You are hereEvrim Masalının Çöküşü
Evrim Masalının Çöküşü
Evrim Masalının Çöküşü
Evrim teorisi, Darwin'in dönemindeki cehalet ve ilkel bilim seviyesi ile bir dereceye kadar inandırıcı bir senaryo olabilirdi. Çünkü Darwin'in bu teoriyi ortaya attığı dönemde bilim dünyası atomun ve hücrenin yapısı hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildi. Mevcut mikroskoplar hücreyi sadece bir kara leke olarak görebiliyorlardı. Oysa geçtiğimiz yüzyılda teknolojide yaşanan hızlı gelişmeyle, 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden biri yapıldı ve hücrenin ve atomun tüm detayları keşfedildi. Ortaya çıkan tablo ise bilim adamlarını hayrete düşürecek nitelikteydi. Atomun ve hücrenin çok kompleks yapılar olduğu anlaşıldı.
Evrim Teorisi, Tesadüfleri Yaratıcı Bir İlah Olarak Görür
Evrim teorisinin iddiasına göre, fosfor, karbon gibi bilinçsiz, akılsız, yeteneksiz, bilgisiz ve cansız atomlar tesadüfler sonucunda bir araya gelmişler, yıldırımlar, volkanlar, ultraviyole ışınları, radyasyon gibi doğal olaylar sonucunda kendilerini kusursuzca organize ederek proteinleri, hücreleri, balıkları, kedileri, tavşanları, aslanları, kuşları, insanları ve tüm canlılığı meydana getirmişlerdir.
Tesadüfleri yaratıcı bir ilah kabul eden evrim teorisinin temel iddiası budur. Böyle bir iddiaya inanmak ise akla, mantığa ve bilime karşıdır. Aslında bir inanç esası olan, bilimsel olarak kesinlikle ispatlanamamış olan bu teoriyi savunanlar, bunu bilime uygundur şeklinde göstermeye çalışıp yaratılışın bilime aykırı olduğunu savunmaya çalışmaları aslında bunun da Allah’a inanmayanların inanç zemini olduğunu gösterir. Çünkü bilimde tesadüflere yer yoktur. Evrim ise tamamen tesadüfler üzerine kurulmuştur.
Allah’ın koyduğu hikmetli kanunlar gereği canlılardan sağlam ve yetenekli olanların hayatta kalması demek olan “doğal seçilim” gerçeği çarpıtılarak canlıların çeşitlenmesine uyarlanmış ve bu doğru bilgi ispatı olmadığı halde yeni türlerin ortaya çıkış teorilerinin arasına sokularak tesadüfi saçmalıklar bir nebze de olsa gizlenmeye çalışmaktadır ve yuvarlak geçiş ifadeleriyle geçiştirilmektedir. Nasıl olmuştur?, ne derece mümkündür?, ihtimali nedir? gibi sorular üzerinde durulmaz.
Atomun Yapısındaki Kusursuzluk Ve Muazzam Güç
Maddenin yapı taşı olan Atom, bir denge ve tasarım harikasıdır. Atom ile ilgili olarak bazı bilimsel kaynaklarda ve bazı ders kitaplarında pek yer almayan ancak üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bazı noktaları şöyle sıralayabiliriz:
•Atom, "atom altı parçacıklar" adı verilen üç farklı parçacığın uyum içinde bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Her atomun bir çekirdeği ve bu çekirdek etrafında müthiş bir hızla dönen "elektron"ları vardır. Çekirdekte ise proton ve nötron adı verilen parçacıklar bir arada durur. Bu muazzam yapı nasıl olmuş da ortaya çıkmıştır?
•Evrenin Big Bang (Büyük Patlama) ile var olduğu ve atomların bu patlamanın ardından ortaya çıkan atom altı parçacıkların bir araya gelmeleri ile oluştuğu kabul edilir. Ancak Büyük Patlama'nın ardından korkunç bir hızla dağılan atomaltı parçacıklar, nasıl ve neden atom denen hassas yapı içinde düzenlenmişlerdir?
•Artı yüklü olan ve dolayısıyla birbirlerini itmeleri gereken protonlar nasıl bir araya gelip sıkışmışlardır? Nötronlar nasıl protonların yanına eklenip "çekirdek" oluşturmuşlardır? Eksi yüklü olan elektronlar, nasıl olup da bu çekirdeğin etrafında yörüngeye girmişlerdir?
•Artı yüklü protonlar ile eksi yüklü elektronlar, birbirlerini çekmeleri ve dolayısıyla birbirlerine yapışmaları gerekirken, nasıl olmuştur da bu denli hassas bir denge içinde düzene girmişlerdir? Hem de evrenin her yanında, sayısını hesap etmemizin bile olanaksız olduğu miktarlarda?
•Bilim adamları tüm evrende 10 üstü78 atom bulunduğunu hesaplamaktadırlar. Bu rakam, 1'in yanına 78 tane sıfır yazılarak oluşturulacak olan, insan aklının alamayacağı kadar büyük bir sayıya karşılık gelmektedir. Bu kadar çok sayıda atomun her birinde protonlar -birbirlerini itmelerine rağmen- çekirdekte toplanmışlar, nötronlarla biraraya gelmişler, elektronlar ise kendilerini yörüngede tutacak ideal hızı bularak çekirdek etrafında dönmeye başlamışlardır. Hem de saniyede bin tur atacak hızda...
Peki neden? Böyle bir düzen neden ortaya çıkmıştır? Sorulması gereken sorulardan biri budur.
Dahası ortaya çıkan bu düzen şaşırtıcı derecede sağlamdır. Atom, çok özel müdahaleler veya çok yüksek ısılar dışında, hiçbir zaman için parçalanmaz. Dünya üzerindeki hiçbir darbe, çarpışma ya da patlama, ne atomu, ne çekirdeğini ne de elektronlarını yerinden oynatamaz. Bir atomu alıp bir milyar yıl boyunca her türlü darbeyle "kırmaya", "bozmaya" çalışın, başaramazsınız. Atomun oluşturduğu canlı ölse de o dönmeye devam eder. İnsanla birlikte onu oluşturan atomlar ölmez, aynı hızla hiçbir değişikliğe uğramadan elektronlar dönmeye devam eder. Ağacı yaktığınızda onu oluşturan atomları yakmayı başaramazsınız. Onlar havada dönmeye devam ederler.
Atomun parçalanması belirttiğimiz gibi ancak çok özel reaksiyonlarla mümkün olur. Bu olduğunda ise, ortaya muazzam bir güç çıkar. Atom bombası, atom çekirdeğinde saklı olan bu güç ortaya çıkarılarak patlatılmaktadır. Ortaya çıktığı anda şehirleri yok eden, insanları yakıp eriten, on yıllar sürecek bir radyasyon etkisi bırakan bu muazzam güç, evrendeki her atomun çekirdeğine yerleştirilmiştir.
Buraya kadar verilen kısıtlı örneklerde açıkça görüldüğü gibi bunun "tesadüf eseri" olduğunu öne sürmek son derece akıldışı bir iddiadır.
Eğer Big Bang tesadüfi bir patlama olsaydı, böyle bir düzen ortaya çıkmaz, tüm atomaltı parçacıklar uzay boşluğunda gelişigüzel dağılır ve tüm kainat sadece radyasyondan ibaret olurdu.
Dolayısıyla atomdaki mevcut düzen ve denge, bizlere evrenin rastgele oluşmadığını, aksine her detayının büyük ve sonsuz bir ilim ve kudretle yaratılıp düzenlendiğini göstermektedir.
