You are hereFAİZSİZ EKONOMİ

FAİZSİZ EKONOMİ


By ihy - Posted on 12 October 2009

Faizsiz Ekonomi Nasıl Olur?

    Faizin ekonomideki etkisini anlamak için paranın ekonomideki yerini çok iyi anlamak gerekiyor. Bu, basit ama açık bir örnekle şöyledir:
Üç kişi düşünelim. Bunların biri üç tane domates, diğeri üç şeftali, öteki de üç tane ekmek üretiyor. Yani her biri farklı bir üründen üç tane üretiyor. Toplamda 9 adet üretim var. Diyelim ki her birinin kendi ihtiyacı aslında bir tane. İki tanesi fazla. Ama kendi ürettiğinin dışında diğer kişilerin üretimlerine de ihtiyacı var. İşte ticaret burada ortaya çıkıyor. Her birinin elinde fazladan iki ürün var ve kendi üretemediği iki ürüne ihtiyacı var. İlkel mantıkla bu kişiler diğer ihtiyaçlarına nasıl ulaşır? Mesela iki fazla ekmeği olan bunlardan birini domates üretene, birini şeftali üretene vererek onlardan domates, şeftali alır. Böylece ihtiyaçlarını karşılamış olur. Yani üreticiler kendi ürettikleriyle başkalarının ürettiklerini değiştirerek başkalarının üretimlerine sahip olup ihtiyaçlarını karşılarlar. Ticaretin temel mantığı budur. Bu kişiler bu değişimleri sağladıkları sürece üretmeye devam ederler. Eğer değişimi sağlayamazsa ihtiyacından fazlasını üretmez. Böylece ihtiyaçlarından sadece kendi ürettiğini karşılar. Diğerlerini karşılayamaz. Fakat insanların ihtiyaç ürünlerinin sayısı yüzleri binleri bulunca üretimlerin değişimi birebir yapılamaz. İşte bu tıkanıklığı para denen şey ortadan kaldırır. Her ürünün bir parasal değeri olur. Mesela üç ekmek üretenin diyelim ki tanesi bir liradan ikisini satarsa iki lirası olur. Bunlardan bir lirasıyla domates, diğer bir lirasıyla da şeftali alır. İki domatesi satarak iki lira kazanan da bu parayla ekmek ve şeftali alır. Böylece her üreten ürettiğini satınca değişim aracı olan parayı kazanır. Diğer ihtiyaçlarını karşılamak için tüketime katılır. Böylece üretim devam eder. İnsanlar ihtiyaçlarını karşılar. Yani ekonomi işler.
Peki üretimin devamını sağlayan bu para nereden gelecek? Tabii ki her ülke mantıken bu parayı kendisi basar. Başkasının bastığı parayı kabul ederse para basanlar üretimlere hiç emeksiz sahip olur. Yani mesela ben örnekten hareketle 9 para basarsam 3 ekmek 3 şeftali 3 domates kazanırım. Hiç çalışmadan. Neticede üretim yapanların üretime devam etmesi için ürettiğini satması lazım. Satabilmesi için de ihtiyaç sahiplerinde değişim nesnesi yani para olması lazım.  Bu para bir şekilde üreticiye geçince ekonomi işlemeye başlar. Bu para piyasadan çekilirse değişim aracı ortadan kalktığı için üreten ürettiğini satamaz. Üretimini durdurur. Yani ekonominin işleyişi durur.

Bu örnekten şu anlaşılıyor: Devlet gücü insanlarının üretim kapasiteleri oranında her daim piyasada para bulundurmalıdır.
Mesela yukarıdaki dokuz üretimden ihtiyaç fazlası olup satılan 6 ürünün üretiminin devamı için piyasada 6 lira olması lazım. Mesela bu 4 lira olursa 2 liranın karşılığı olan üretim satılamayacak ve gelecek sefer bunu satamayan bir daha üretmeyecek. Yani üretim kısıldı. Yani ekonomi küçüldü. Peki neden? Sebep satamaması mı? Görünürde evet. Ama aslında hayır. Satamamasının asıl sebebi yani ekonomilerdeki üretimin kısılmasının, ekonomilerin küçülmesinin asıl sebebi piyasada yeteri kadar para olmaması. Eğer insanlarda 4 yerine 6 lira olsaydı satılması gereken 6 ürün satılabilirdi. İşte bu para piyasada yeteri kadar olmayınca üreticiler ürettiklerinin bir kısmını satamadığı için sonraki üretimini azaltmak zorunda kalıyor. İşsizliğin de temelinde bu vardır. Peki örnekten hareket edersek  6 ürün üretilirken piyasada 10 lira olursa ne olur? İlk etapta talep artışlı kısmı fiyat artışı olur. Fakat sonra bu talep çokluğu üreticilerin üretimlerini arttırmalarına sebep olur. Yani yeni yatırımlara. Bu da işsizlere iş imkanı demektir. Tabii piyasaya sürekli fazla para sürmek her defasında üretim artışına sebep olmaz. İnsan gücü ve yatırım imkanları seviyesinde olmalıdır. Aksi halde kalıcı fiyat artışları olur. Yani enflasyon.

