You are hereEkonomi Kolay mı?

Ekonomi Kolay mı?


By svp7 - Posted on 03 July 2011

İnsan topluluğunun ekonomik faaliyetlerinin temel dayanak noktaları halkın lisanıyla kolay anlaşılacak şekilde nasıl anlatılır?

1. Esas : İnsan gücünün ekonomik faaliyetlerdeki doğru dağılımı refah artışının temel unsurlarından biridir.
Milyonlarla ifade edilen bir toplumun ekonomik işleyişini kavramak geniş bir zihin faaliyeti gerektirir. Büyük rakamlarla düşünmek konunun anlaşılmasını zorlaştırır. Biz konuyu basite indirgeyerek bir hayal kuralım: 10 kişilik bir aile düşünelim. 10 kişiden 2 kişi biri çocuk, biri yaşlı ve hasta olduğu için ailenin ekonomik faaliyetlerine katılamıyor. Böylece ailenin geçim faaliyetlerine 8 kişi katılmış oluyor.

Bu sekiz kişiden üç kişi, biri tarlada sebze, meyve üreterek, biri hayvan yetiştirerek, biri de her türlü zanaati bilip kıyafet, ayakkabı vs. üretiyor, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerle ilgileniyor..
Geriye kalan beş kişi ise biri yemek yapıyor, biri ütü yapıyor, biri temizlik yapıyor, biri çamaşır, bulaşık işleriyle uğraşıyor, biri de çocuk ve hasta yaşlının bakımıyla ilgileniyor.

Bu aile bizim toplumsal yapımızın küçültülmüş bir örneği olsun. Şimdi bu aile bireylerinin her biri diyelim ki ekonomik olarak yetersiz olduklarını düşünüyorlar. Aynı sayıda başka bir ailenin kullandıkları alet edevat teknolojisi aynı olmasına rağmen kendilerinden iki üç kat fazla üretim yaptıklarını düşünelim. Kafa kafaya verip acaba ihtiyaç duyduğumuz şeylere daha fazla miktarda nasıl sahip olabiliriz, diye düşünüyorlar. Yani genel anlamda bir ülke bir toplum nasıl daha müreffeh, daha zengin hale gelebilir, sorusunun cevabı aranıyor.
Aile örneğimize dönecek olursak bu ailenin ihtiyaç duydukları şeyleri daha fazla üretmesinin yolu, yani zenginleşmesinin yolu nedir acaba? Bulaşık yıkayan kişi dese ki herkes günlük çalışmasını 3-5 saat arttırsın. Böylece daha çok sebze meyve, et süt vs. üretilir. Bu fikir belki bir dereceye kadar işe yarar. Yani 1-2 saat ilave çalışma kabul edilebilir. Peki 1-2 saat ilave çalışma fazla artışa sebep olmadı. Çalışma sürelerini ikiye katlarsak iki kat zenginleşiriz dense, ne olur? Tarlada, hayvan işinde ve zanaat işiyle uğraşanlar biz zaten gücümüzün son sınırına kadar çalışıyoruz diye itiraz etmezler mi? İtiraz edilmese de beden gücü olarak zaten buna imkan yoktur.
Bu ailenin çalışmasındaki temel sorun nedir acaba? Diğer aile neden bu aileden iki üç kat fazla üretim yapıyor olabilir? Acaba sorun az ya da çok çalışma mıdır?
Cevap aslında gayet açık olarak ortaya çıkmış oluyor. Ailenin esas zenginlik ölçüsü tarlada, hayvan işinde ve zanaat işiyle uğraşanların üretimleridir. Yani maddi üretim. Evde yapılan yemek, çamaşır, bulaşık, ütü vs. hizmet üretimidir.

Bu ailenin temel sorunu insan gücünü doğru kullanamayışından kaynaklanmıştır.
Evde yapılan yemek, bulaşık, ütü vs. hizmet üretimine çok fazla eleman ayrılmıştır. Esas üretim olan maddi üretimde az kişi çalışmaktadır. 3 kişi maddi üretimde bulunup 10 kişi bu üretimleri paylaştığı için her bir kişiye az miktarda pay düşer.
Yapılacak iş, evde çalışan 5 kişiden üçünü veya dördünü maddi üretime yönlendirmektir. Evdeki işleri bir veya iki kişi rahatlıkla yapabilir. Böylece maddi üretim yapan kişi sayısı üçten altı yediye yükselecek, dolayısıyla da toplam üretim ikiye, üçe(iş bölümüyle seri üretim yapıldığı için.) katlanacaktır. Örnekteki ailemiz böylece üç kat zenginleşebilir.

