı, bilezikler ve altınlar çıkmıştır. (15 Mayıs 1921 tarihli rapor) * 13 Nİsan 1921’de Yunanlılar’ın yerli Rumlar’dan kurduğu çeteler, çevre köylerden bütün genç kızları, Çalcı Köy’e toplamışlardır. Erkekler de toplu olarak oraya getirilerek ağaçların altına serilmiş yataklarda, kurşun tehdidi altında yapılan âlemleri seyre mecbur tutulmuşlardır.

Müttefik İnceleme Kurulu’nda görevli Kızılhaç temsilcisi M. Gehri’nin 10 Temmuz 1921 tarihli, İzmit’te kaleme aldığı 5 numaralı raporunda şöyle bir manzara anlatılıyor: * Daracık bir sokaktaki kadınlar hamamının önünden geçtiğimiz sırada, kalın çivili bir kapı birden açıldı ve içinden yüzlerce genç kız, değirmen oluğundan akan bir su gibi bir anda dışarı fırladı. Saçları başları darmadağınık, elbiseleri yırtık ve kan içinde idi. Birçoğu elbiselerini yırtıp külot yerine örtmüştü. Deliler gibi sağa sola kaçışmaya başladılar. Kadın gözlerinin bu kadar yuvalarından fırladığını, ağızlarının bu kadar çirkin olduğunu ve yüzündeki çizgilerin böylesine derinleştiğini o dakikaya kadar görmemiştim. Korkunç bir ağlama sesi, âdeta gökleri sarsıyordu. Ayaklarıma kapananların, yalvaranların hesabı yoktu. Kocalarının, erkeklerinin nerelerde olduklarını soruyorlardı. Güzelliği karşısında bir anda hayran olduğum genç bir esmer kız, iri yeşil gözlerini gözlerime dikmiş, akıl hastalarının bakışlarına benzeyen delice nazarlarla beni süzüyordu. Kendisine doğru bir adım atınca hafif sağa döndü, başını önüne eğdi. Sonra yüzünü çevirerek manasız, soğuk bir tebessümle baktı. Kendisine bozuk bir Türkçe ile ‘Nasılsınız?’dedim. Birden ağız dolusu bir tükürük savurdu. Sonra şu satırları yazdığım anda kulaklarımda çınlayan berrak, temiz bir kahkaha attı; çıldırmıştı zavallı! Sonra öğrendiğimize göre Yunanlılar ve yerli Rumlar, bir mahallenin ne kadar genç kızı varsa, geceden toplamağa başlamış ve üçer beşer bu hamama tıkmışlar. İçlerinden bir çoğunun izzeti namusları payimal edilmiş, sabaha karşı kadınlardan en güzel ve tazelerini ayırarak çirkin ve cılız olanları serbest bırakmışlar. Maksatları bu kızları yanlarında götürüp, Yunan askerlerine kadın temin etmekmiş. M.Pierre gece kiliseden çıkarak Türk evlerini teker teker gezmiş ve Yunanlılar’ın kendilerini öldüreceklerini söyleyerek kiliseye sığınmalarını istemiş. Kiliseye 3 bin kadar Türk toplanmış. Yunanlılar bunu duyup kiliseyi basmak istemişlerse de, Fransız Yüzbaşı Allen Goumard’ın sert tutumu üzerine girememişler.” Yerli Rumlar da, şehit düşen asker ve komutanlara bile işkence yapıyor, kafalarını kesmek gibi uygarlık dışı her türlü yolu deniyordu. Manisa Papazlı Köyü’nün yerli Rumlar’ı, iyice azıtmışlar ve yakaladıkları Halit Paşa’nın da kafasını kesip, bir köylü ile Paşa’nın alayına göndermişlerdi.

29 Mayıs 1921 tarihli başka bir raporda, İngiliz Subayı, Yunanlı Teğmenin Türkler’e yaptığı zulmü anlatmaktadır: Türkler evlerine girip kapıları kapayınca Yunanlılar köye girdiler ve hemen bütün evlere taksim oldular. Başlarında bir teğmen vardı. Evden çıkarılan kadın, kız, çocuk ve erkekler süngülerle dürtülerek meydanlığa toplandı. Hepsi durmadan dövülüyordu. Genç kızlara feci sarkıntılıklar yapılıyor ve elbiseleri süngü ile yırtılıyor ve göğüsleri kesiliyor. Yunan teğmenin yanına gittim. Bu vahşete neden lüzum gördüğünü sordum. Rumca bir şeyler söyledi ve beni azarladı. Tüylerim diken diken olarak daha feci manzaralara şahit oldum. Kızlar, kadınlar bağırıp çağırıyorlardı. Yunan askerlerine yalvarıyorlar ve ayaklarına kapananlara merhamet edilmiyordu. Evlerin pencerelerinden alevler çıkmağa başlamıştı. Büyük ağacın altında bir genç kadın koyun gibi boğazlandı ve sonra karnı deşilerek çocuğu süngüye takılıp bir Türk erkeğine uzatıldı. Bu feci manzara bir saat sürdü. Hava kararıncaya kadar vahşet devam etti.