İşte bu basit mantık anlaşılınca günümüz ekonomilerinin işleyişinde ki sorunlar da anlaşılmış oluyor. Yani bir ülkenin bir toplumun üretim kapasitesi kadar piyasada para bulunması lazım ki üretilen ürünler el değiştirsin yani satılsın. Piyasadaki para az olursa veya bir şekilde azalırsa o zaman(dolaşımdaki para azalınca) üretilen ürünlerin bir kısmı satılamayacak. Ürününü satamayan sonraki üretimde satamadığı miktarı üretimden düşecek. Yani üretimi kısacak. Bu da işçi çıkarılması demek. Sonuç işsiz insanlar ortaya çıkacak. Çalışmayan insan para(değişim aracı) kazanamayacak. Bu yüzden tüketim yapamayacak. Yani üretilen malların bir kısmı daha satılamayacak. Dolayısıyla yine üretim kısılacak. Yani işçi çıkarılacak. Yine çıkarılan işçiler satın alma güçleri olmayacak. Üretilen yine elde kalacak. Yine üretim kısılıp işçi çıkarılacak. Yani zincirleme olarak üretimler zamanla kısıla kısıla işçi sayısı azaltıla azaltıla ekonomi en sonunda çökecek, duracak. Peki sebep? Görünürde üretilen ürünlerin satılamaması. Ama gerçekte piyasada yeterli para olmaması. Eğer para olasaydı üretilen mallar satılmaya devam edecek satıldıkça da üretilecek. Eğer para olsa üretim aletleri var, insan gücü var. O zaman üretim devam eder. Yani değişim aracı olan paranın piyasada olmaması üretimi azaltıyor. İnsan gücünün yani emeğin kullanılmasını önlüyor. Demek ki üretim kapasitesi kadar piyasada para bulundurmalı. Azalınca devlet bunu basıp takviye etmeli. Bu basılan para enflasyona sebep olmaz. Çünkü karşılığı, yani üretimi olmayan para değil. Yani çalışmayana, üretmeyene verilecek bir para değil.

Demek ki üretimin kısılmasının, neticesinde işsizliğin esas sebebi bu değişim aracıyla ilgilidir. Peki yapılması gereken nedir? Devlet otoritesi toplumunun üretim gücü kadar değişim aracı(para) piyasada bulundurmak zorundadır. Böylece insanlar üretim yapıp satar. Üretimlerini de sattıkça üretmeye devam ederler. Bu para piyasaya nasıl verilir? Üretimler sadece mal şeklinde olmaz. Hizmet üretimi de vardır. Mesela güvenliği sağlama. Bir üretici tarlasının güvenliğini sağlayan yani hizmet üreten birine ürününden bir miktarını verebilir. Veya bir miktar para verir. İşte devlet otoritesi de devlet hizmetinde çalışan kişilere hizmet ürettikleri veya bizzat üretim işi yaptıkları için para verir. Yani işçisine ve memuruna. Bu değişim aracını alanlar asıl üretim olan mal üretimlerini satın alırlar. Mal satanlar değişim aracı elde ederler. Bununla onlar da başka ihtiyaçlarını alırlar. Böylece piyasaya giren para üretimlerin değişimini sağlar ve ekonomi işler.

    Bu işleyiş nasıl bozulur? Baştaki basit örnekte olduğu gibi dolaşımdaki değişim aracı olan para azalırsa ekonomi yavaş yavaş küçülme yoluna yani üretimlerin azalması yoluna girer. İşsizlik olur. Yani geçimsizlik.
İşte şimdi çağdaş ekonomilerin esas sorunu ve çözümü ortaya çıkmış oluyor. Sorun piyasadaki yeteri miktarda para bulunmaması veya sonradan yavaş yavaş azalması. Piyasada dolaşımda olması gereken para nasıl azalır? Çözümü nedir? Nasıl azaldığını sona bırakalım? Çözüm belli. Diyelim ki birileri bir miktar üretim yapıp değişim aracı kazandı. Ama kazandığı değişim miktarını imha etti. Yani dolaşımdan çıkardı. İşte devlet piyasada diyelim 100 birim para azaldıysa 100 birim parayı basıp işçi ve memura maaş olarak veya fiziki üretim yapanlara faizsiz kredi vermek suretiyle piyasaya dolaşıma sürer. Sorun çözülür. Dikkat! Ne zaman azalsa takviye edilmesi lazım. Ayrıca insan gücü arttıkça artan insan gücünü üretime yönlendirmek için artan insan sayısı potansiyel bir üretim gücüdür. Bunu üretime sokmak için yani üretimi arttırmak için bu güç miktarınca fazladan para piyasaya sürülmelidir. Bu başta kısmi talep enflasyonuna sebep olsa talep çok olduğu için üreticileri üretim arttırmaya yani yatırıma yani artan insan sayısınca yeni iş imkanlarının ortaya çıkmasına sebep olacak. Yani o insan gücünün üretime kaymasına sebep olacak. Üretim artınca baştaki kısmi talep enflasyonu tersine dönecek. Fiyatlar eski seviyesine dönecek. Yani ekonomi büyümüş yeni çalışma yaşına giren insanlara iş çıkmış olacak. Yani artan nüfusa paralel sürekli büyüme formülü sağlanmış olacak.
Gelelim birinci soruya yani asıl meseleye. Yani dolaşımdaki para nasıl azalır? Paranın imhası şeklinde olmayacaktır. Çünkü kimse çalışmasının karşılığını zayi etmez. Yani boşuna çalışmaz.