Bu sonsuz ilim ve kudret, her şeyi yoktan yaratan Yüce Allah'a aittir.
Doğal Seleksiyon Canlılardaki Karmaşık Yapıların Nasıl Meydana Geldiğini Açıklayamaz
Evrim teorisi, yaşadıkları ortama en iyi uyum sağlayan canlıların daha çok yaşama ve çoğalma imkanı bulduklarını ve bu şekilde faydalı özelliklerini sonraki nesillere aktarabildiklerini, türlerin bu "mekanizma"yla evrimleştiğini iddia etmektedir.
Oysa doğal seleksiyon olarak bilinen söz konusu mekanizma, canlıları evrimleştirmez, onlara yeni özellikler kazandıramaz. Sadece bir canlı türüne ait özellikleri güçlendirebilir. Bu özelliklerin güçlenmesi değişme anlamına gelmez. Zaten bir çalışma sonucu gelişen özellikler de mesela çok çalışıp halterde çok başarılı bir vücut yapısına ulaşan bir insan bu özelliğini genlerine işleyemez, yani ondan çoğalan insan yine normal insanlar gibi çalışıp kendini geliştirmeye mecburdur.
Örneğin bir bölgede yaşayan tavşanlardan hızlı koşanlar hayatta kalır, diğerleri ise ölürler. Birkaç nesil sonra bu bölgedeki tavşanlar daha hızlı koşan bireylerden oluşur. Ancak, hiçbir zaman bu tavşanlar başka bir canlı türüne (örneğin tazılara veya tilkilere) evrimleşmezler.
Deprem, Bir Şehri Nasıl Geliştiremezse, Mutasyonlar da Canlıları Geliştiremezler
Mutasyonlar, insan vücuduna dair tüm bilgilerin şifreli olduğu DNA üzerindeki rastlantısal değişikliklerdir. Mutasyonlara radyasyon, kimyasallar gibi etkenler neden olur. Evrimciler, mutasyonların canlıları evrimleştirdiğini öne sürerler. Oysa mutasyonlar canlılara daima zarar verirler, onları geliştirmezler, onlara yeni özellikler (örneğin kanat, akciğer gibi organlar) kazandıramazlar. Onları ya öldürür ya da sakat bırakırlar. Mutasyonların bir canlıyı geliştirdiğini, ona yeni özellikler kazandırdığını iddia etmek, bir depremin bir şehri daha gelişmiş ve modern bir hale getirdiğini, veya bir bilgisayara çekiçle vurulduğunda bir üst modelinin ortaya çıkacağını iddia etmeye benzer. Nitekim gözlemlenmiş hiçbir mutasyonun genetik bilgiyi artırdığı görülmemiştir.
Ara Geçiş Canlılarına Fosil Kayıtlarında Rastlanmamıştır
Evrim teorisi, bir türün bir başka türe dönüşmesinin ilkelden (basitten) karmaşığa doğru, yavaş ve aşamalı olduğunu iddia eder. Bu iddiaya göre, bu dönüşüm sırasında "ara geçiş formu" adı verilen ucube canlıların yaşamış olması gerekir. Örneğin, balık özelliklerini hala taşımasına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık yarı sürüngenler, yarı maymun yarı insanlar, yarı sürüngen yarı kuş canlılar yaşamış olmalıdır geçmişte. Eğer gerçekten bu tür canlılar yaşamışlarsa, bunların kalıntılarına da fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Oysa, yıllardır büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur. Zaten sudan kara hayatına uyum sağlayacak canlının vücut yapısının bir anda değişmesi gerekir. Aksi halde sudan çıkan balık ölür. Gelişme sağlanamaz. Ayrıca balığın aklı yok ki kendisi için yaşam alanı olan sudan çıkmayı, vücut organlarını buna göre değiştirmeyi, üstelik kara hayatını da bilmesi lazım, düşünsün. Ayrıca düşünse ne olur, insanoğlu en üstün düşünme gücüne sahip iken teknolojik olarak muazzam ilerlemişken böyle yarı balık yarı sürüngen bir canlı yapamamaktadır. Kaldı ki üstün bilgi teknolojisi ve bir sürü hayatını bilime adayan insanın uğruna ömür vererek bunu başarması gerçekleşse bile bu durum zaten böyle bir şeyin tesadüfen asla olamayacağını mutlaka üstün bir akıl ve irade gerektirdiğini ispatlar.
Ara geçiş formu fosilleri bir yana doğal seleksiyon, tesadüfler sonucu gelişen canlılardan olan yırtıcıların renklerinin ortama uygun olmasını(kamuflaj) açıklar, avantajlı olanın hayatta kalması şeklinde. Fakat tesadüfler sonucu sarı renkli olan aslanlar yanında mesela farklı desenli aslanların da tesadüfen oluşması gerekirdi. Mesela çita desenine benzer desenli aslan, veya aslan desenine benzeyen leoparların da tesadüfen oluşması gerekirdi. Çünkü her birinin kendine mahsus kamuflaj şekilleri vardır ve bu onlara avlanmada avantaj sağlar. Fakat bunların hiçbiri olmayıp her canlının bir irade tarafından tasarlanması sonucu farklı görünüşlü ve yetenekli ama asırlardır değişmeden yaşayıp gelen canlılar var edilmiştir.
Yine aynı şekilde doğal seleksiyona göre avantajlı olanın hayatta kalması prensibi gereği mesela hız ve kuvvet açısından yırtıcı, beslenme konusunda et yanında ot ve meyve, bitki de yiyebilen yani bir yandan aslana, kaplana benzeyen bir yandan avlanma derdi olmayan beslenmesi kolay olan zebra gibi olan bir hayvanın veya hayvanların olması gerekirdi. Çünkü yapı gereği hem yırtıcılardan korunacak hem de yiyecek bulma derdi olmayacak. Hayatta kalması çok kolay olacağı için bu avantajlı durumu gereği bu özelliklere sahip hayvanların olması gerekirdi. Çünkü otobur bir hayvanın hayatta kalması zor. Beslenmesi kolay olsa da bir aslana yem olması çok kolay. Etobur, yırtıcı canlıların da hayatta kalması zor çünkü av bulmak, yakalamak her zaman kolay değil. Demek ki bu canlılar tesadüfler sonucu değil bir hikmet üzere bu şekilde yaratılmışlardır.
Canlı Türleri Yüz Milyonlarca Yıl Boyunca Hiçbir Değişikliğe Uğramamaktadırlar
Eğer gerçekten bir evrim yaşanmış olsaydı, canlıların yeryüzünde küçük kademeli değişimlerle ortaya çıkmaları ve zaman içinde de değişmeye devam etmeleri gerekirdi. Oysa fosil kayıtları bunun tam aksini gösterir. Farklı canlı sınıflamaları, kendilerine benzeyen ataları olmadan aniden ortaya çıkmışlar ve yüz milyonlarca yıl boyunca hiç değişim geçirmeden durağan bir biçimde kalmışlardır.
Evrimcilerin Maymun Adam Hikayeleri Hiçbir Delile Dayanmamaktadır
Darwinizm'in en önde gelen aldatmacası, insanların maymun benzeri canlılardan evrimleştiği iddiasıdır. Bu iddia, oluşturulan binlerce hayali çizim ve maket yoluyla kitlelere empoze edilir. Oysa gerçekte "maymun-adamlar"ın yaşamış olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. İnsanın en eski atası olarak ileri sürülen Australopithecus, şempanzelerden pek farklı olmayan soyu tükenmiş bir maymun türüdür. Evrim şemasında Australopithecus'un sonrasına yerleştirilen Homo erectus, Homo sapiens neanderthalensis, Homo sapiens archaic gibi sınıflamalar ise, farklı insan ırklarıdır. Bu sınıflamalar ile günümüz insanları arasındaki küçük anatomik farklar, günümüzde de Avustralya yerlileri, Pigmeler, Eskimolar gibi farklı insan ırkları arasında görülmektedir.