İşte toplumlar da bu ailenin çok büyütülmüş şekli gibidir. Eğer toplumdaki insan gücünü maddi üretim ve hizmet üretimi alanlarında doğru bölüştürülemezse toplumun üretim gücünden en üst seviyede yararlanılamaz. Eğitim, sağlık, güvenlik ve her türlü masa başı işleri gibi hizmet üretiminde verimlilik en üst seviyeye çıkarılarak daha az kişiyle bu işler yapılırsa maddi üretime daha fazla insan gücü ayrılmış olur. Böylece üç dört kişinin yaptığı hizmet işini bir kişi yapar, ama bu verimli çalışmasının karşılığı olarak daha yüksek ücret alır.

Az gelişmiş ülkelerde siyasi rant gibi faktörlerin de etkisiyle özellikle kamuya gereğinden fazla personel alınarak işsizliği azaltmış gibi görünerek aslında bir kişinin yapması gereken işi ve bir kişinin alması gereken ücreti üç dört kişiye bölüştürmek yoluna gidilmektedir. Bu durumda aslında gizli işsizlik vardır ve toplumun üretim gücü iyi kullanılamıyor demektir.
Bunu da bir kişinin tıka basa doyup iki kişinin aç kalmasındansa üç kişinin boğaz tokluğuna çalışması daha iyidir, mantığıyla savunmaktadırlar. Halbuki bir kişi çalışsa diğer iki kişi aç kalmayacaktır. Onlar da maddi üretimde çalışacaklar. Böylece herkes daha çok tüketme hakkına kavuşacaktır. Onlara iş bulunamaması devletin, ekonominin iyi yönetilemediği anlamına gelir. Ekonominin temel mantığında çalışma gücüne sahip herkese iş sağlanabilir. Bunun yapılamaması ekonominin anlaşılmadığını, bilinmediğini gösterir. Ekonominin temelinde sıfır işsizlik, toplumun üretim gücünden tam olarak yararlanmak vardır. Devlet organizasyonu elindeki çeşitli imkanlarla bunu sağlayabilir.

2. Esas : Yeni insan gücünün, yani nüfus artışıyla ortaya çıkan potansiyel iş gücünün çalışmaya, üretime
yönlendirilmesi, sıfır işsizlik toplumun refahını artıran başka bir temel unsurdur. Bu yeni insan gücüne, para kavramının ekonomideki yeri bilinirse iş sağlanabilir.

Para, mal ve hizmet üretimlerinin el değiştirilmesini sağlayan bir unsurdur. Aynı zamanda insan gücünün potansiyel üretim gücünü ifade eder. Bunu kolayca anlamak için yine bir hayal kuralım.
Diyelim ki bir ülkede bir sabah insanlar uyandılar ve gördüler ki kağıt veya demir bütün paralar yok olmuş. İnsanların cüzdanlarında, şirketlerin kasalarında para adına bir şey yok. Banka hesapları sıfırlanmış. Ve devlet para basıp dağıtma işini diyelim ki yapamayacak. Kağıt yok, mürekkep vs. yok.
Böyle bir durumda o ülkede neler yaşanır? Ekonomi ne olur? Tek kelimeyle iflas. Bütün ekonomi işleyişi bir anda durur. Hiçbir üretim yapılamaz. Büyük bir kargaşalık ortaya çıkar.

Bir gün öncesine kadar çok iyi işleyen ekonomiye ne olmuştur acaba?
Olan şudur: İşçi işine gidip çalışmaz. Çünkü patronun kasasında para yoktur. Kendisine para veremeyecektir. Hastaneler işlemez çünkü hastada para yoktur. Taksi şoförü sizi istediğiniz yere götürmez. Ortada para yoktur. Ev sahibi sizi evde tutmaz. Evinde oturmasına karşılık ona bir şey veremeyeceksinizdir. İşçi arabayı, giysiyi, köylü buğdayı, ekmeği, sebze meyveyi, eti sütü üretmezse insanlar nasıl yaşayacak?
Biz kağıt olsun demir olsun para yemiyoruz ki? Para ortadan kalkınca ekonomi neden işlemez?
Çünkü para insanların üretimlerinin birbiriyle değiştirilmesini sağlıyor. Sen bana bir çift ayakkabı yap ben de sana on kilo un vereyim. Takas usulü üretimin az olduğu eskiden yani paranın icadından önce ticaret yöntemiydi. Fakat şimdi modern çağda o kadar çok mal ve hizmet üretimi var ki takasla bunların devamını sağlamak imkansız.
Örneğimizi kısmen değiştirelim. Herkesin cebindeki para yarı yarıya azalsa ne olur? O zaman ekonomik işleyiş tamamen durmaz. Ama bir kısılma, küçülme olur. Yani 100 birim maaş alan yarısını yani 50 birim alırsa ihtiyaçlarının da yarısını karşılar. Üretilen malların yarısı satılamaz. Satılmayan mal miktarı bir daha üretilmez. Üretim yarıya indirilir. Fazla işçiler çıkarılır. İşsiz kalanlar da tüketimden çekilmiş olur. Üretim daha da kısılır. Ekonomi belli bir yere kadar küçülme yoluna girer. Bu duruma sebep nedir? Cevap gayet açık ki piyasadaki para miktarı azalınca bu üretimi de kısmış oluyor. Yani dolaşımdaki para miktarı kadar üretim yapılabiliyor.
Peki hayalimize devam edelim. Paraların bir sabah aniden ortadan kalktığı böyle bir durumda devlet yönetimi işleri düzeltmek için ne yapar? Ne yapmalıdır? Tabii ki ister kağıt veya demir olarak fiziki parayı ister sanal olarak bilgisayar ortamında hesabında veya kartında şu kadar rakamla ifade edilen para kavramını kullanması gerekir.
İşçi ve memura işlerinize devam edin, hesabınıza maaşlarınız yatacak der. İşverenlere işçi ve üretim miktarlarınca fiziki veya sanal ortamda para aktarır. Böylece ekonomi işleyişine devam eder.