Piyasadaki paranın azalması iki şekilde olur:
Birincisi insanlar kazandıkları paranın bir miktarını daha sonra harcamak üzere saklar. Biriktirir. Para piyasadan çıkmış olur. Çözüm sistemin ilk uygulandığı zamanlarda birikim miktarı kadar paranın devletçe basılıp dolaşıma sokulmasıdır. Fakat birikimler sürekli olacağı için sürekli para basıp piyasaya sokulması gerecektir diye soru akla gelir. Hayır. Çünkü belli bir süreden sonra bir denge oluşur. Yani mesela 3-5 sene para biriktirenler bir süre sonra o birikimlerini kullanırlar. Bu sefer piyasada para fazla olacağı için fiyatlar yükselecektir diye düşünülebilir. Ama o da olmaz. Çünkü 3-5 sene birikim yapanlar onları piyasaya sokarken diğer taraftan yeni para kazananlardan bazıları da birikim yapacaktır. Yani dengelenecek. Para azalmasının bu şeklinde ekonomiyi bozacak bir sorun yoktur.

Dolaşımdaki para miktarının azalmasının ikinci ve asıl yani ekonomileri bozan sebebi faizdir. Bu nasıl olur? Birikim yapanlar paralarının durduğu yerde artacağı düşüncesiyle, hırsıyla birikimlerini banka denen kurumlara verirler. Hatta kazanıyorum diye harcamalarından daha kısıp bankaya verir. Bazı harcamalarımı biraz ertelesem bir şey olmaz. Daha çok kazanınca daha çok harcarım, diye düşünür. İşte bu ekonomileri bir çıkmaza sürükler. Yani mesela 100 lirayı 1 yıl sonra 120 lira vereceğim diye alan banka topladığı parayı yani satın alma gücünü ihtiyacı olanlara daha yüksek faiz oranıyla verir. 100 parayı 130-140’a verir. Bir yıl sonra 120 sini para sahibine verir. Kendisi 140 aldığı için elinde 20 lira kalır. Hiç çalışmadan yani üretim yapmadan kazanır. Yani üretmeden tüketme imkanına kavuşur. Böylece ne kadar çok para toplarsa o kadar çok kazanır. Aslında 100 lirasını verip 120 lira alanın parası artmamıştır. Neden? Çünkü 100 lirayı alıp üretim yapan kişi 140 lira ödeyeceği için yani faiz olarak fazladan 40 lira ödeyeceği için bu verdiği fazla parayı maliyetine yansıtır. Böylece suni maliyet artışlı enflasyon olur. Bu maliyet artışı gerçek değildir. Çünkü faize bağlıdır. Enflasyonun en yaygın sebebi de budur. Yani faiz. Böylece Mesela 10 liraya satılan ürün 14 liraya satılır. İşte çok açık ki bir yıl önce 100 lirası olup bankaya çok kazanacağım diye veren bir yıl önce 100 lirasıyla 10 liralık üründen 10 tane alabiliyorken şimdi 120 lirasıyla aynı üründen ancak 8 tane alabilir. Yani parası aslında artmadı. Azaldı. Sebep? Faiz. Yani kendisi. Eğer parasını bankaya vermese banka da bunu başkasına faiz karşılığı veremeyecek. Ama herkesin aynı yönde hareket etmesi lazım. Yoksa faiz ve enflasyon devam eder. Bu sefer 100 lirayı elinde tutan daha çok zarar eder. Bu kollektif şuurla beraber hareket etmek çok zor. Piyasa oluşmuş bir defa. Bunu ancak devlet otoritesi yapabilir.