İnsan Bilincinin Kaynağı Evrim Değil, Yaratılıştır
Evrim teorisi insan bilincinin nasıl ortaya çıktığını kesinlikle açıklayamaz. Şuursuz atomlar ve tesadüfler; medeniyetler kuran, sanat eserleri meydana getiren, tıptan arkeolojiye kadar birçok bilim dalı oluşturan, felsefeler üreten, sevinen, hayranlık duyan, besteler yapan, dinlediği müzikten zevk alan, yediği yoğurdun tadından hoşlanan, dostları olan, vefa, sadakat, sevgi gibi kavramları bilen, özleyen, kendisini oluşturan atomları inceleyen, uzay araçları inşa eden, mikroskobu, ampulü icat eden insan bilincini oluşturamaz. Bilincin, insanı sadece bir madde yığını olarak gören materyalist felsefe ile açıklanması mümkün değildir. Beyindeki atomlar hissedemez, bilemez, konuşamazlar. Bilinç insan ruhuna ait bir özelliktir ve insana ruhunu veren Allah'tır.
Proteinlerin Tesadüfen Oluşmaları Kesinlikle İmkansızdır
Hayatın yapı taşı olan proteinlerin tesadüfen oluşmaları matematiksel olarak imkansızdır. Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün tesadüfen oluşma ihtimali 10 üzeri300'de 1 ihtimaldir. (Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır.) Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller pratikte "sıfır ihtimal" kabul edilirler.) Tek bir proteinin bile tesadüfen oluşmasını açıklayamayan evrim teorisi, hücrenin ve daha kompleks yapıların nasıl meydana geldiğini asla açıklayamaz.
Cansız Moleküllerin Tesadüfen Bir Araya Gelmesi Canlılığı Açıklayamaz
Bir protein molekülünün tesadüflerle meydana geldiğini varsaysak dahi canlılığın tesadüfen kendiliğinden oluşması imkansızdır. Çünkü proteinden hücreye gitmek için, daha binlerce aşama gereklidir. Öncelikle, oluşan bu protein, o ortamda ultraviyole ışınlarına ve şiddetli mekanik etkilere rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla hemen yanıbaşında diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemelidir. Sonra yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler anlamlı şekillerde biraraya gelerek hücrenin organellerini oluşturmalıdır. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıdır. Sonra bu organeller son derece planlı ve organize bir biçimde biraraya gelip, gerekli enzimleri de yanlarına alıp bir zarla kaplanmalı, bu zarın içi de bunlara ideal ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolmalıdır. Oysa bu aşamaların her biri ayrı ayrı imkansızdır.
Hücre Büyük Bir Şehirden Daha Komplekstir
Evrimci senaryoya göre, bundan dört milyar yıl kadar önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır. Oysa hücre, bilim adamlarının benzetmesiyle, New York şehri kadar kompleks bir yapıya sahiptir. Hücrenin içinde enerji üreten santrallerden, protein üreten fabrikalara, hammaddeleri taşıyan kargo sisteminden DNA'yı tercüme eden şifre çözücülere, haberleşme sistemine kadar birçok yapı, kusursuz bir organizasyon içinde sürekli faaliyet halindedir. Evrimcilerin hücrenin tesadüfen meydana geldiği iddiasına inanmak, New York şehrinin tüm binaları, otoyolları, taşıma sistemleri, elektrik ve su şebekesi vs ile birlikte, tesadüfen meydana gelen fırtına, deprem gibi doğa olayları neticesinde kendiliğinden ortaya çıktığını iddia etmek kadar mantıksız ve saçmadır.
Hücre Yapılarındaki Tasarım, Evrim Teorisinin Geçersizliğini Gösteren Bir Delildir
İnsan vücudundaki yaklaşık 200 farklı tipteki hücre mükemmel tasarımları sayesinde farklı görevler üstlenirler. Örneğin sinir hücrelerinin omurilikten ayağa kadar uzanan yaklaşık 1 metrelik uzantıları vardır. Bu sayede uyarılar tek bir hat üzerinden hızla gidecekleri bölgeye ulaşırlar. Kan hücreleri ise sadece 7 mikrometre boyundadır. Böylece mikroskobik boyuttaki kılcal damarlardan sıkışmadan geçebilirler. Gözdeki ışığa duyarlı retina hücrelerinde ışığa duyarlı pigmentleri ve sinir bağlantısını taşıyan çok sayıda zar vardır. Bu sayede göz hücreleri ışığa duyarlıdır. İnce bağırsakta da görevine uygun şekle sahip, besinleri emici hücreler vardır. Tüm bu hücreler tek bir hücrenin bölünerek çoğalmasından oluşmuştur. Peki tüm bu hücrelerin tasarımını, görevleri için en uygunu olan kusursuz şekillerini şuursuz atomlar ve tesadüfler mi üstlenmişlerdir? Evrim teorisinin kesinlikle açıklayamayacağı bu olağanüstü organizasyon ve tasarım, Allah'ın yaratışının bir delilidir.
Evrimciler, kendi teorilerinin bilimsel, yaratılış teorisinin ise din ile ilgili olarak bilime aykırı olduğunu söylemektedirler. Halbuki bilimsel olduğunu iddia ettikleri fikirler, tesadüflerin kusurluğu meydana getirdiğinden ibarettir. İster ilk canlının ortaya çıkışında ister mutasyonlarda olsun tesadüfün bilimle bağdaştırılması aslında bilime aykırıdır. Bilimde tesadüflere yer yoktur. Bu açıdan esasen yaratılış teorisi akla ve bilime uygundur. Mesela, edebiyat açısından kusursuz olan bir şiiri, misalen İstiklal Marşı olsun, harflerin tesadüfen çekilmesi sonucu veya bütün harfleri ortaya dökünce tesadüfen oluştuğunu iddia etmek mi yoksa şiirin ölçüsüne, kafiyelerine, söz sanatlarına, anlam inceliklerine bakarak bunun tesadüfen oluşamayacağını, mutlaka bir üstün, eğitimli akıl tarafından yazılmış olacağını söylemek mi bilime uygundur? Şiiri yazanı bizim göremiyor oluşumuz, şiirin tesadüfen ortaya çıktığını göstermez. Göremesek de esere bakarak eser sahibinin olduğunu söyleyebiliriz. Esasen bu ikinci şık bilime uygun bir anlayıştır. Bu açıdan, canlılığın hatta varlık aleminin temeli olan atom veya canlılığın temel birimi hücre aslından en mükemmel yazılan bir şiirden daha mükemmel ve muazzam bir yapıya sahiptir. Kendi kendine olması imkansızdır.
Canlılık Uzaydan Gelmiş Olabileceği İddiası Hayal Ürünüdür
Evrimci çevreler ilkel dünya şartlarında tesadüfen aminoasit oluşamayacağı gerçeği karşısında yeni açıklama arayışlarına yönelmişlerdir. Ortaya atılan yeni iddialardan birine göre, uzaydan yeryüzüne düşen meteorlarda bulunan aminoasitler ile organik maddeler reaksiyona girmiş ve böylece canlılık oluşmuştur. Oysa ilkel dünya atmosferinin aminoasitleri parçalayıcı özellikte olduğu bilinmektedir. Ayrıca, ilkel dünya koşullarında, uzaydan çok bol miktarda aminoasit gelseydi ve hatta yeryüzü tamamen aminoasitlerle kaplı olsaydı dahi bu, canlıların kökenini açıklayan bir durum olmazdı. Çünkü aminoasitlerin tesadüfen ve rastgele bir araya gelerek son derece kompleks, üç boyutlu bir proteini ve proteinlerin, hücrenin organellerini, ardından bu organellerin de tüm mucizevi yapısıyla bir canlı hücreyi meydana getirmesi mümkün olmazdı.