İşte toplumda ortaya çıkan yeni iş gücüne devlet para basma hakkını kullanarak iş imkanları sunmalıdır. Böylece sıfır işsizlik sağlanır. Bu para basımı enflasyona sebep olmaz. Çünkü karşılıksız değildir. Diyelim her yıl bir milyon kişi çalışma yaşına ulaşıyor. İşte basılan para bu bir milyon kişinin çalışma gücünün, üretim gücünün karşılığıdır.

Peki ortaya çıkan yeni iş gücüne bu basılan para nasıl iş imkanı sağlar?
Birincisi, devlet bastığı paranın alım gücünü de kullanarak doğrudan doğruya insanlara iş verir. Ya bir hizmet ya da öncelikle tarım, hayvancılık ve barınma gibi alanlarda çalıştırır. Bu çalışma sonrasında hizmet veya mal üretimine karşılık olarak bastığı parayı bu çalışanlara verir ve o insanlara tüketme imkanı sunar. Bu insanlar tüketme hakkına sahip olur ama karşılığında da bir üretim faaliyetine katılıp üretim yaptıkları için enflasyona sebep olmaz.

İkincisi, basılan para dolaylı yoldan ve belli bir süre sonra yeni iş imkanları ortaya çıkarır.
Yeni iş gücü veya toplumdaki işsiz insanların üretim güçleri hesaplanarak buna karşılık basılan para işçiye, memura, köylüye(ürün destekleme primi vs.) emekliye maaş zammı olarak belli süre içinde yavaş yavaş verilir. Alım gücü artan insanlar daha fazla tüketir. Talep fazla olunca üretici üretimini arttırma yoluna gidecektir. Üretimi arttırmak için de yeni iş gücü alımı yapılacaktır. Böylece belli bir süreçte yeni iş imkanları ortaya çıkarılmış olur. Fakat burada dikkat edilecek husus şudur: İşsiz insanların iş gücüne karşılık basılan para alt gelir grubundaki insanlara verilmelidir. Orta ve üst gelir grubuna maaş ilavesi yapılması tüketime fazla yansımaz. Çünkü bu kesim zaten ihtiyaç duyduğu kadar harcama gücüne sahip olup maaşı 100den 120ye çıksa fazladan bir harcama yapmayacaktır. Veya lüks tüketime yönelecektir ki bu da genelde ithal ürünlere yönelim demektir. Yerli üretime pek katkısı olmaz. Üstelik dış ticaret dengesini bozucu bir etki yapar.

3. Esas : Alt gelir gruplarının alım gücünün düşmesi, refahın adaletsiz dağılımının temel sebebi faizdir. O kadar
ki enflasyon olduğu için faiz vardır görüşü tam tersine faiz olduğu için enflasyon vardır, şeklindedir.
Faiz ve döviz hareketleri enflasyonun temel sebebidir. Enflasyonun doğal sebeplerinin yanında faiz ve döviz yapay olarak enflasyona sebep olur. Hatta faizin oranını da dövizin yükseliş oranı belirler. Gelir dağılımının adaletsiz oluşu bundan kaynaklanır.