Burada şu soru ortaya çıkıyor: Bankalar faizle mevduat toplamasa, ihtiyacı olanlar bu sermayeyi nasıl bulacak? Yeni yatırımlar nasıl yapılacak? “Yapılamaz. Öyle olunca da ekonomi büyümez. İşçi çıkarılmasa bile yeni yetişen nesle iş imkanı ortaya çıkmayacağı için bunlar işsiz kategorisini oluşturacak. Banka faizle birikim toplayıp üreticiye yönlendirir. Ekonomi böylece büyür.” şeklindeki kapitalist görüş yanlıştır. Üreticinin ihtiyacı olan sermayenin birikim yolu vardır. Faiz olmazsa üretimden para kazananlar birikimlerini faizden kazanacağız diye bankaya vermeyecek. Üretime yönlendirecek. Üretimini arttırarak kazancını arttıracak. Olması gereken de budur. Bir soru daha ortaya çıkıyor: Büyük miktardaki yatırım büyük birikim gerektirir. Bunun birikmesi uzun zaman alır. Halbuki nüfus arttığı için üretimin hemen artması lazım. İşte burada devlet insan gücündeki artış yani üretim gücündeki artış kadar parayı basarak belli şartlar dahilinde üreticiye, başta çiftçi ve kobiler olmak üzere faizsiz kredi vererek sokar. Bunu kullanan müteşebbis yeni yatırımla üretimini arttırır. İşçi alır. Genç yeni çalışmaya üretmeye başlayacak olana iş çıkar. Alınan para faizsiz olduğu için ürünün fiyatına maliyet artışı yansımaz. Yani enflasyon olmaz. Yani hem istihdam yani yeni yetişen nesle iş imkanı ortaya çıkar. İşsizlik olmaz. Hem fiyatlar artmaz. Enflasyon olmaz. Buradan anlaşılıyor ki aslında faiz, enflasyon olduğu için vardır, görüşü tamamen yanlıştır. Bir aldatmacadır. Yani insanlar ben enflasyon var diye paramı faize veriyorum. Yoksa 100 liram 100 lira kalacak. 120 olunca zararım daha az oluyor. Halbuki enflasyon, birikimler faize verildiği için oluyor. Ve faizden para kazanan aslında parasını faize verenin emeğini çalıyor. Tabii ki kişisel faizden kaçınma hareketleri %90 lara ulaşmadığı sürece bu olmaz. Hemen bu orana ulaşılması münkün değildir. Bu yüzden faizi ancak devlet kaldırabilir. Yanlış anlaşılmasın. Yasaklayarak değil. Merkez bankası faiz vermese diğer bankalar da veremez. Çünkü bankalar topladıkları büyük meblağların hepsini yatırımcıya vermiyor. Çok azı yatırımcıya gidiyor. Çoğu devlete faizle veriliyor. Devlet aslında ihtiyaç duyduğu parayı 1 birim maliyetle basarak karşılamak yerine 100 hatta 1000 birim maliyetle faizle borçlanarak karşılıyor. Aslında ekonomi yoluna girse vergi yoluyla devlet ihtiyaçlarını karşılayabilir. Sürekli para basması gerekmeyecektir. Zaten devlet kendi kamu bankaları vasıtasıyla üreticiye faizsiz kredi verse banklardan faizle parayı kimse almaz. Devlet de faizle borçlanmayacağı için banka topladığı paradan çalışmadan para kazanamayacağı için 10 alıp 12 vereceğim diyemez. Böylece hem haksız kazanç önlenir. Hem birikimler faize değil yatırıma yönlenir. Artan nüfusa iş imkanı doğar. Faizden kaynaklanan maliyet atışı olmadığı için bu sebebe bağlı enflasyon olmaz. Yalnız bankalar parayı şöyle toplayabilir. Biz topladığımızdan yatırım, yani iş yapıyoruz. Karımızı da pay ediyoruz. O zaman toplanan paralarla iş yapılır kar olursa pay edilir. Böylece banka kazanır ama faizde olduğu gibi haksız değil. Çünkü bir iş yapmış üretim yapmış dolayısıyla tüketim hakkı kazanmış olur. Tabi burada parasını verecek olan kişi zarara da ortak olmak durumunda. Çünkü yapılan işten zarar da edilebilir. Bu risk olunca para birikimi olan ya iyi iş yaptığını bildiği bankayla çalışacak ya da elinde tutacak. Enflasyon olmadığı için elinde tutsa zararı olmaz. Değeri azalmaz. Belki fazladan kazanma imkanı olmaz. Ama kaybetme riski de olmaz. Para birikimi fazla artarsa kendi işini geliştirir. Yani para üretime yönlenir. İşte faizin ekonomiyi etkilemesi böyledir. Bu ortadan kalkınca ekonomi büyük ölçüde düzeliyor. Üretim artıyor. Sürekli büyüme sağlanıyor. İşsizlik ve  enflasyon olmuyor.

Faiz olmadığı zaman şöyle bir sorun ortaya çıkacaktır. Büyük şirketlerin, işletmelerin sahipleri büyük miktarlarda kar elde ettikleri için yıldan yıla bu karlar artarak büyük meblağlara ulaşacak, enflasyon olmadığı için yani paramız durduğu yerde alım gücünden düşer endişesi olmayacağı için bu birikime sahip olanlar bu paraları hiç kullanmadan ellerinde tutabilirler. Yani üretimden, yatırımdan çekebilirler. Faiz olmadan da para dolaşımdan çekilmiş olur. Halbuki faiz olunca faizin olumsuz etkileri bir yana bu para maliyetli de olsa kısmen tekrar dolaşıma sokulabiliyor. Faizi ortadan kalkınca ortaya çıkan bu sorun şöyle çözülebilir: Bu birikimlerini eğer bankada tutuyorlarsa yani meblağ biliniyorsa belli bir meblağın üstündeki tasarruflardan yani yüksek meblağlardan belli oranda vergi alınabilir. Bu uygulama tasarruf sahiplerini yatırıma yönlendirecektir. Çünkü yatırıma yönlenince vergi alınmayacak. Aksi halde parası azalma sürecine girmiş olacak. İslamdaki birikimlerden 40’ta 1 oranında zekat verilmesi de böyle bir etki yapar. Çünkü ister vergi olsun ister yüzde iki buçuk zekat olsun yüksek birikimlerde büyük meblağlar tutuyor. Tasarruf sahipleri bu yüzden paralarını yatırıma yönlendirebilir. Böylece hem sermayesini korumuş olacak hem işini büyüttüğü için karı artmış olacak. Eğer tasarruf sahipleri elde ettikleri birikimleri vergi vermemek için bankalarda tutmazsa ne olacak? Birincisi büyük meblağları kimse yastık altında saklamaz. Çünkü bu her zaman büyük bir risktir. Mesela bir yangın veya hırsızlık veya paradan haberdar olan aile bireyleri dahi bu paraların elden çıkmasına sebep olabilir. Tabi yapanlar da olabilir. Böyle bir durumda da vergi sisteminde karın büyüklüğü esas olacağı için yüksek kar edenlerden zaten yüksek vergiler alınacaktır.
   