Bir diğer görüşe göre ise, ilk canlılık dünya dışında, başka gezegenlerde oluşmuştur. Daha sonra bu canlıların spor ya da tohumları göktaşları ile Dünya'ya taşınmış ve canlılık başlamıştır. Ancak bugünkü bilgilere göre spor ve tohumların uzayda, Dünya'ya gelişleri sırasında sıcaklık, basınç, zararlı ışınlar vb. koşullara dayanması mümkün görülmemektedir. Kaldı ki, ilk hücrenin başka bir gezegende oluştuğu iddiası aslında evrimcilerin sorununu çözmemekte, sadece başka bir adrese taşımaktadır. Canlılığın tesadüfen oluşumu önündeki engeller Dünya'da ne ise, bir başka gezegende de odur.
Evrim Teorisi, Proteinlerin Yeteneklerinin Nasıl Oluştuğunu Asla Açıklayamaz
Vücuttaki proteinlerden biri olan albumin, kolesterol gibi yağları, hormonları, zehirli safra kesesi maddesini ve penisilin gibi ilaçları kendine bağlar. Daha sonra kanla birlikte vücutta gezerek, topladığı maddeleri karaciğerde kullanılır hale getirilmek üzere bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise gerekli oldukları yerlere götürür.
Albumin gibi, hiçbir bilgisi, şuuru olmayan atomlardan oluşmuş bir molekül nasıl olur da, yağları, zehirleri, ilaçları, besin maddelerini birbirinden ayırt edebilir?
Dahası, nasıl olur da karaciğeri, safra kesesini tanıyıp, taşıdığı maddeleri şaşırmadan, yanılmadan, hiç hata yapmadan her seferinde doğru yere ve ihtiyaç oranında bırakabilir? Kanda taşınan zehirli maddeleri, ilaç ve besin maddelerini insanlar dahi birbirinden ayırt edemezken, atomlardan oluşmuş bir molekül bunu nasıl başarabilmektedir? Vücutta bunun gibi farklı işlevleri yerine getiren birçok hormon üretilmektedir? Her biri farklı görevi olduğunu nasıl bilmektedir? Bunları kontrol eden beyin de kendisi birer hücre yığını değil midir? Bu kararları esasen hangi hücre almaktadır? Veya bütün hücreler kafa kafaya verip ortak karar mı almaktadırlar? Bizim kontrolümüz dışında bunları yapması nasıl açıklanabilir? Eğer bunların kontrolü bize bırakılsaydı birkaç üst düzey tıp bilgisine sahip kişi dışında hiç kimse yaşayamazdı? Çünkü bizler vücudumuzda olan bu olaylardan tamamen habersiz bulunmaktayız.
Genlerdeki Hiyerarşik Düzenin Kurucusu Kimdir?
Bazı genler diğerleri üzerinde kontrol yetkisine sahiptir. Örneğin bazı kontrol genleri, çocukluk döneminde hemoglobin üreten genin çalışmasını durdurur. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir bilgidir. Genler, atomlardan oluşan moleküllerdir. Peki bu moleküller, aralarında böylesine düzenli bir organizasyonu nasıl kurmuşlardır? Nasıl olup da, bir molekül bir insanın artık boyunun uzamasını durdurma kararı alır, bu kararını diğerine iletir, diğeri ise bu kararı nasıl anlayıp, itaat edip, uygulamaya koyar? Bu disiplinin kurucusu kimdir? Dahası, milyonlarca yıldır, trilyonlarca gen, aynı disiplin, itaat, akıl ve şuurla görevini eksiksiz yerine getirmektedir.
Böyle kusursuz çalışan bir sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek, çok büyük bir safsatadır.
Canlılardaki İndirgenemez Kompleks Yapılar Evrim Teorisine Meydan Okuyor
Evrim teorisinin iddialarını tümüyle geçersiz kılan indirgenemez komplekslik, evrimcilerin iddia ettikleri aşama aşama gelişimi imkansız hale getirir. Örneğin biraraya gelerek gözü oluşturan, gözyaşı bezi, retina, iris gibi organellerin aşamalarla teker teker oluşmaları mümkün değildir. Çünkü gözü oluşturan tüm parçalar eksiksiz olduğunda görme gerçekleşecektir. Biri eksik olsa organ işlevsiz olacağından evrime göre işlevsiz bir organın "doğal seleksiyona" uğrayarak yok olması gerekmektedir.
Yararlı ve Zararlı Maddeleri Birbirinden Ayırt Edebilen Kan Hücreleri
Kan, hücrelerin atıklarını toplayan bir çöp ünitesi gibidir. Atık maddeleri böbreklere taşır ve bu maddeler böbreklerde temizlenir. Hücrelerde üretilen zehirli karbondioksit gazı ise yine kan tarafından akciğerlere taşınır ve burada vücuttan atılır.
Damarlarda hareket eden kan hücreleri, son derece bilinçli bir şekilde, atık maddeleri ve yararlı maddeleri birbirlerinden ayırt edebilmekte ve hangisinin nereye bırakılacağını çok iyi bilmektedirler. Örneğin hiçbir zaman zehirli gazları böbreklere veya atık maddeleri akciğere taşımazlar. Ya da, besin ihtiyacı olan bir organa atık maddeleri götürmezler. Kan hücrelerinin, hiçbir şaşırma, karıştırma, aksatma ve hata olmadan, son derece bilinçli bir şekilde görevlerini yerine getirmeleri, onları kontrol eden, düzenleyen, organize eden bir akıl ve bilincin de varlığını göstermektedir. Kana tüm bu özellikleri verenin ve kusursuz bir sistem yaratanın üstün kudret sahibi Allah olduğu apaçık bir gerçektir.
Böbreklerin Tesadüfen Oluştuklarını İddia Etmek Büyük Bir Hatadır
Böbrek, yalnızca 5-7 cm yer tutar, sessizce, hissettirmeden, durmaksızın ve hiçbir bakıma ihtiyaç duymadan çalışır; kanın kalitesini kontrol eder, kan hücrelerinin üretilmesini emreder, kandaki su miktarını ayarlar, tansiyonu kontrol eder, kanı temizler, vücudun ihtiyaçlarına en uygun 2.400.000 filtre ünitesi aralıksız çalışır, çalışması için özel bir vakit ayırmaya gerek yoktur günlük yaşam içinde insan nerede olursa olsun çalışmasını sürdürür.
Diyaliz makinesi, orta boy bir buzdolabı büyüklüğündedir, elektrikle çalışır, gürültülüdür, 3-4 yılda yıpranır, sürekli bakım gerektirir, böbrek çalışmadığı için vücutta kan üretilemez, hasta kansız kaldığı için sık sık kan nakli gerektirir. Steril hastane koşullarında uzman doktor ve teknisyenler tarafından çalıştırılır, tüm hastalar yüksek tansiyon hastasıdır, makineye bağlanınca tansiyon aşırı düşer, hastanın nefesi daralır, titreme krizleri gelir, kanamalar kolay ve sık olur, sık sık kas krampları oluşur, basit bir filtredir. Kanı kabaca süzdüğü için hastanın tahlilleri yapılır, eksilen maddeler serumla tekrar verilir, insanı 3 günde bir 5 saat boyunca yatağa bağlı tutar, hareket etme imkanı vermez.