Faiz ayrıca dolaşımdaki para miktarını da azalttığı için ekonomiyi küçültücü etki yapar. Para bankalarda toplanır. Tabi bankaların topladıkları parayı kredi olarak ekonomiye döndürdükleri söylenebilir. Ama bu durum için faiz oranlarının düşük olması gerekir. Yoksa maliyet fazla olacağı için seneleri aşan uzunlukta kredi kullanılamaz. 2002 den sonra Türkiye ekonomisinin büyümesinde faiz oranlarının düşerek kredi kullanım miktarlarının artması etkili olmuştur. Yani ekonomiyi döndürmesi gereken ama bankalarda toplanan para bu şekilde yeniden ekonomiye dönmüştür. Fakat faizin yüksek olduğu dönemlerde bu durum ekonominin gelişmesi hep sınırlamıştır. Ayrıca faizle toplanan paralar düşük faiz ortamında kredi olarak tekrar ekonomiye döndürülse bile bu durum üretimin maliyetini arttırmış olup ürün fiyatını yükseltir ve nihai tüketicinin alım gücünü azaltır. Bu azalan miktar faizden kazananların tüketme hanesine geçer. Yani haksız kazanç. Çünkü tüketme hakkı kazanmak için bir üretim yapılmalıdır. Mal veya hizmet üretimi. Bankacılık işlemleri, mesela para havalesi, fatura ödeme, parayı koruma gibi işler hizmetten sayılır ama faiz bir hizmet değildir. Değişim aracı olan para satılamaz.

İşte döviz, faiz, enflasyon ve adaletsiz gelir dağılımının temel taşları.
Mesela bir ülkede (Türkiye’de de 2002li yıllara kadar) döviz bir yılda %40-50 yükseliyorsa faiz oranları da bu seviyelere yakın olur. Çünkü daha düşük olsa insanlar paralarını faiz yerine daha çok getirisi olan dövize yatırıp bankalar faizden kazanç elde edemez.
Döviz ve faiz %50 civarında artmışsa enflasyon da yılda %50 civarı artacak ya da artmış demektir. Çünkü üretilen malların maliyetleri içinde hammadde ve enerji dövize bağlı olarak döviz artınca aynı oranda artmış oluyor. Üretilen mal zamlanınca adına enflasyon deniyor. Sabit gelirlilerin alım gücü azalmış oluyor. Ayrıca çok parası olanlar döviz hareketlerinden de kazanç sağladığı için üretmeden daha çok tüketme hakkı kazanınca bu alt gelir grubunun emeğinin gaspı anlamına gelir.
Demek ki faiz aslında bir sonuç değil enflasyonun sebebi olmaktadır. Faizin de büyük ölçüde sebebi döviz hareketleri olduğu için dövizde fazla bir yükselme olmazsa faiz ve dolayısıyla enflasyon da düşük kalacak demektir. Ülkemizde 2002den sonra yaşanan durum da bundan kaynaklanmıştır. Yani döviz yükselmediği için faiz ve enflasyon da çok düşük seviyelerde seyretmiştir.
Demek ki faizin ekonomiden çıkarılması çok önemlidir. Bu da başka işlerin yanında özellikle döviz değişkeninin durumuyla ilgilidir.
Döviz hareketleri bu şekilde faizi ve enflasyonu etkilemesi ve özellikle hızlı iniş çıkışların şirketlerin iş yapmalarını engellemesi, iflaslara sebep olması bakımından ekonomide hayati bir yeri vardır.
Durum bu olunca hemen akla devlet dövizi sabitlesin iş çözülür, fikri geliyor. Fakat dövizin sabit kalması, inmesi ya da çıkması yasaklamalarla olacak bir şey değildir.
Çünkü dövizin fiyatını arz talep belirler. Bir ülkeye, sebebi ne olursa olsun, çok döviz girerse döviz düşer, ülke içinden dövize çok talep gelirse de yükselir.
O halde sağlıklı bir ekonomik işleyiş için hayati derecede önemli olan döviz değişkeni nasıl kontrol edilebilir?
Bunun iki temel sebebi vardır:
Birincisi ve esas olan dış ticaret dengesizliğidir. Eğer açık varsa bu dengenin sağlanması için döviz yükselir, ithal ürünlerin fiyatı artmış olur ve tüketimi azalır. Böylece açık kapanır. Bu durumda esasen ithal ürünlerin fiyatları ve kısmen de yerli ürünlerin fiyatları yükselir. Toplumun alım gücü azalmış olur. Fakat bu durumun böyle olması ekonominin bir gereğidir. Çünkü bir ülke ancak dış ülkelere yaptığı ihracat kadar ithalat yapabilir. Dövizin yükselmesi bu dengeyi sağlar. Bunun böyle kalması gerekir. Fakat siyasi otorite kendi çıkarını düşünerek seçim meselesinden dolayı yıl sonunda alım gücünü yükseltmek için, yani enflasyon olmuş alım gücü azalmıştır, maaşlara zam yapar. Yani aslında azalmış olan miktarda tüketme hakkı varken daha çok tüketme hakkı verilmeye çalışılır ama bu olamayacağı için yani ekonomide üretilenden fazla bir şeyi tüketemezsin. Yapılan zam düşen ithalatı yeniden arttırır. Yani yeniden dış ticarette dengesizlik olur. Sonucu yine yukarıdaki gibi dövizin yükselmesi demek. Bu yanlış iş böyle sürdürüldüğü sürece döviz yükselir, enflasyon olur. Ardından maaşlara zam yapılır. Kısır döngü sürüp gider. O ülkenin parası sürekli değer kaybederek sıfır sayısı gittikçe artar.