Ayrıca, faizle piyasadan çekilen paranın yerine sürekli para basarak takviye yapmak işe yaramaz. Çünkü faiz olduğu sürece para piyasadan çekilecek. Parayı toplayanlar toplumun üretim imkanlarından çalışmadan yani üretmeden büyük pay almaya devam edecekler. Böylece sürekli enflasyon olacak. Yani sürekli esas üretimi yapan sabit gelirlilerin alım güçleri sürekli düşecek. Paranın alım gücü sürekli düşecek. Bol sıfırlı paralara giden süreç budur. Dışarıdan faizle alınan para da aynı etkiyi yapar. Üstelik bu sefer ülke kaynakları dışa akıtılır. Borç almak yerine devlet bu ihityacını para basarak karşılamalı. Dışarıdan borç aldığı zaman aslında dış ülkeye para bastırılmış oluyor. Böylece borç alan ülkenin üretiminden borç veren ülkeler hiç çalışmadan pay alıyor.

İşte faizin ekonomideki etkisi böyle. Fakat faizin belirleyici tek sebebi yani insanlardan fazla para vereceğim diyerek para toplamın tek dayanağı merkez bankasının faizi veya ihtiyaç sahiplerine daha yüksek oranla kredi vermek değildir. Eğer döviz değişkeni kontrol edilmezse daha sınırlı da olsa döviz hareketlerinden kazanç sağlayabilecekleri için yine bankalar belli bir süreyle belli bir faiz oranı verebilir. Yani faizi kaldırabilmek için dövizin de kontrolü gereklidir.

Dövizin aşırı dalgalanması değerlenmesi veya değer kaybı ekonomileri olumsuz etkiler. Çünkü her iki durumda da yerli üretim maliyetleri artacağı için (çünkü üretimdeki girdilerin bir miktarı dışarıdan bir miktarı içeridendir) bu fiyatlara yansıyacak ve fiyatlardaki yüksek artış satışları düşürecek ve satışları düşen üreticiler üretimi azaltma yoluna gidecek. Bu da işçi çıkarılması demek. İşsiz kalanlar da tüketime katılamayınca üretimler daha da kısılacak ve zincirleme olarak ekonomi küçülecektir.
Peki döviz neden yükselir veya düşer. Yani yerli para birimleri neden değer kazanır veya kaybeder? Bu serbest piyasa şartlarında dövize olan taleple ilgilidir. Yani döviz çok olursa fiyatı düşer, az olursa yükselir. Dolayısıyla çok veya az oluş sebeplerini bilmek gerekiyor.
 Bunun iki temel sebebi vardır. Bunlardan biri ve esas zararlı olan sebep merkez bankalarının yüksek faiz vermesidir. Bu durumda yabancı yatırımcılar faiz kazancı için döviz bozdururlar. Döviz düşer. Belli bir süre sonra karlarını alıp verdikleri dövizleri tekrar almak isterler. Bu sefer dövize talep çok olduğu için döviz aniden aşırı yükselir. Faiz kalkınca bu sorun doğrudan çözülmüş oluyor. Mevcut şekliyle borsa kavramı da benzer bir etki yapıyor. Yani yabancı yatırımcı hisselere yönelirse döviz bozdurması lazım. Belli bir kar elde edince tekrar dövizini alıp gidecek. Yani yine döviz talebi aşırı değişebilir. Anlaşılıyor ki borsa yapısının da düzenlenmesi, ani giriş çıkışların önlenmesi veya yabancı sınırlaması, düzenlemesi gerekiyor.
Dövize talebin az veya çok olmasının ikinci temel sebebi dış ticarettir. Her ülke dış ticaret yapmaya mecburdur. Çünkü her ülkenin mutlaka kendisinin sahip olmadığı ya hammadde ya teknoloji ya tarım ürünü gibi şeyler vardır. Bunları almak için aynı zamanda dışarıya satış yapması lazım. İşte ithalat ve ihracattaki dengesizlik dövizin değerinin değişimine sebep olur. Mesela 100 birim ihracat yapılıp 150 birin ithalat yapılırsa dövize talep yüksek olacağı için döviz yükselir. Bu değişim gelişmemiş ülkelerde her zaman açık şeklinde olur. Yani kendi para birimleri değer kaybeder. Bununda çözümü ithalatı, ihracat oranıyla sınırlamaktır. Yani 100 birim ihracat yapıyorsak ancak 100 birim ithalat yapmaya hakkımız var demektir. Yani ürettiğimiz kadar tüketme hakkımız vardır. Böylece para birimlerinin değeri sabit kalır. Yani dövizin değeri devlet kontrolünde olmalıdır. İthalattaki sınırlamada ise öncelik sırası temel ihtiyaçlar(eğer ülke içinde üretilemiyorsa yiyecek, hammadde, uçak, silah, enerji gibi) ve üretimi arttıracak şeyler(üretim yapacak makineler gibi) şeklinde olmalı. Bunlardan sonra ithalat hakkının kalan kısmı diğer ürünlere, derece derece lüks durumlarına göre çeşitli ürünlere izin verilebilir. Bu uygulama gümrük vergisi uygulamasıyla ithalat ürünlerinin fiyatını yükselterek talebi düşürüp ticaret açığını dengelemekten farklı bir şeydir. Çünkü aynı uygulamayı dış ülkeler de bizim ihracat ürünlerimize yapacak ve ticaret açığı durumu değişmeyecektir. Burada ürünlerin fiyatlarına müdahale yoktur. Ülkenin ihtiyacına göre çeşit ve miktar sınırlaması vardır. Dış ülkelerin üretimlerinden daha çok yararlanmak istiyorsak biz de kendi ülkemizde daha çok üretim yapıp ihraç etmeliyiz. Üretimde özellikle miktarı az  karı fazla olan üretimlere yönelmelidir. Yani sanayi ve teknoloji üretimine.