Bir diyaliz makinesinin tesadüfen oluşamayacağını bilen insanların, ondan daha üstün özelliklere sahip olan böbreklerin tesadüfen oluştuklarını iddia etmeleri büyük bir mantıksızlıktır.
Esrarengiz kontrol
Vücudunuz üzerindeki denetimsizliğinizi bir başka örnekle gösterelim.
Kandaki şeker miktarının belirli limitler içinde olması insan yaşamı için zorunludur. Ama günlük hayatta şekerli gıdalar yerken bu hassas dengenin hesabını siz yapamazsınız elbette. Ancak “sizin adınıza” bu hesap yapılır. Kanınızdaki şeker miktarı yükseldiğinde pankreas adı verilen organınız insülin denilen özel bir madde salgılar. Bu madde karaciğer ve vücuttaki diğer hücrelere kandaki fazla şekeri geri çekip depolamalarını emreder. Kandaki şeker oranı, böylece hiçbir zaman tehlikeli bir düzeye çıkmaz. Tesadüfen oluştuğu iddia edilen canlılarda bu pankreas nasıl ortaya çıkmıştır?
Acaba günlerden bir gün bir tanesi çıkıp; “Artık bu şeker sorununu çözmemiz gerek, iyisi mi midenin altında bir yere bir organ koyalım da bu organ kandaki şekeri dengeleyen bir hormon salgılasın” mı dedi? Ve sonra kendisini zorlayarak midesinin altında gerçekten de bir pankreas mı oluşturdu? İnsülinin nasıl bir formüle sahip olması gerektiğini hesaplayıp sonra da bu formülü pankreasa mı öğretti?
Yoksa, günlerden bir gün, çok “başarılı” bir mutasyon oldu da, bu pankreası olmayan sözde yarı-insan canlılardan birinin DNA'sındaki bir bozulma sonucunda, ortaya birden bire tüm mükemmel fonksiyonlarıyla bir pankreas ve insülin hormonu mu çıktı?.. Ancak böyle bir mutasyonun oluşması mümkün değildir; çünkü önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi mutasyonların böyle yararlı etkileri yoktur. Üstelik böyle bir olayın meydana geldiğini varsaysak bile yine de bu, söz konusu yarı-insanları hayatta tutmak için yeterli olamazdı. Çünkü bir de, kandaki şeker oranını sürekli olarak kontrol altında bulunduracak, gerektiğinde pankreasa insülin salgılama komutu yollayacak, gerektiği kadar insülinin salgılanmasından sonra da “dur” emri verecek bir karar mekanizmasının beynin bir köşesinde bir başka “tesadüf” sonucunda oluşması gerekiyordu. Burada başka sorular da ortaya çıkıyor: “Beyin denen bu organ da aynı hücrelerden meydana gelmiyor mu? “Beynin verdiği emirleri beyindeki bu mikroskobik yağ ve protein yığınları mı kararlaştırıyor? Eğer öyleyse beynin hangi hücreleri emir veriyor? Yoksa bir kısmı bir araya gelip ortak kararlar mı alıyorlar? Bu akılsız, şuursuz hücreler bir araya gelince birdenbire, haber alma, karar verme, emir verme gibi soyut kavramları nereden öğreniyorlar ve kusursuzca uygulamaya başlıyorlar?..
İşte inkarcı insan düşünmeye başladığında bu gibi sorularla karşılaşacağını ve sonunda yine karşısında Allah'ın apaçık varlığını ve üstün yaratışını bulacağını anlar. Bu yüzden olayları derinlemesine ve geniş bir perspektifle düşünmekten sürekli kaçar.
Midedeki Kusursuz Tasarım
Besinleri ve onların içerdiği proteinleri sindirebilmek için midede çok güçlü asitler salgılanır. Bu asitler tıraş bıçağını dahi sindirebilecek güçtedir. Peki bu asitler, kendisi de proteinlerden oluşan mideye nasıl olup da zarar vermezler? Bunun cevabı, insan vücudundaki benzersiz tasarım örneklerinden birinde gizlidir. Midenin girintili çıkıntılı duvarlarının derinlikleri sayesinde, mide kendi kendini sindirmez.
Mide duvarlarındaki bu derin çukurlarda birbirinden farklı özelliklere sahip hücreler yer alır. Hassas bir denge içinde, midedeki birtakım hücreler asit salgılarken, bu hücrelerin yanı başında bulunan başka hücreler de yapışkan bir sıvı salgılar. "Mukus" isimli bu sıvı midenin yüzeyini örter ve mide duvarını asitlere karşı bir kalkan gibi korur ve enzimlerin mideye zarar vermesini engeller. Peki mide için bu akılcı önlemi alan karar merkezi, hücreler veya atomlar olabilir mi? Elbette ki hayır. İnsan vücudunun her özelliği, kusursuz bir yaratışın delilidir.
Evrimcileri Hayal Kırıklığına Uğratan Balık: Cœlecanth
Evrimciler 400 miyon yıllık fosilleri bulunan Cœlacanth sınıfına dahil olan balıkları, balıklar ve amfibiyenler arasında çok güçlü bir ara form delili olarak gösteriyorlardı. Bu canlının yetmiş milyon yıl önce soyu tükenmiş bir tür olduğu zannedildiği için, evrimciler fosili üzerinde her türlü spekülasyonu yapmışlardı. Ancak 22 Aralık 1938'de Hint Okyanusu açıklarında bir Cœlacanth canlı olarak bulundu. İlerleyen yıllarda başka bölgelerde de 200'den fazla Cœlacanth yakalandı.
Bu balıkların yakalanmasıyla beraber, bu canlılar üzerinde yapılan spekülasyonların temelsizliği de anlaşılmış oldu. Cœlacanth, evrimcilerin iddialarının aksine karaya çıkmak üzere olan yarı balık yarı amfibiyen özellikleri gösteren bir canlı değildi. Hatta 180 m. derinliğin üzerine hemen hiç çıkmayan bir dip balığı idi. Dahası, yaşayan Cœlacanthlar ile 400 milyon yıllık fosil örnekleri arasında hiçbir fark yoktu. Canlı, hiçbir "evrim" geçirmemişti.
Kuş Kanatları Tesadüflerin Eseri Değildir
Evrimciler kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini ileri sürerler, ancak bu imkansızdır. Sadece kuş kanatları bile bunu kanıtlamaya yeter. İddia edildiği gibi bir evrim olması için, bir sürüngenin ön ayaklarının, genlerinde meydana gelen mutasyonlar sonucunda kusursuz kanatlara dönüşmüş olması gereklidir ki, bu mümkün değildir. Herşeyden önce bu teorik canlı yarım kanatla uçamayacaktır. Bir yandan da ön ayaklarından mahrum kalmış olacaktır. Bu ise canlının sakat olmasına ve evrim teorisine göre elenmesine neden olacaktır. Ayrıca, uçuş için kanatların tüm detaylarının kusursuzca oluşması gerekir. Kanatların; kuşun göğüs çıkıntısına sağlam bir biçimde tutturulmuş olması gerekmektedir. Kuşu havaya kaldırmaya, havadaki dengesini ve her yöne hareketini sağlamaya elverişli bir yapıda olması, kanat ve kuyruk tüylerinin hafif, esnek ve birbiriyle orantılı olması, kısaca uçuşa imkan veren mükemmel bir aerodinamik düzende işlemesi şarttır. Kanatların bu kusursuz yapısının nasıl olup da birbirini izleyen rastlantısal mutasyonlar sonucu meydana gelmiş olabileceği sorusu tümüyle cevapsızdır.