Demek ki ithal ürünlerden daha fazla tüketmek için daha fazla yerli üretim yapıp ihraç edilmelidir. Bunda da getirisi fazla olan ürünlere yönelmek gerekir. Yani sanayi ve teknoloji üretimi.
Zira diyelim ki sıfır işsizlik var, yani ülkenin insan gücü tamamen kullanılıyor. Gelir dağılımı adaletsizliği minimum yani orta gelir grubu oransal olarak fazla ve güçlü, faiz yok, cari açık sıfır(yani ani döviz artışı sonucu şirketlerin iflas riski yok dolayısıyla işsizlik olma ihtimali yok, hatta cari dengede az da olsa fazla veriyor. Tabi bunlar her ülke için ideal hedefler. Ama bu durumda biz yine dünyanın sayılı büyük ekonomilerinden olamayabiliriz. Bizde bir insanın bir günde ürettiği mal veya hizmet diyelim ki 100 TL ise bir Almanın bir günde ürettiği mal veya hizmet 1000 belki 2-3 bin lira olabilir. Çünkü biz sıradan fiyatı, dolayısıyla da karı düşük ürünler üretmişken onlar yüksek teknolojili pahalı ürünler üretmişlerdir. Mesela bir cep telefonundan elde edilen karı yakalamak için belki yüzlerce kilo meyve üretmek lazım. Karlılıkta böyle 1 e 10 kat fark olursa onlar kadar ekonomik üretim için onların nüfusunu ancak 10a katlarsak onları yakalayabilliriz. Mesela Çin nüfus olarak Japoyanın 10 katı büyük olmasına rağmen ancak Japoya kadar katma değer üretmesi bu sebeptendir. Bizim nüfus da o kadar çok olmadığı için dünyanın ilk 10 ekonomisinden olmanın tek yolu yüksek teknolojili ürünler üretmekten geçiyor. Bu da markalaşmayla olabilecek bir iştir. Biz de toyota, ford gibi araba, sony, samsung gibi dijital, microsoft gibi bilgisayar, ve savaş, makine sanayi, kimya, ilaç vs. alanlarında dünyaca tanınan markalar oluşturmanın yollarını aramalıyız. Açık ki bunda da ancak devletin özel sektörü desteklemesi ve koordineli çalışma sonucu belli bir süreçte başarılı olunabilir. Mesela bu tür firmalar doğrudan veya dolaylı(kamu ihalelerinde belli bir pay vererek)olarak desteklenerek gelişimleri sağlanıp iflas durumlarından kurtulabilirler.

Ayrıca ithal ürünler incelenip ticaret dengesizliğine sebep olan şeylerin ülkede üretilmesi ticaret dengesinin ülke lehine çevrilmesinde yeri çok önemlidir. Mesela 100 birimlik ticaret açığında 60 birim payı olan bir ürün ülkede üretilse açığı kapatmak için 100 birim ihracat yapmak yerine 40 birim ihracat yeterli olacaktır. Yani tüketim ürünleri ne kadar yerli üretimlerden sağlanırsa ticaret dengesinin ülke lehine çevrilmesi o kadar kolay olur.
Bu dengede ihracatın yapısı da çok önemlidir. Zira 100 birimlik ihracat yapabilmek için 80-90 birimlik ithalat yapılıyorsa yapısal sorun var demektir. Çünkü bu durumda ekonomi büyümüş, istihdam artmış gibi görünse de büyük üretim büyük enerji maliyetini gerektirdiğinden ayrıca bu işte istihdam edilenler ithal ürün tüketimi de yaptıkları için aslında bu tip ihracat belki de ticaret dengesinin ülke aleyhine dönmesine sebep olmaktadır. Tersi bir durum işsizliğe sebep olmaz. Çünkü tam istihdamın, yani sıfır işsizliğin gereği bu insanlar iç pazara yönelik üretim yapar hale gelecekler ya da ihracatın yapısı düzeltilerek bir kısmı yine %70-80 yerli olan üretim alanlarında çalışacaktır.
Ticaret dengesinde açık değil de fazla veriliyorsa ülke o kadar zenginleşmiş olur. Bu durumda ülkenin yabancı ülkelerle ticaretini sağlayan döviz miktarı daha sonra kullanılmak üzere devlet tarafında biriktirilir. Ticaret fazlasının tamamı biriktirilirse döviz sabir kalır, bir miktarı biriktirilirse bu miktarın oranına göre döviz belli oranda düşer.