Ekonominin işleyişi bu şekilde sürekli büyümeye(artan insan sayısı yani iş gücü oranında) dayalı olarak rayına oturduktan sonra yine dünya ekonomilerinin başka bir halledilememiş meselesi olan üretimin yani refahın topluma adaletli dağıtımı sorunu da şöyle çözülebilir:
Üretim mallarının saklanarak, arz yetersizliğinden dolayı fiyatların yükselmesi böylece oluşan haksız kazanç yasal düzenleme ve denetimlerle engellenmelidir. Bu çok sık olmasa da zaman zaman yaşanmaktadır. Asıl olan üretimin arttırılması ve üretilen malların en kısa yoldan halka ulaştırılmasıdır.
Çeşitli üretimleri tüketiciye ulaştıran aracıların aşırı kar uygulaması, çalışanların yani esas üretimi yapanların üretimden yeteri kadar pay alamamalarına sebep oluyor. Bunlar tüketilmesi zaruri ürünler (temel gıda, temel temizlik maddeleri gibi) olduğu için mecburen tüketiliyor. 500, 600 birimlik tüketimlerin belki 150-200 birimi kar oluyor. Aracıların üreten de çok kazanması adalete uymaz. Esas üretimi yapan bir işçi veya bir çiftçi bir ömür boyu çalışıp üreterek belli bir kazanç sağlıyor. Bu üretimleri satanlar belki bir iki senede onlardan fazla kazanıyor. Esas olan maddi üretimdir. Hizmet üretimi sonra gelir. Böylece az hizmetle çok kazananlar olduğu sürece esas üretim yapanların refahı artamıyor. Çok basit bir mantık ki üç kişinin maddi üretimini yedi kişi bölüşüyorsa ve hizmet üreten dört kişiye daha çok pay düşüyorsa hizmet eden sayısını düşürerek yani hizmette verimliliği arttırarak esas üretimi yapan sayısını arttırarak maddi üretim arttırılmalıdır. Hizmet kalitesi yükseltilmeli, az çalışanla aynı hizmetler verilip çalışan profili üretim ağırlıklı olmalıdır. Çünkü refah esasen maddi üretime bağlıdır. Halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasındaki bu hizmetlerden istekli olarak kar oranları uygun seviyelere inmezse devlet bunu sağlayacak gerekli kanuni düzenlemeleri yapabilir. Bu sınırlamalar sadece üretilen malın tüketiciye ulaştıran aracılarla ilgilidir. Bizzat üretim yapanların ürettikleri ürünlere kar koymalarında bir sınırlama olmaz. Aksi durum üretimin düşmesine sebep olur. Aşırı kar ile üretime devam edebilenler bunu piyasa şartlarında istedikleri gibi devam ettirebilirler. Yeni yatırımlar zaten karı yüksek olan alanlara yapılacağı için üretim karı yüksek olanlar rekabetten dolayı kar oranlarını mecburen düşürme yoluna gidecektir. Bu prensip yatırımı teşvik eden, dolayısıyla piyasaya daha çok malın girmesine sebep olacak temel bir prensiptir. Sosyalizmde üretim araçları tamamen devletin elinde olduğu için kişisel gelişim tam ortaya çıkamıyor ve gelişme yavaşlıyor. Fakat kapitalizmdeki şahsi teşebbüs hürriyeti kontrolsüz olunca gelişim hızlı olsa da sermaye sahipleri çalışanları eziyor. Anlaşılıyor ki devlet ne ekonomiyi tamamen elinde bulundurmalı ne de tam serbestiyet vermelidir. Tam doğru bir ifadeyle ekonomide denetleyici ve yönlendirici olmalıdır.
    Vergilendirmede de doğru düzenleme yapılmalıdır. Alt ve orta gelir gruplarından vergi alınmayabilir. Veya 1-2 puan gibi sembolik oranlara düşürülebilir. Kazanç oranı göre vergi oranı belirlenmeli, kar arttıkça vergi oranı da yükselmelidir.
    Gelir dağılımındaki adaletsizliğin başka büyük bir sebebi de barınma gideridir. Bu da gıda gibi hatta ondan daha önemli olduğu için (kullanım miktarını azaltma imkanı olmadığı için) serbest piyasa şartlarında kira veya ev sahibi olma gideri maliyetlerinin çok üzerine çıkıyor. Bir müteahhit bir ev satınca belki ev alan işçinin on, on beş senelik birikimi oranında kar yapıyor. Veya kirada oturan belki 15-20 senede evin değerinden fazla kira ödemiş oluyor. Sosyal devlet anlayışına göre devlet alt gelir gruplarının büyük bir gider kalemi olan bu meseleyi bizzat üretim yaparak, kar ve kira sınırlaması koyarak veya ev alacaklara veya yapacaklara faizsiz kredi vererek çözmelidir.