Bilinmeyen Uğruna Harcanan Hayat
Evrim için kesin bir çıkmaz oluşturan insülin, vücut içindeki hormonlardan yalnızca biridir. Diğer hormonlara şöyle bir baktığımızda ise, en az insülin kadar çarpıcı ‘delil' lerle karşılaşırız.
Hücreler ürettikleri bazı enzimleri ve hormonları kendileri kullanmayıp dış ortama gönderirler. Bunlar, hücrenin tanımadığı ve hiçbir zaman bilemeyeceği kadar uzaktaki bambaşka hücreler tarafından kullanılır. Mesafe o kadar uzaktır ki, hücrenin boyutu düşünüldüğünde ürettiği maddenin aldığı yol bizim boyutumuzda binlerce kilometre ile ifade edilebilir. Hücre büyük bir özen ve zahmetle ürettiği maddelerin nerede ve nasıl kullanıldığını bilmez. Ama bu bilinmeyen amaç uğruna, ne işe yaradığını bilmediği karmaşık ürünleri bütün hayatı boyunca üretmeyi sürdürür.
Örneğin beyinin hemen altında bulunan hipofiz adlı bezdeki hücrelerin ürettikleri özel bir hormon, böbrek faaliyetlerini düzenler. Hipofizdeki bir hücre, böbreğin nasıl birşey olduğunu, neye ihtiyaç duyacağını bilemez. Peki hiç bilmediği ve hayatı boyunca da bilemeyeceği bir organ olan böbreğin yapısına tam uygun özelliklerde bir maddeyi nasıl üretebilir? Bu sorunun tek cevabı, kuşkusuz Allah'ın hipofiz bezini bu işi yapabilmesi için yaratmış olduğudur.
Hücredeki bu “bilinmeyen amaca yönelik” hormon üretimini bir örnekle açıklayabiliriz: Yüzlerce insanın bir fabrikada oturup bütün hayatları boyunca çok önemli bir elektronik aletin özel ve karmaşık bir devresini yaptıklarını düşünün. Ama bu insanlar bir kez olsun ne bu aleti görmüşlerdir, ne de ne işe yaradığını bilirler. Hatta bu insanlar yaşadıkları fabrikanın dışında hiçbir şey görmemişlerdir. Bütün hayatlarını adayıp, binbir zahmetle ürettikleri bu karmaşık devreleri fabrikanın dışına bırakırlar. Birileri de bu devreleri alıp binlerce kilometre ötedeki bir başka fabrikada yeni bazı parçalarla birleştirip, söz konusu aleti oluştururlar. Birinci fabrikadakiler, hayatlarını neye adadıklarını bile bilmeden, hiç yorulmadan, kusursuz bir itaatle yirmi dört saat çalışmaktadırlar.
Böyle bir fabrikanın nasıl oluştuğu sorusuna ise tek bir cevap verilebilir: Şüphesiz, her iki fabrikayı da tanıyan ve yöneten bir irade, belli bir iş bölümü tasarlamış ve birinci fabrikaya yalnızca söz konusu elektronik devreyi üretme görevi vermiştir. Bu üretimin nasıl yapılacağını da çok ayrıntılı bir biçimde tarif etmiş, öğretmiştir. (Çünkü ortaya konan ürünün tümünü bilmeyen birinci fabrikanın, kendi kararıyla böyle bir üretim gerçekleştirmesi mümkün değildir). İşte enzim ve hormon üreten hücreler de aynı şekilde çalışırlar. Hiçbir zaman bilemeyecekleri bir yer için sürekli üretim yapar, tüm hayatlarını buna feda ederler. En ufak bir bencillik, bıkkınlık ya da kapris yapmazlar, çünkü onlara öyle öğretilmiş, daha doğrusu o işi yapacak şekilde yaratılmışlardır. Evrendeki herkes ve herşey gibi onlar da alemlerin Rabbi olan Allah'ın emrine boyun eğmişlerdir. Başka seçenekleri de yoktur. Bir ayette, bu boyun eğmişlik şöyle ifade edilir:
... Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasıa karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117)
İnsan Embriyosunda Solungaçlar Vardır Yalanı
Bu iddia, evrimci biyolog Ernst Haeckel tarafından 20. yüzyılın başında yapılan bir bilim sahtekarlığına dayanmaktadır. Haeckel, evrime delil oluşturmak için, insan, tavuk, balık gibi canlıların embriyolarını yanyana çizmiş, ancak bu çizimler üzerinde çarpıtmalar yapmıştır. Bugün tüm bilim dünyası bunun bir sahtekarlık olduğunu kabul etmektedir. Haeckel'in "solungaç" diye gösterdiği yapı, gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcıdır.
Bakterilerin Antibiyotik Direnci Evrime Delil Değildir
Evrimciler, bakterilerin bazı antibiyotiklere direnç göstermeye başlamalarını da evrime delil olarak gösterirler.
Söz konusu direnç şöyle oluşur: Bakteriler belli bir ilacın etkisine maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız varyasyonlar yok olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla çoğalma imkanına kavuşurlar. Bir süre sonra, aynı bakteri türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan bireylerden oluşmuş bir koloni haline gelir.
Görüldüğü gibi antibiyotik direncinin genetik bilgisi bakterinin DNA'sında en baştan beri bulunmaktadır. Yani bu direnç tesadüflerle ortaya çıkmış, sonradan kazanılmış değildir.
Allah Canlılığı Evrimle Yaratmamıştır
Bazı kişiler hem Allah'a iman ettiklerini hem de evrim teorisine inandıklarını söylemektedirler. Oysa bu hatalı bir bakış açısıdır. Çünkü;
1. Allah'a ve Allah'ın dinine inandığını söyleyen bir insan için tek başvuru kaynağı ve rehber Kuran'dır. Kuran'da ise evrimle birlikte yaratılış olduğuna dair bir bilgi yoktur. Aksine ayetlerde canlılığın ve evrenin, Allah'ın "Ol" emriyle yoktan var edildiği bildirilmektedir.
2. Evrim teorisinin odak noktası, Yaratıcı'nın varlığının inkar edilmesidir. Darwin'den bu yana evrim teorisini savunanların hepsi bunu açıkça ortaya koymuşlardır. Teori, 150 yıldır ateizmin en önemli dayanağıdır. Ateizmin en önemli dayanağı ile Allah'a iman arasında elbette bir ortaklık kurulamaz.
Ayrıca evrim teorisini kabul edilemez yapan bir diğer faktör, evrim teorisinin bilim tarafından yalanlanıyor olmasıdır. Evrim teorisi temel iddialarını bile delillendirememiştir.
Varyasyonlar Evrimin Delili Değildir
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.
Evrimciler ise, bir türün içindeki varyasyonları evrim teorisine delil olarak göstermeye çalışırlar. Oysa varyasyon evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin ortaya çıkmasından ibarettir ve genetik bilgiye yeni bir özellik kazandırmaz.
Örneğin bir kedi türünü ne kadar kendi içinde türeterek zenginleştirmeye çalışırsanız çalışın, kediler hep kedi olarak kalacak, bunlar asla köpeklere dönüşmeyeceklerdir.
Hayatın Kompleks Yapısı
Evrim teorisinin hayatın kökeni konusunda bu denli büyük bir açmaza girmesinin başlıca nedeni, en basit sanılan canlı yapıların bile inanılmaz derecede karmaşık yapılara sahip olmasıdır. Canlı hücresi, insanoğlunun yaptığı bütün teknolojik ürünlerden daha karmaşıktır. Öyle ki bugün dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bile cansız maddeler biraraya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir.
Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Hücrenin en temel yapı taşı olan proteinlerin rastlantısal olarak sentezlenme ihtimali; 500 aminoasitlik ortalama bir protein için, 10950'de 1'dir. Ancak matematikte 1050'de 1'den küçük olasılıklar pratik olarak "imkansız" sayılır. Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi saklayan DNA molekülü ise, inanılmaz bir bilgi bankasıdır. İnsan DNA'sının içerdiği bilginin, eğer kağıda dökülmeye kalkılsa, 500'er sayfadan oluşan 900 ciltlik bir kütüphane oluşturacağı hesaplanmaktadır.
Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA, yalnız birtakım özelleşmiş proteinlerin (enzimlerin) yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Bu ise, hayatın kendiliğinden oluştuğu senaryosunu çıkmaza sokmaktadır. San Diego California Üniversitesi'nden ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.
Kuşkusuz eğer hayatın doğal etkenlerle ortaya çıkması imkansız ise, bu durumda hayatın doğaüstü bir biçimde "yaratıldığını" kabul etmek gerekir. Bu gerçek, en temel amacı yaratılışı reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz kılmaktadır.
Evrim Teorisinin Açmazlarından Biri: Bilgi Teorisi
Evrimcilerin açıklayamadıkları konulardan biri canlılıktaki bilgidir. Çünkü bilgi asla maddeye indirgenemez.
Örneğin bir kitap kağıttan, mürekkepten ve içindeki bilgiden oluşur. Kağıt ve mürekkep maddesel bir şeydir, ancak kitabın içindeki bilgi maddesel değildir.
Eğer bir madde bilgi içeriyorsa, o zaman o madde, söz konusu bilgiye sahip olan bir akıl tarafından düzenlenmiştir. Örneğin, her kitaptaki bilginin kaynağı, o kitabı yazmış olan yazarın zihnidir.
Canlıların DNA'larında da son derece kapsamlı bir bilgi bulunur. 20. yüzyılda bilim DNA'daki bilginin, materyalistlerin iddia ettiği gibi, maddeye indirgenemeyeceğini ortaya çıkarmıştır. DNA'daki bilgi, üstün bir Aklın ve sonsuz bir İlmin eseridir. Canlılığın kökeninde yer alan bu olağanüstü bilgi, materyalist felsefeyi çökertirken, alemlerin Rabbi olan Allah'ın apaçık varlığına sayısız deliller sunmaktadır.
Ayrıca insandaki sevgi, merhamet gibi duyguların da maddeyle, atomlarla ilgili olmadığı çok açıktır.
Davranışların Kökeni Evrim Değildir
Evrimciler tüm hayvanların ve insanların davranışında belirli bir evrimsel köken olduğunu kabul ederler. Fakat davranışların evrimi gibi bir açıklamanın gerçeklerle bağdaşan hiçbir yönü yoktur. Çünkü canlıların deneme yanılma yaparak öğrenecek, sonra bunları genlerinde bir davranış modeli olarak kaydedecek ve gelecek nesillere aktaracak akıl, şuur ve yetenekleri yoktur. Onlar yaşamlarını kurtaran savunma şekilleri, yuva kurma modelleri gibi davranış biçimlerine doğuştan sahip olurlar.
Allah her canlıyı kendine has özelliklerle ve davranış şekilleriyle yaratmaktadır. Örneğin bir kelebeğin hayatta kalabilmek için kendini daha iyi kamufle edebileceği kuru bir yaprak görünümüne sahip olmayı kendi kendine düşünüp, bunu vücudunda bir değişikliğe dönüştürmesi mümkün değildir. Ya da bir kunduzun akarsu yatağında suyun akışını kesecek kadar ileri derecede mühendislik hesapları gerektiren bir baraj inşa edebilmesi ve ilk doğduğu andan itibaren bunu yapabilmesi kuşkusuz öğrenme ile ya da doğal seleksiyon gibi bilinçsiz mekanizmalarla açıklanabilecek bir durum değildir. Canlılar, yaratıldıkları ilk andan itibaren kendilerini koruyabilecekleri birtakım özellik ve davranış biçimlerine sahip olarak doğarlar. Onlara bu özellikleri veren Allah'tır.
Materyalist Bir İnanç
Buraya kadar incelediklerimiz, evrim teorisinin bilimsel bulgularla açıkça çelişen bir iddia olduğunu göstermektedir. Teorinin hayatın kökeni hakkındaki iddiası bilime aykırıdır, öne sürdüğü evrim mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici etkisi yoktur ve fosiller teorinin gerektirdiği ara formların yaşamadıklarını göstermektedir. Bu durumda, elbette, evrim teorisinin bilime aykırı bir düşünce olarak bir kenara atılması gerekir. Nitekim tarih boyunca dünya merkezli evren modeli gibi pek çok düşünce, bilimin gündeminden çıkarılmıştır. Ama evrim teorisi ısrarla bilimin gündeminde tutulmaktadır. Hatta bazı insanlar teorinin eleştirilmesini “bilime saldırı” olarak göstermeye bile çalışmaktadırlar. Peki neden?..
Bu durumun nedeni, evrim teorisinin bazı çevreler için, kendisinden asla vazgeçilemeyecek dogmatik bir inanış oluşudur. Bu çevreler, materyalist felsefeye körü körüne bağlıdırlar ve Darwinizm’i de doğaya getirilebilecek yegane materyalist açıklama olduğu için benimsemektedirler. Bazen bunu açıkça itiraf da ederler. Harvard Üniversitesi’nden ünlü bir genetikçi ve aynı zamanda önde gelen bir evrimci olan Richard Lewontin, “önce materyalist, sonra bilim adamı” olduğunu şöyle itiraf etmektedir:
Bizim materyalizme bir inancımız var, ‘a priori’ (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan ‘a priori’ bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz. (Richard Lewontin, “The Demon-Haunted World”, The New York Review of Books, 9 Ocak 1997, s. 28)
Bu sözler, Darwinizm’in, materyalist felsefeye bağlılık uğruna yaşatılan bir dogma olduğunun açık ifadeleridir. Bu dogma, maddeden başka hiçbir varlık olmadığını varsayar. Bu nedenle de cansız, bilinçsiz maddenin, hayatı yarattığına inanır. Milyonlarca farklı canlı türünün; örneğin kuşların, balıkların, zürafaların, kaplanların, böceklerin, ağaçların, çiçeklerin, balinaların ve insanların maddenin kendi içindeki etkileşimlerle, yani yağan yağmurla, çakan şimşekle, cansız maddenin içinden oluştuğunu kabul eder. Gerçekte ise bu, hem akla hem bilime aykırı bir kabuldür. Ama Darwinistler kendi deyimleriyle “İlahi bir açıklamanın sahneye girmemesi” için, “kendi kendine oldu, zaten hep vardı, canlılık dünyaya uzaydan geldi” gibi fikirlerden daha mantıklı olarak gördükleri bu kabulü savunmaya devam etmektedirler. Özellikle de türlerin güçlü, sağlam ve yetenekli olanlarının hayatta kalmasını sağlayan bir durum olan fakat kesinlikle türlerin ortaya çıkışını açıklayamayacak olan “doğal seleksiyon” kavramı üzerinde durularak beyinler uyutulmaktadır.