Böylece toplumun tüketim miktarı yani refahı artmış olur. Mesela döviz 2 birim iken bir aylık maaşla bir cep telefonu alınıyorsa döviz 1 birime inince bir aylık maaşla iki cep telefonu alma gücü ortaya çıkar. Yani: Telefon 100 birim döviz, maaş 200 TL, döviz 2 TL ise maaş 100 birim döviz yapar.
Döviz 1 TL olunca maaş 200 birim döviz yapar ve iki telefon alım gücü ortaya çıkar.

Dövizin iniş çıkışına sebep olan ikinci durum ise yabancı yatırımlarıdır. Bu yatırım fiziki yatırım olursa sorun olmaz. Fakat faize veya borsaya gelen ve sıcak para denen şekil olursa çıkışı kolay ve hızlı olacağı için sorun olur. Faizin olmadığı bir ülkede bu sorunlar yaşanmaz. Aşırı giriş olursa, merkez bankası para basma hakkını kullanarak fazlasını piyasadan çekip stoklar.

4. Esas : Para basımı yoluyla çalışan kesimlerin maaşlarının kat kat arttırılması refah seviyesini yükseltir mi?
Seçim dönemlerinde sıkça duyulan maaşların %50 %100 arttırılacağı vaadleri ekonomi dilinde ne anlama geliyor?

Para tüketim mallarına ulaşmak için bir değişim aracıdır. Yoksa kendi başına bir değeri yoktur. Hiçbir ihtiyacı karşılamaz. Maaşın iki kat arttırılması eğer satın alınan ürün miktarını arttırmıyorsa ekonomi dilinde bir şey ifade etmez. Yani 2/1 ile 4/2 veya 8/4 matematikte aynı sonucu verir. Yani 2 dir. Maaşın 100 birim olması ile 200 birim olması satın alma gücüne yansımıyorsa aynı demektir.
Peki maaşın 100den 200e çıkması satın alma gücünü arttırmaz mı?
Cevabı çok açık. Eğer bu artış karşılığı olmayan para basımı yoluyla yapılıyorsa arttırmaz. Tabi toplumun geneline verilen bir para ise. Yoksa çok az sayıda insana verilirse o insanların alım gücü artar. Burada amaç toplumun genelidir.

Birinci esastaki 10 kişilik aile örneğini hatırlayalım. Diyelim ki bir toplumun tamamı bu aile olsun. Bu ailenin üretim miktarı da 10 adet ekmek olsun. Yani herkes çalışıp uğraşıyor ve toplamda günde ancak 10 tane ekmek üretebiliyorlar. Yani ortalamada herkese bir tane ekmek düşüyor. Her biri diyelim ki aynı ücreti aldığı için aynı oranda tüketime sahipler. Yani herkes bir ekmek alacak kadar maaş alıyor. Diyelim ki ayda 30 TL maaşları var. Günlük 1 TL demek. Ekmek de 1 TL olduğu için günlük 1 TL ile 1 adet ekmek alınıyor.

Şimdi biri çıkıp herhangi bir şekilde bunların maaşlarını 2ye 3e katlasa alım güçleri 3 kat artar mı? Diyelim devlet para bastı, maaşları 30 TL den 90 TL ye çıkardı. Günlük 1 TL den 3 TL ye çıktı. Şimdi herkes 1 ekmek yerine 3 adet ekmeğe sahip olabilir mi?

Cevabı gayet açık. Olamaz. Çünkü burada üretilen ekmek miktarı toplamda yine 10 tane. 10 kişinin hepsine 3er tane ekmek düşmesi için 30 ekmek üretilmesi lazım.
Fakat üretim 10 ekmek. 10 kişi var. Ama günlük 1 TL maaş 3 TL oldu. Bunlar gidip 3 TL vererek 3 ekmek almak isteseler ne olur?
3 kişi 3 er ekmek alsa 9 ekmek eder. Diğer 7 kişiye bir şey kalmaz. Zaten alamaz. Neden?
Çünkü talep çok olunca ekmeğin fiyatı da yükselir. Bu sefer biz ekmek almak istediğimizde 1 TL ile 1 ekmek alamayacağız. Bizden ekmeğe zam geldi diye 1 ekmek karşılığında 3 TL isteyecekler. Böylece 3 TL ile ancak 1 adet ekmek alınacak. Yani değişen bir şey olmadı. Tüketim miktarımızı arttıramadık. Ben bir günlük çalışma ile bir adet ekmek aldıktan sonra günlük maaşım 1 TL olmuş, 3 TL olmuş bir şey değişmez. Ama siyaset açısından düşününce bunu bilmeyen insanlar maaşım 100 TLden 140 TLye çıktı diye siyasi otorite sözünde durdu maaşlarımızı yükseltti zenginleştim, alım gücüm arttı, zannediyor.