Her ülke kendi üretim imkanlarına sahip olmalıdır. Yerli üretim tesislerinin yabancıların elinde olması ülke insanını onlara işçi yapar. Yani köle. Çünkü bu durumda çalışan, üreten biz iken bizim kazandığımızdan fazlasını işveren yani yabancı kazanmış oluyor. Bizim sırtımızdan dünya hakimiyetlerini, sömürülerini devam ettiriyorlar. Yani milli bir ekonominin teşekkülü sağlanmalıdır. Milli sermayeli, vatanının ve milletinin menfaatini düşünen, ileri teknolojiyi üretip dünya ile rekabet edebilen şirketler teşekkül ettirilmelidir. Bunlar gelişim aşamasında devlet tarafından yabancılara karşı korunmalı ve desteklenmelidir. Yüksek sermayeli veya riskli üretim tesisleri devlet eliyle kurulup belli bir gelişim seviyesine gelince yerli özel sektöre devredilebilir. Her üretim alanından en az üç firma tesis edilmeli ki rekabet ile hem kaliteli üretim sağlanmalı ve fiyat konusunda halk lehine gelişme sağlanmalı hem de aynı alandaki yabancı üretimlerin ülkedeki satış payının öne geçmesi engellenmelidir. Ve milli sermayeli bu şirketlerin yabancılara satılmasının belli yasal düzenlemelerle, daha önemlisi sahiplerine milli şuur verilerek önlemi alınmalıdır. Ülkeyi hem tarımda hem bilim ve teknolojide kendine yeten kendi üretim tesislerine sahip hale getirmelidir. Özellikle montaj sanayi aldatmacasından kurtulup makineyi üreten makineler yapabilme tekniğine sahip olunmalı çalışmalar bu yönde planlanmalıdır. Çünkü ülke nüfusunun artışına paralel olarak üretimi arttırmak için her seferinde üretim yapan makineler yüksek meblağlara dışarıdan alınacak ve ülke kaynakları dışarı akıtılmış olacaktır. Hem de nüfus arttıkça yeni üretim imkanlarına ihtiyaç duyulacak, üretimi yapan makineleri üretme seviyesinde olunmazsa bu sürekli dışa bağımlılık anlamına gelir. Yani ikinci sınıf bir ülke, veya onların süslü ifadesiyle gelişmekte olan ülke. İlavesini yapalım, gelişmeye çalışmakta ama bir türlü gelişmesini tamamlayamayacak yani ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz olmaya devam edecek olan ülke. Nasıl gelişebilir ki? Ülkelerin kaynakları dışa akıyor.
Netice itibariyle anlaşılıyor ki ülke ekonomilerinin düzelmesi ve batı merkezli küresel sömürüden kurtulması için faizin kaldırılması, dövizin ithalat sınırlaması yapılması ve borsanın dışarıdan para akışına sebep olan yapısının değiştirilmesiyle sabitlenmesi, merkez bankalarının hükümetlere bağlanarak ekonomik işleyişi sağlamak için üretim ve insan gücü oranında piyasada para bulundurması, yatırıma yönlenmeyen büyük tasarruflara yüksek vergiler getirilerek bu birikimlerin yatırıma yani üretime yani istihdama yönlendirilerek en az nüfus artışı oranında sürekli büyümenin sağlanması, vatan, millet şuuru olan rekabetçi özel sektör esaslı milli şirketlerin kurulması yani üretim araçlarının milli unsurlar elinde olması gerekiyor.
Mevcut sistemden bu sisteme geçiş ancak şöyle yapılabilir: Bunu uygulayacak ülkenin eğer dış borcu(yani döviz borcu) varsa ki bütün gelişmekte olan diye nitelenen ülkelerin birkaçı hariç hepsinin borcu vardır. (Kendi paralarını yeterli oranda bastırmayıp ihtiyaç duyulan değişim aracının kendilerinden borç alması sağlanarak yapmaktadırlar.) Önce bu borcun kapatılması gerekir. Çünkü döviz borcu olan  ülke dövizi kontrol edemez. Döviz kontrol edilemezse faiz bitirilemez. Çünkü faiz yükseltmesinin sebebi döviz çıkışını yani yükselişi önlemek. Çünkü kısa süreli hızlı artış ekonomiyi çökertiyor. Böylece döviz çıkmasın diye daha çok faiz ödeniyor. Bu sarmal devam ettiği sürece milli bir ekonomi gelişemiyor. Küresel güçlerin sömürü ve hakimiyeti devam ediyor.
     Borç nasıl biter? Borcun büyüklüğüne ve ülkenin ihracat kapasitesine göre farklı zaman alır. Öncelikle dışarıdan borç yani döviz alımı bitirilmelidir. Bu sadece merkezi hükümet için değil yerel yönetimler için de geçerlidir. Özel sektör ise dövizin sürekli artışta olacağı bilinciyle bunu dikkate alarak mecburiyet nispetinde almalı, yerli para işini görecekse devlet belli şartlar dahilinde öncelikle maddi üretim yapanlara faizsiz ve uygun ödeme şartlarıyla kredi vermelidir. Merkez bankası hükümete bağlanacak. Değişim aracı olarak para merkez bankasınca basılarak karşılanacaktır. İhracat desteklenecek. Faiz düzenli bir şekilde kademeli olarak sıfırlanacak. Elde edilecek dövizin üretim kaynaklı olması sağlanacak. Dışarıdan gelen döviz çok olup dövizi sürekli düşürüyorsa merkez bankasınca piyasadan çekilerek rezerv arttırılacak. Bunun için para yoksa basılarak karşılanacak. Dövizin kademeli düzenli artışı sağlanacak. Yerli paranın yavaş yavaş değer kaybı ihracatı arttıracak. Eğer dövize ani talep olursa dalgalı kurdan dolayı bu talebi yapan yabancı dövizi çok yüksekten hatta zararına alacak. Böylece içerdeki sıcak para, faizdeki yabancı para çıkınca aşırı yükselmiş dövizin ekonomiyi etkilememesi için ihtiyacı olanlar döviz veya yerli parayı üretimlerini istihdamı sürdürsün diye faizsiz ve ödeme kolaylıklı kredi sağlanarak iflaslar önlenecek. Faiz göreceli kalktığı için dışarıdan sıcak para gelemeyecek. Devlet borçlarını zamanla azaltıp bitirince dövizi olması gereken seviyesine getirerek sabitleyecek. Olması gereken seviye temel bazı ürünlerin yerli para ile fiyatı, yabancı ülkelerdeki döviz bazlı fiyatlarıyla kıyaslanarak dövizin seviyesi belirlenecek. Bundan sonra faizsiz ve dövizin sabit olduğu  ekonomik sistem tam olarak uygulanmaya başlanmış olacak. Dövizin fiyatı ancak şu durumda değişebilir. Üretim maliyetinde yüksek oranı olan dış metanın döviz bazında değeri artarsa bu genel bir fiyat artışına sebep olacağı için ihracatı belli ölçüde düşürür. Yani döviz geliri azalır. Bu da dışarıdan alacağımız ürünlerin miktarını azaltır. Yani refah düşür. İşte döviz bazlı üretim maliyeti artışını düşürüp böylece ihracat miktarının azalması engellenir hatta artıp dış ticaret dengesi bozulmaz. Böylece iç pazarda fiyat artacağı için ithal satışı azalacak belki kısmi ihracat artışı olacağı için döviz dengesi artıda olacak. Yani mecburi dış tüketimleri elde etme imkanı aynı ölçüde devam edecek. Yani ekonominin küçülmesi önlenecek. Dış maliyet döviz olarak düşerse yerli para, değer kaybettiği ölçüde değer kazanıp eski haline dönecek ve ekonomi bozulmadan işleyecek. Sistemin ilk uygulanması sırasında fiyat artışları olacaktır. Çünkü faiz sebebiyle büyük para birikimine sahip olan yerli sermayedar faiz kazancı olmayınca bu paralarını ya yatırıma ya tüketime yönlendirecek ve talep artışlı fiyat yükselecek. Fakat çalışanın olumsuz etkilenmesini önlemek gayet kolay. Çünkü mesela aylık tüketim fiyatları bir ayda % 100 artsa, maaşlar da %100 arttırılsa sorun kalmaz. Maaşlar nasıl artar? Elde yeteri kadar para yoksa ki olmayacak, o zaman basılacak. Özel sektör çalışanına nasıl yüksek zam verir? Ona da devlet faizsiz uzun vade ödemeli kredi verir. O da çalışanına bunu verir. Ekonomiye bir defa bu para girince sistem eskisi gibi işlemeye devam eder. Fakat büyük birikimli faizcilerin tüketim artışları bir ayda bitmez. Belli bir zaman alır. Belki birkaç sene. Bu sürede aynı yöntem izlenir. Sonra dengeler oturacaktır. Böylece faiz kaldırılıp, yerli üreticiler döviz artışlı iflastan kurtarılarak, döviz borçları bitirilip yeni model uygulanmaya başlayacaktır.
Bütün bunların gerçekleşmesi ise bunları bilip bu fikirleri uygulayacak kişilerin yönetime gelmesi ile mümkün olabilir. Yönetim mevkine gelenlerin bunları uygulayabilmesi için de güç sahibi olmalıdır. Güç sahibi olmanın iki ayağı vardır. Biri içteki güce sahip olma, diğeri dünyaya hakim olan gücün desteğini alma veya zıtlaşmama. Asıl olan içteki güce sahip olmadır. Çünkü dıştaki güç içteki güce sahip olunamadığında olumsuz etki yapar. Zaten yukarıdaki fikirlerin uygulanması tamamen dıştaki güce karşı olma demektir. Yani içte güç sahibi olma durumuna gelene kadar yukarıdaki uygulamalar yapılamaz. İçteki güce sahip olunmazsa veya desteği alınmazsa dış güç, içteki güç odaklarıyla beraber hareket edip yönetimi kolaylıkla değiştirebilir. Nitekim Türk siyasi hayatında bu durumun örnekleri pek çok defa görülmüştür.

Kullanılan ve Alıntı Yapılan Kaynaklar:

*  İnternet
*  Batılılaşma İhaneti    -  Mehmet Doğan (İz Yayınları)
*  Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti    -  Rasim Özdenören (İz Yayınları)
 

 



Kuran Surelerinin Kimliği

Müzik Dinle

Allah'a çağıran, iyi işler yapan ve ben Allah'a teslim olmuş müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır. (Fussilet 33)

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Hz. Muhammed (S.A)

Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz. ( Cervantes)

Kimler yeni

  • NurT
  • ElestIdota
  • handan kavukçu
  • BerkayGüçlü
  • Damdinceren

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 users ve 4 misafir ziyaretçi çevrimiçi.

İçerik paylaşımı

İçeriği paylaş

Ana Menü

Secondary links

Anket

FİLİSTİN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORMUYUZ?:

En son ağ günlüğü gönderileri