NETİCE

Batılıların Şark(Doğu) meselesi dediği Türklerin Avrupa’dan kovulması düşüncesi bu ülkelerin özellikle aydın yönetici kesiminin temel düşüncesi olarak canlı bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. Şark meselesinin 1. aşaması tamamlanmış ve Balkanlardaki Türk varlığı yok edilmiştir. 2. Aşama Türklerin Anadolu’dan çıkarılması 1.dünya savaşıyla tatbik edilmek istenmiş, ancak ölüm kalım mücadelesini Türkler kazanmıştır. Ancak günümüze kadar yaşanan olaylar incelendiğinde 2.aşamayı gerçekleştirmek için de düşmanlarımız bütün güçleriyle sinsi ve şeytani planları uygulamaya devam etmektedirler. Ülkemizi Avrupa birliğine almayacaklardır. Eğer bir gün alma durumu olursa bunun mutlaka Türkiye aleyhine bir durum düşünülerek gerçekleşeceği de bilinmelidir. Mesela ortak para birliğine girerek para basma hakkımızın ortadan kaldırılıp ekonomik olarak çökertilerek tamamen Batıya mahkum bir ülke durumuna getirilmek istenebilir. Yunanistan örneğinde olduğu gibi.

Tek kurtuluş yolumuz tarih şuuruyla birlik-beraberlik içinde hareket etmemizdir. Bunu yok etmek için de ellerindeki bütün maddi manevi imkanları kullanarak, içimizdeki ajanlarıyla, satılmış iş birlikçileriyle özellikle basın-yayın-televizyon yoluyla seviyesiz eğlence, spor ve magazin programlarıyla insanlarımız tarih şuurundan uzaklaştırılmakta, manevi değerler, kaleler yıkılmaya çalışılmaktadır. Bir yandan da ekonomik olarak gelişmemiz engellenmeye çalışılarak toplumumuz çökertilmeye, işgale ve imhaya hazır hale getirilmeye çalışılmaktadır.

O halde kötü tarihin tekrarlanmaması için bu yaşananlardan ibret alınmalıdır. Bunun için her şeyden önce bu yaşananların unutulmaması icap eder. Bu hususta herkesin sorumluluğu vardır. Bir tarihçi bunları araştırıp yazılı ve sözlü anlatacak, bir edebiyatçı yaşananları yüreğinde hissetmişse hikaye, roman veya şiir ile anlatacak, bir ressam resmin imkanlarıyla, bestekar müziğin, yönetmen sinemanın imkanlarıyla, devletin her kademesindekiler imkanları nispetinde eğitim müfredatına alınması, belgesellerinin yaptırılması, soykırım şehitleri anıtlarının dikilmesi, anma organizasyonları ile bunları anlatmalıdır. Sivil toplum kuruluşları bu adımların atılması için kamuoyu oluşturmalı, işin takipçisi ve destekçisi olmalıdır. Bir gün yine milletimiz benzer acılara düçar olursa bunda geçmişte üstüne düşenleri yapmayanların da büyük vebali olacaktır. İhanet büyük suç olduğu gibi gafletin de vebali büyüktür.

Bütün bunlar, o milletlere düşmanlık yapmak, kin ve nefreti besleyip büyütmek ve fırsatını bulunca aynı şeyleri onlara yapıp intikam almak için değil milletimizin tarihini bilmesi dost ve düşmanını tanıması, yaşananlardan ibret alarak zaafa düşmemesi için, aynı şeyleri tekrar yaşamaması için birlik ve beraberlik içinde bu cennet vatanda güçlü bir devletin asli ve onurlu fertleri olarak insanca yaşamasını temin etmek için anlatılmıştır.

Vatanına ve devletine sahip çıkıp yüceltmek amacıyla azim ve gayret sağlamak için anlatılmıştır. Zaafa düşmenin, devletsizliğin nasıl felaketlere yol açtığını göstererek vatan için, milletin refahı için, devletimizin güçlenmesi gayesinin önemini zihinlere nakşetmek için anlatılmıştır. Sahip olduğumuz maddi, manevi imkanlara dikkat çekerek bunların önemine işaret etmek için yazılmıştır.

Şehitlerimizin, gazilerimizin, zulme maruz kalan insanlarımızın, atalarımızın aziz ruhlarını yad etmek, yaşadıkları acıların unutulmadığını göstermek için, insanlık onuruna saygı için yazılmıştır. İnsanlık vicdanının ölmemesi için anlatılmıştır. Vatan için milletin refahı ve onurlu bir yaşam sürmesi için şehit olmanın ne kadar gerekli ve değerli ve kutsal olduğunu göstermek için anlatılmıştır. Gerek 15 Temmuz'da, gerek öncesinde şehit olanların gerekse bundan sonra vatan ve millet için şehadete ulaşacak olanların ne kadar izzetli, şerefli bir amaç taşıdıkları ortadadır. Bizi biz yapan değerlerin yaşaması, bu değerlerden habersiz yaşamanın ne kadar tehlikeli ve aynı zaman anlamsız olduğunu anlatmak için yazılmıştır. Kanunileri, Fatihleri, Mehmet Akifleri yetiştiren ruh ikliminin kaybolmaması için anlatılmıştır.

Yazımızı bu felaket ve helaket asrının şahidi yüce ruhlu insan olan Mehmet Akif'in imanlı, izanlı, teessürlü yüreğinden dökülen elmas kıymetinde mısralarıyla bitirelim. Fazla söze ne hacet işte sözün gücü:

“İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları! ..”
(Kur’an, Neml, 52)

Geçenler varsa İslâm’ın şu çiğnenmiş diyârından;
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezârından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler reh-güzârından.
Bu mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından
Hurûş etmekte, son ümmîdinin son inkisârından?

Evet, son inkisârından ki yoktur cebrin imkânı:
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nâzânı!
Nasıl, ey yolcu, bin lâ’net gelip ezmez ki vicdânı;
Dudaklar, çâk çâk olmuş, içerken zehr-i hüsrânı,
Uzaktan baktı -koşmak nerde! - milyonlarca yârânı!

Bu ıssız âşiyanlar bir zaman candan muazzezdi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağalar seken vâdîde ceylânlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handan gölgeler sezdi;
Bütün mâzîyi bir tûfan, fakat, hep boğdu, hem ezdi!

Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?
İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir “Yok! ” der sadâ yok mu?

Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:

Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki! ..

Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?

Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!

Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn...
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!

Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler!

“Medeniyyet” denilen vahşete lâ’netler eder.
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!

Süngülenmiş, kanı donmuş, nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!

Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;
Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!

Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!

Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkâz-ı beşer!

Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!

İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!

Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!

Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perîşan bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;

Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!

Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

Hele i’lânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkâr-ı umûmiyyesi lâzım Garb’ın;

O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka îman gibi telkîn ile, dînin sesini

Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün! ..
Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün...

Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsâid lâzım!
Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağlayayım!

22 Safer 1331 - 17 Kânûnisânî 1328
(30 Ocak 1913)

DÜNYADA TÜRK SOYKIRIMINI BELGELEYEN BAZI YAZILAR :

- Unutulan Soykırım : Yunan Mezalimi Prof. Dr. Metin Ayışığı
- Balkan’da Türk Soykırımı ve Göçü Zeki Önsöz
- Yılmaz Öztuna, Rumeli’ni Kaybımız, Ötüken, 1990
- Justın McCarty, Ölüm ve Sürgün, İnkılâp Kitapevi, 2003
- Bilâl Şimşir, Rumeli’den Türk Göçleri, TKAE,1967
- Bulgar Mezalimi , İstanbul, 1325 (1909)
- Bulgar Vahşetleri , İstanbul 1328 (1912)
- Pierre Loti , Can Çekişen Türkiye, İstanbul , 1329 (1913)
- Makedonya'da Yunan Mezalimi , İstanbul, 1914
- Avrupa Siyaseti, Türkler'in Felâketi , İstanbul 1329 (1913)
- Türk Katilleri ve Yunanlılar , Matbaa-i Amedi, İstanbul, 1322 (1906)
- Yürekler Acısı , Matbuat ve İstihbarat Matbaası , Ankara, 1337 (1921)
- Kadir Mısırlıoğlu, Yunan Mezalimi , Sebil Yayınevi, İstanbul, 1977
- Anadolu'da Yunan Zulüm ve Vahşeti, Ankara İstihbarat Matb., 1922

Reklam