Özellikle ülkemizde bunu savunanlar teorinin kendisinden çok yaratılışı savunanlarla ilgili zihin bulandırıcı iddialarla ortaya çıkmaktadırlar. Mesela yaratışın aslında Amerikada Türk ve İslam karşıtı olan grupların fikirleri olduğunu öne sürüp yaratılış fikirlerinin doğruluğunu değerlendirmekten çok fikirlerin kaynağıyla kötülüğünü anlatmaya çalışmaktadırlar. Halbuki bilimde esas olan bilgidir. Bilgiyi ortaya koyan kişinin dini, ırkı, cinsiyeti bilginin yanlış olmasını gerektirmez. Bizim, ampulü kullanmamız, ampul bilgisini ortaya koyan kişinin dini, siyasi fikirlerini kabul etmemizi gerektirmez.
Ayrıca evrim teorisinin bir bilim, dinin ise inanç olduğu, ikisinin farklı alanlar olduğu ve ikisinin aynı anda kabul edilebileceği gibi saçmalığı sürekli satır aralarında ifade ederek dini değerlere hassasiyeti olan insanların kendilerine olan ön yargılarını kırmak için şeytanca kurnazlıklar yapmaktadırlar. Halbuki, evrimi savunanlar hayatın tesadüfen kendiliğinden olduğunu iddia etmekle, Allah’ı inkar etmiş olmaktadırlar. Doğrudan Allah’ı inkar ederek teorilerini kimseye anlatamayacaklarını düşündükleri için bunların birbirinden farklı olduğunu zihinlere yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Eğer Allah’ın var olduğuna inanılıyorsa, hayatı da onun yarattığı kabul edilmek zorundadır. Evrimi savunan dindar insanlar olduğunu iddia ederek bu saçmalığa dayanak bulmaya çalışmaktadırlar. Halbuki özellikle evrimin ilk ortaya atıldığı zamanlarda bazı dindar bilim adamlarının evrimi, hayat kendiliğinden ortaya çıkıp gelişmiştir, şeklinde değil de Allah hayatı evrim mekanizmalarına uygun yaratmıştır, yani hiçbir şey tesadüfen olmamıştır, Allah yaratmayı bir defada tamamen değil de sebep sonuç ilişkisine göre yavaş yavaş yaratmıştır, sebepleri yönlendirmiştir, şeklinde kabul etmişlerdir. Halbuki sonraları, bu yorum unutturulmuş ve teori materyalist inanışın sarıldığı bir teori olmuş, o yüzden kendiliğinden tesadüfen olmuştur şekline çevrilerek anlatılmaya başlanmıştır.
Özellikle ülkemizde bunu savunanlar teorinin kendisinden çok yaratılışı savunanlarla ilgili zihin bulandırıcı iddialarla ortaya çıkmaktadırlar. Mesela yaratılışın aslında Amerika'da Türk ve İslam karşıtı olan grupların fikirleri olduğunu öne sürüp yaratılış fikirlerinin doğruluğunu değerlendirmekten çok fikirlerin kaynağıyla kötülüğünü anlatmaya çalışmaktadırlar. Halbuki bilimde esas olan bilgidir. Bilgiyi ortaya koyan kişinin dini, ırkı, cinsiyeti bilginin yanlış olmasını gerektirmez. Bizim, ampulü kullanmamız, ampul bilgisini ortaya koyan kişinin dini, siyasi fikirlerini kabul etmemizi gerektirmez.
Ayrıca evrim teorisinin bir bilim, dinin ise inanç olduğu, ikisinin farklı alanlar olduğu ve ikisinin aynı anda kabul edilebileceği gibi saçmalığı sürekli satır aralarında ifade ederek dini değerlere hassasiyeti olan insanların kendilerine olan ön yargılarını kırmak için şeytanca kurnazlıklar yapmaktadırlar. Halbuki, evrimi savunanlar hayatın tesadüfen kendiliğinden olduğunu iddia etmekle, Allah’ı inkar etmiş olmaktadırlar. Doğrudan Allah’ı inkar ederek teorilerini kimseye anlatamayacaklarını düşündükleri için bunların birbirinden farklı olduğunu zihinlere yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Eğer Allah’ın var olduğuna inanılıyorsa, hayatı da onun yarattığı kabul edilmek zorundadır. Evrimi savunan dindar insanlar olduğunu iddia ederek bu saçmalığa dayanak bulmaya çalışmaktadırlar. Halbuki özellikle evrimin ilk ortaya atıldığı zamanlarda bazı dindar bilim adamlarının evrimi, hayat kendiliğinden ortaya çıkıp gelişmiştir, şeklinde değil de Allah hayatı evrim mekanizmalarına uygun yaratmıştır, yani hiçbir şey tesadüfen olmamıştır, Allah yaratmayı bir defada tamamen değil de sebep sonuç ilişkisine göre yavaş yavaş yaratmıştır, sebepleri yönlendirmiştir, şeklinde kabul etmişlerdir. Halbuki sonraları, bu yorum unutturulmuş ve teori materyalist inanışın sarıldığı bir teori olmuş, o yüzden kendiliğinden tesadüfen olmuştur şekline çevrilerek anlatılmaya başlanmıştır.
Evrimciler, bu yalanlarını halka inandırmak için sürekli farklı yöntemler geliştirmektedirler. Bir yöntem başarısız olunca farklı yollara gitmektedirler. Bunlardan biri de inançlı gibi görünüp kendilerini kabul ettirerek, dinin temel kavramlarını farklı açıklamalarla kendi tezlerine uydurma çabasıdır. Bu kişiler, bir bakmışsınız, kendilerini mümin, müslüman diyerek, şeriatçı diyerek tanıtıyorlar, peygamberi öve öve bitiremiyor görünüyorlar. Fakat ne namaz kılarlar, ne oruş tutarlar, ne zekatla işleri olur ne de peygamberin sünnetine uymak gibi bir dertleri vardır. Bütün bunları işte ibadetler Allah'la kul arasındadır, peygamber aslında böyle yaşamıştır diyerek savunmaya çalışırlar. Ardından evrimin Kuran'a uygun olduğunu söyleyip ayet delil göstermeden veya doğrudan konuyla ilgisi olmayan ayetlerle fikirlerini kabul ettirmeye çalışıyorlar.
Allah evreni bigbang denen büyük patlama sonucu yoktan yaratıp galaksi ve gezegenlerin, güneşin ve dünyanın gelişimini zamanla yavaş yavaş belki sebepleri yönlendirerek meydana getirmiştir. Fakat bu durum canlıların gelişiminde böyle olmamıştır. Kainat ve dünya canlıların yaşayacağı uygun bir hale geldikten sonra canlılar bugünkü şekilleri ile tam bir varlık olarak yaratılmışlardır. Bütün canlıların bir anda aynı zamanda mı yaratıldığı tek tek veya grup grup mu yaratıldığı araştırmalar sonucu ortaya çıkabilir de çıkmayabilir de. Fakat burada önemli olan canlıların evrimle değil bir defada bütün olarak yaratılmış olmasıdır. Gerçi Allah, bu yaratmayı sebep sonuç ilişkilerine göre de yaratabilirdi. Ama öyle olmamıştır. Kurandaki ayetler ve ilmi araştırmalar canlıların bir bütün olarak, tam şekilleri ile yaratıldığını göstermektedir.
Canlıların kökenine materyalist bir ön yargı ile bakmayan insanlar ise, şu açık gerçeği göreceklerdir: Tüm canlılar, üstün bir güç, bilgi ve akla sahip olan bir Yaratıcının eseridirler. Yaratıcı, tüm evreni yoktan var eden, en kusursuz biçimde düzenleyen ve tüm canlıları yaratıp şekillendiren Allah’tır.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun



