Genetiği değiştirilmiş bir din şifa vermez.

benliğimizden daha önceliklidir (33:6). Zira
ebeveynimiz bize şu kısa dünya hayatında rehberlik
etti. Ahlakı Kur’an olan güzeller güzeli
Nebi ise bize iki cihan saadeti için örneklik
etti.

HADIS IDEOLOJISI YANDASLARININ TEZINE EVET DEMEK, ISLAM’IN GENLERIYLE OYNAMAK DEMEKTIR. GENETIGI DEGISTIRILMIS BIR DIN SIFA VERMEZ HASTA EDER.

Kur’an onu mü’minlere örnek olarak gösterdi.
Nebevi örneklik, sonradan “sünnet” adı altında
ıstılahlaştı. Nebevi sünnete ittiba nasıl anlaşılmalıydı?
Nebevi örneklik ile Kur’an neyi
kasdetmişti? İşte tüm mesele burada düğümleniyordu.
Nebi ölümlü bir beşer, bir insandı. Bir melek
değildi. Ona “Ben de sizin gibi bir beşerim”
demesini emreden Allah’tı. Ondan gelen onlarca
rivayet “Ben de sizin
gibi bir insanım; ben hata
da ederim, isabet de ederim
(ene uhti’u ve usîbu)” şeklinde
başlıyordu. Bir önceki yıl
hamile annelerin emzirmesini
yasaklıyor, bunun bir
zarar vermediğini öğrendiğinde
yasağı kaldırıyordu.
Bir yıl önce hurma aşılamayı
yasaklıyor, bunun iyi bir şey
olduğunu öğrenince serbest
bırakıyordu. Kendisine bir
dava geliyor, o haksız tarafın
Müslüman oluşuna aldanıp
hatalı karar veriyor, hemen
ardından inen ayet, onu sert
bir şekilde uyarıyordu: “Sakın
hainlerden yana olma!” (4:105) O helal bir
şeyi kendisine haram ediyor, bu yüzden Rabbinden
azar işitiyordu (66:1). Buna benzer bir
dolu örnek…
Bütün bunlar gösteriyor ki, sevgili Nebi’yi örnek
gösteren Kur’an’ın kastı ile “sünnet” ve
“hadisi” vahiy ilan ederek Kur’an’ın ortağı yapan
ideolojik tavrın maksadı birbirinden çok
farklı. Bu ikinci tavır “sünnet” adı altında, bir
mezhep ve meşrebin spekülatif yorumunu dinin
asılları arasına dahil etmek istiyor. “Gayb”
ve “şehadet”ten oluşan iki ayaklı Kur’an epistemolojisine
(59:22), spekülatif bilgi anlamına
gelen ve zandan oluşan üçüncü bir protez ayak
ilave ediyor. Bu kabul edilemez tavra itiraz
edenleri ise, İmam Azam örneğinde görüldüğü
gibi, arsızca ‘ötekileştiriyor’, hatta ‘şeytanlaştırıyor’.
Eğer bu ‘sünnetçi’ tavır devlet ideolojisi
olarak iktidara payanda olduysa, bu kez fiili
baskılar, hapisler, işkenceler ve hatta katletme
meşrulaşıyor. Büyük İmam’a yaptıkları gibi,
İki kez devlet tezine imana ve muhalif tezden
tevbeye davet ediliyor, daveti kabul etmeyince
zindandan ölüsü çıkıyor. Bu arşı titretecek zulüm
de ustaca gizlenip üzeri örtülüyor.
Hadis ideolojisi yandaşlarının tezine evet demek,
İslam’ın genleriyle oynamak, onu değiştirmektir.
Genetiği değiştirilmiş bir din, şifa
vermez hasta eder. Oysaki İslam şifadır. İslam
insanlığın her şeyidir. GDO’lu bir İslam ise, insanlık
için bir hayal kırıklığıdır.
Hadisçilik ideolojisi, dirilerin
iradelerini inkâr etmek
için ölüleri istismar etti. Hadisçilik
ideolojisi, ilm-i rical
üzerinden, ölülerin dirilere
tahakkümünün önünü açtı.
Sonuçta bu ideoloji din kılığına
büründü. Beşeri bir
disiplin olan cerh ve tadil,
ravinin konumunu belirleyen
bir ilim olmaktan çıkıp,
bir sözün vahiy olup olmadığını
belirleyen miyar halini
aldı.
Hadisçilik ideolojisi yandaşları,
telkine yatkınlık,
bağnazlık, sorumsuzluk, taklitçilik zaaflarını
sonuna kadar kullandılar. Kur’an muhataplarını
ısrarla “akletmeye” çağırırken, bunlar akıl
ve felsefe düşmanlığı yaptılar. Bunun en son
örneği bu günlerde İlahiyatların müfredatı
üzerinde dönen YÖK dolabıdır. İlahiyatları “rivayetçi
kursu” yapmaya çalışan odağın, İmam
Azam’ı karalamada icma edenlerle aynı meşrepten
olduğunu görmek insanı hiç de şaşırtmıyor.
Tarih tekerrür ediyor.
Türkiye’de hadis alanında dünyada görülmeyen
bir gelişme yaşandı. İlahiyat akademisyenleri
içinden Hadisçilik ideolojisinin tuzağına
düşmeyen bir hadis âlimleri kuşağı ortaya
çıktı: Hayri Kırbaşoğlu, Mehmet Görmez, Enbiya Yıldırım, Bünyamin Erul, Hüseyin Bağcı,
M. Emin Özafşar, M. Akif Koç gibi isimler
bunların başında geliyordu. Hiç şüphesiz bu
kuşağı ortaya çıkaran bir üstad vardı: M. Said
Hatiboğlu. Babası Hatib hocanın taklide karşı
tahkikçiliğini tevarüs eden Hatiboğlu Hoca’nın
ömürlük çabasının meyvelerinden en çok istifade
eden hadis ilmi olmuştu. Bu yönelişin hiç
şüphesiz dünyada öncüleri vardı. Onların başında
modern Suriye’ye şekil vermiş olan Mustafa
Sıbai (1915-1964) geliyordu. O öyle bir
hadis ehliydi ki, döneminin hadis ideolojisi taraftarları
ona, 1950’ler Suriye’sindeki anayasa
çalışmalarına maslahat fıkhı çerçevesinde yaklaştığı
için, “kızıl şeyh” lakabını takmışlardı.
Rivayetin değil hakikatin otoritesini önceleyen
hadis âlimleri kuşağının yetişmesi, şahsen
fakiri umutlandırmıştır. Ümmetin II. Tedvin
Asrı’na mutlaka girmesi gerektiğini savunan
bu fakir, bu tedvin asrında hadis ilmine ve hadis
âlimlerine çok iş düştüğü kanaatindedir.
Yapılması gereken iş bellidir: Füru’da tecdit
yetmez. Hadisi aslına ircaya dayalı yeni bir
hadis usulü ortaya koymak şarttır. Bu usul
çerçevesinde hadis edebiyatının tamamını
Kur’an’a ve arz edilmesi gereken diğer ilkelere
arz etmeli. Kaynağından uzaklaştıkça kabaran
ve köpüren hadis deryasını Allah Rasulü’nün
fem-i saadetinden çıktığı hale geri döndürmek
hedeflenmeli. Senediyle birlikte Allah Rasulü
adına uydurulup onun ağzına yerleştirilmiş,
bununla da kalmayıp vahiy ilan edilmiş spekülatif
bilgi, ‘din’ hanesinden çıkartılıp ‘kültür’
hanesine konulmalı, istifade edilecekse, oradan
alınıp istifade edilmelidir.
Sonuç
Özeleştiri farzın da farzı olan efrazdır. Zira
eleştiri istiğfardır. Kur’an istiğfarı emreder.
Müslümanların hep mazeretleri vardır. Bünyeden
kaynaklanan her köklü problemde hep
dışarıyı işaret ederler. Suçlu ötekidir.
Bu Müslümanları ‘kapalı havza toplumu’ haline
getirip Yahudileştiren travmatik bir durum.
Kapalı toplumlar bir türlü büyüyüp gelişemezler.
Kendi kendileriyle yetinirler. Kendilerini
kutsar, başkalarını suçlar ve yok sayarlar.
Nebevi örneklik konusunda iki tavır hep olacaktır:
Ebu Bekir tavrı, Ömer tavrı… Hz. Ebu
Bekir Hz. Peygamber’in şahsına bakarak Müslüman
oldu. Hz. Ömer Kur’an’a bakarak Müslüman
oldu.
Mutlak ve mücerret olarak “sünnet”in Allah
Rasulü’ne nisbeti hem dil hem de din açısından
yanlıştır. Zira dilde “sünnet” hem olumlu hem
olumsuz olarak kullanılır. Eğer kullanılacaksa
“nebevi sünnet”, “sünnet-i rasul”, “Nebi’nin
sünneti” gibi terkip halinde kullanılmalıdır.
Hadis ideolojisi mensupları, Sünnet ve hadisi
Kur’an’la yarıştırmaktan özel bir haz duyarlar.
Sünnet kavramının mücerret olarak Hz.
Peygamber’in davranışlarını ifade etmesi, yaklaşık
iki asır sonra Şafii’nin ‘epistemolojik devrim’iyle
somutlaşır. Şafii sünnet-hadis ayrımını
silikleştirmiş, sünnetin hükmünü Kur’an’ın
hükmüne eş tutmuş ve sünneti ‘Kur’an’ın ortağı’
haline getirerek ikinci bir asıl olarak vaz’
etmiştir. Oysa Allah Rasulü din dilini tesis
eden değil, tebliğ eden konumundadır. Allah
şaridir, Nebi müteşerridir.
Hadis ideolojisi yandaşlarının tezine evet demek,
İslam’ın genleriyle oynamak, onu değiştirmektir.
Genetiği değiştirilmiş bir din, şifa
vermez hasta eder.
Sözün Özü
Tüm samimiyetimle inandığım hakikat şudur:
Bize Allah’ın vahyini taşıyan sevgili Peygamberimiz
bizim için ebeveynimizden, hatta kendi
benliğimizden daha önceliklidir
Allah sünnet koyar, Nebi ise örnek davranış
ortaya koyar (33:21). Sünnet koymak, norm
koymaktır ve normu Allah koyar. Örneklik ise
formdur. Formu Nebi koyar.
Rabbimden niyazım: Bize canımızdan evla
olan Nebi’nin örnekliğini şimdi ve buradasına
taşıyan ve hayatında yaşayan bahtiyarlardan
kılmasıdır

Reklam