Kısacası üretimi arttırmadan maaşları 2-3 kat yükseltmek tüketim miktarını arttırmamızı yani zenginleşmemizi sağlamıyor. Böyle verilen para sonucunda ürünlerin de fiyatları yükseliyor. Enflasyon.
Kira, yol, yeme içme vs. çıktıktan sonra maaştan bir şey kalmıyorsa maaş üçe katlandı ama kira, yol, yeme içme vs. ihtiyaçları aynı şekilde karşılayınca yine elde bir şey kalmıyorsa maaşın 100 olması ile 300 olması arasında bir far yok demektir. Bunu yapan siyasi otorite halkı zenginleştirememiştir. Sadece enflasyona sebep olmuştur.
Eğer maaş 2-3 kat arttığında tüketim ürünleri zamlanmıyorsa mesela ekmek 1 TL olmaya,
Kira 400 TL olarak kalmaya devam ediyorsa, ay sonunda aynı ihtiyaçlar karşılandığında elde 2-3 kat para kalıyorsa zenginleşme gerçekleşmiş demektir.
Böyle bir şey de bir anda gerçekleşemez. Yıllar içinde yavaş yavaş 100 birim maaş 300 olursa, enflasyon da olmazsa o zaman zenginleşme ortaya çıkar. Bu da ancak zaman içinde üretimin arttırılması yoluyla olur.

5. Esas: Ekonomik kriz ve bunun sonucunda kemer sıkma önlemleri gibi uygulamaların ya da durumların
ekonomi ilmindeki yeri, anlamı nedir?

Devlet organizasyonu, bir ailenin yönetimi veya bir şirketin yönetimi gibidir. Belli bir bütçesi vardır. Bu bütçe imkanları doğru kullanılmazsa ailenin veya şirketin iflası gibi devlet de iflas edebilir.
Yunanistan ve başka Avrupa birliği ülkelerinin içine düştükleri durum da yıllardır bu ülkelerin ekonomi alanında iyi yönetilememesi sonucudur.
Devlet bir yıllık kamu işlerini yürütmek için toplumda belli bir miktar para toplar. Bu toplanan vergi, eğitim, sağlık, güvenlik vs gibi kamu işlerini yapan insanlara verilir.

Ya hesabın iyi yapılmaması, ya tespit edilen verginin tam alınamaması(kaçak ya da özel sektör iflasları) sonucu ya da bu imkanların yanlış kullanılması(gereğinden fazla maaş, fazla memur, lüzumsuz ve hesapta olmayan harcama kalemleri vs.) gibi sebeplerden dolayı bütçe açık verir. Bir sonraki yıl fazla tahsilat ile açık kapatılır diye sonraki yıl borçla işler yürütülür. Yine açık, yine borç alma derken bir süre sonra elindeki para borçların taksitlerini ödeyemez miktara düşünce ülke iflas etmiş olur.

Tabi bahis konusu olan devlet olunca aile veya şirketten farklı olarak borçlarını kapatmak için halkından para talep edebilir. Yani vergileri arttırır, maaşlara zam yapmaz ya da azaltır, kamu hizmet ve ürünlerinin fiyatını yükseltir. Böylece daha çok para toplayıp belini doğrultmaya çalışır. Bunların adına da kriz ve krizden çıkmak için kemer sıkma veya acı reçete adı verilir. Tabi halk da maaşının verilmemesine veya kısılmasına, her şeye zam yapılmasına, işten çıkarmalara doğal olarak karşı çıkar. İsyan ve gösteriler, kargaşalık, seçimde de millet ülkeyi ve kendisini bu hale getiren hükümeti sıfıra indirip gönderir. Aslında ülkeyi iyi yönetemediği hatta iflasına sebep olduğu için bunun hesabının sorulması cezai müeyyidesi bile olması gerekir.

Fakat bu uygulamalar aslında ekonomiyi küçültücü etki yapar. Yani maaşların azalması, hizmet ve ürün fiyatlarının yükseltilmesi tüketimi azaltır. Tüketim azalınca üretim de kısılacaktır. Üretimin kısılması işçi azaltmak anlamına gelir. İşsiz kalanlar tüketemeyecek demektir. Zincirleme olarak üretim kısılacak ve işsizlik artacaktır.

Bu durumun çözülmesinde para kavramı çok önemli bir yer tutar. Krizden çıkışta yukarıdaki uygulamalar yerine halktan farkına vardırmadan para toplanarak devlet bütçesi oluşturulur.
Bu nasıl olur? Tabii ki para basımı yoluyla. Bir şirket krize girince para basamaz ama devletin böyle bir hakkı vardır. Daha doğrusu devletten güçlü kimse yoktur ki para basımını engellesin. Böylece ne vergi artırımı, ne maaşların azaltılması, ne faizle borç para almak. Bunlara gerek kalmadan devlet ihtiyaç duyduğu kaynağı bulmuş olur. Bu nasıl olur. Karşılıksız para basarak enflasyona sebep olmuş olup herkesten belirli bir oranda dolaylı yoldan vergi almış olur. Yani maaşlar rakam olarak değişmese de artık maaşı diyelim ki 100 ekmek yerine 94 ekmek almaya başlar. 6 ekmek parasını devlet dolaylı yoldan herkesten vergi almıştır. Ama ne vergi artışı ne işten çıkarma ne de belli ürünlere doğrudan zam yapmamıştır. Halkta pek bir tepki meydana gelmez.
Böylece devletin bütçe açıkları kapatılır ve kamu hizmetleri yürütülür.

Bu çözüm birinciden daha iyidir.
Fakat bu ikinci yolu Avrupa biriliği ülkeleri yapamaz. Çünkü ortak para birliği vardır ve her ülke istediği gibi euro basamaz. Çünkü böyle bir şey sadece bir ülkeden değil euroyu kullanan başka ülke halklarından da dolaylı vergi almak anlamına gelir ki bir alman yunanlıların yanlış işlerinin faturasını ödemek istemez. Yani bir alman 1000 euro maaş için çalışsın ama bir yunanlı matbaada para bassın çalışmadan almanın ürettiği arabayı satın alsın. Bunu kimse kabul etmez.
O yüzden ortak para birliği olan Avrupa birliği ülkelerinde ekonomik krizler ancak birinci yöntem olan kemer sıkma, acı reçete yöntemleriyle çözülmeye çalışılır. Bu uygulamalar ülkenin iflasını önleyemeyebilir de. Çünkü bu uygulamalar yukarıda denildiği gibi ekonomiyi küçültücü etki yapar.

Bu yüzden ortak para birliği aslında ekonomisi güçlü olmayan veya iyi yönetilemeyen ülkeler için büyük bir risktir.
Bu durum bir ülkenin para basma hakkının hayati derecede önemli olduğunu göstermektedir. Belki de bu yüzden mesela İngiltere Avrupa birliği ülkesi iken ortak para birimini kabul etmeyip kendi para birimini kullanmayı tercih etmektedir.

Türkiye gibi şimdilik kendi parasını basma hakkı olan ülkelerin ekonomik krizlerde ikinci yolu tercih etmesi akıl gereğidir. Tabii ki ekonomiyi bitiren yanlış uygulamaların da yapılmaması şartı vardır. Yoksa yanlış ekonomi uygulamalarına devam edip sürekli olarak para basmak ülkeyi kurtarmaz. Bir süre sonra haklın alım gücü iyice düştüğü için isyanlar başlar. Yani az önceki örnekte maaşı 100 ekmek yaparken birinci para basımında 94 sonra sıkça para basıldıkça maaşın alım gücü 80-60-35 gibi gittikçe düşer ve insanlar isyan eder.

Para basmak başka ülkelerin üretimlerine daha çok sahip olmaya yeter mi? Hayır yetmez çünkü farklı para birimi olunca(Avrupa birliği gibi ortak para birimi olmadığı için) basılan paranın değeri düşer ve hiçbir zaman üretmeden tüketim hakkı sunmaz. Çünkü döviz değişkeni de yükselir. Mesela 150 TL maaş, döviz 1 TL iken 150 dolar yapar, diyelim. 150 dolarlık bir ürün için bir ay çalışmak lazımdır. Karşılıksız para basıldıkça döviz yükselir ve 3-5 TL olur. 150 TL maaş artık 30 dolar yapar. 150 dolarlık bir ürün için artık 5 ay çalışmak gerekir. Dövizin hızlı yükselişi de ekonominin işleyişini bozduğu, iflasları getirdiği için bu ancak mecburi durumlarda ve sınırlı yapılır.
Krize giren bir ülke ekonomi bu şekilde kurtarılınca bir daha iflas etmemesi için ekonomi bilimine uygun olarak iyi yönetilmesi gerekir.

 



Kuran Surelerinin Kimliği

Müzik Dinle

Allah'a çağıran, iyi işler yapan ve ben Allah'a teslim olmuş müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır. (Fussilet 33)

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Hz. Muhammed (S.A)

Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz. ( Cervantes)

Kimler yeni

  • NurT
  • ElestIdota
  • handan kavukçu
  • BerkayGüçlü
  • Damdinceren

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 users ve 3 misafir ziyaretçi çevrimiçi.

İçerik paylaşımı

İçeriği paylaş

Ana Menü

Secondary links

Anket

FİLİSTİN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORMUYUZ?:

En son ağ günlüğü gönderileri