You are hereİman Nuru ve Saadeti
İman Nuru ve Saadeti
İÇİNDEKİLER
YİRMİ İKİNCİ SÖZ …….
YEDİNCİ ŞUA (Âyet-Ül Kübra) ………..
OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ……...
YİRMİNCİ MEKTUP (8.Kelime ) …………
YİRMİ DOKUZUNCU LEM’A (4.Bab, 2.Fasıl) …………….
ONUNCU SÖZ……………
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ (Remizli nüktenin sırrı)……………….
ON DOKUZUNCU MEKTUP …………….
ON DOKUZUNCU SÖZ………………..
ON DOKUZUNCU MEKTUP (13.İşaret) ………
YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ……..
YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ (Birinci Şu'le) ………
ON DOKUZUNCU SÖZ (On dördüncü Reşha) ……………..
İŞARETÜL İCAZ………
YİRMİ DOKUZUNCU LEMA………………
ON BİRİNCİ SÖZ…………
OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ (Otuz Birinci Pencere) ………………….
YEDİNCİ SÖZ……….
ONUNCU SÖZ Mukaddime(Dördüncü İşaret, Altıncı Hakikat) …………
24.Mektub, 2.Makam, 2.Mebhas……………...
YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ (Birinci Mebhas) ………………………
MİFHAUL İMAN……………
OTUZ İKİNCİ SÖZ (2.Mevkıf 3.maksat) …………….
İMAN KÜFÜR MUVAZENELERİ………….
GENÇLİK REHBERİ…………..
ON YEDİNCİ SÖZ……………..
YİRMİ BEŞİNCİ LEM'A………….
DÖRDÜNCÜ SÖZ……………..
RİSALE-İ NUR’DAN İMAN HAKİKATLERİ
YİRMİ İKİNCİ SÖZ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki; acib bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, mükemmel düzeninden bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Büyük bir hayretle etraflarına baktılar. Gördüler ki: Bir yönden bakılsa azametli bir âlem görünüyor. Bir yönden bakılsa, muntazam bir memleket... Bir yönden bakılsa, mükemmel bir şehir... Diğer bir yönden bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acaib âlemde gezerek etrafa bakındılar. Gördüler ki: Bir kısım mahluklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: "Şu acib âlemin elbette bir işlerini hikmetle yapanı ve şu muntazam memleketin bir sahibi, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu sanatlı bir şekilde yapılmış sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahluklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve ziynetlerin çeşitleriyle süsleyen ve ibret verici mu'cizelerle donatan bir zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmemiz lâzımdır." Öteki adam dedi: "İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başına idare etsin." Arkadaşı cevaben dedi ki: "Bunu tanımazsak, ilgisiz kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek büyüktür. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek büyüktür. Onun için ona karşı ilgisiz kalmak, hiç akıl kârı değildir." O serseri adam dedi: "Ben bütün rahatımı, keyfimi; onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım." Akıllı arkadaşı ona dedi: "Senin bu inadın beni de, belki çoklarını da belaya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden, bazan olur ki, bir memleket harab olur." Yine o serseri dönüp dedi ki: "Ya kat'iyyen bana ispat et ki; bu koca memleketin tek bir sahibi, tek bir sâni'i vardır. Yahut bana ilişme." Cevaben arkadaşı dedi: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin, tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu'cize ve hârikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahluklar onun memurlarıdır."
Gel her tarafa bak, her şeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü bak, bir dirhem (Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir) kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler kilo yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuru olmayan, (Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine dayanmayan üzüm çubukları gibi nazenin nebatatın, başka ağaçlara latif eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir) gayet hikmetli işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu'cize, her şey mu'cizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise, bir safsatadır.
Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azametli sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zîynetlerine bak ve bütün bu memleketin nizamını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer nihayetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu, öyle mu'cizeli nakkaş, öyle bir hârikulâde kâtib olması lâzım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünkü bak bu taşlardaki nakşa, (Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir.) her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin nizam kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise her bir nakış, he rbir san'at, o gizli zâtın bir ilânnamesidir, bir mührüdür.
Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki: Bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin? Zira kudret kalemi, âlemin azametli kitabında ne yazmış ise, özetini insanın mahiyetinde yazmıştır. Kader Kalemi , dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi yerleştirmiştir.
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! İşte bak: Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden büyük bir dikkatle bakan, şu nuranî fermana(Kur'ana ve üstündeki turra ise i'cazına işarettir) bak. O bin nişanlı zât, onun yanına durmuş, o fermanın mealini herkese beyan ediyor. İşte şu fermanın üslûbları öyle bir tarzda parlıyor ki, herkesin dikkatini çekiyor ve öyle ciddî, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acaibi ortaya koyan zâtın şuunatını, ef'alini, emirlerini, vasıflarını birer birer beyan ediyor. O fermanın genel görünüşünde bir azim turra olduğu gibi, bak her bir satırında, her bir cümlesinde taklit edilmez bir turra olduğu gibi, ifade ettiği manalar, hakikatlar, emirler, hikmetler üstünde dahi, o zâta mahsus birer manevî mühür hükmünde ona has bir tarz görünüyor.
Elhasıl: O Ferman-ı A'zam, güneş gibi o Zât-ı A'zam'ı gösterir; kör olmayan görür.
Zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif taifeden ibaret olan bütün hayvan ve bitki çeşitleri ordusu; görmek suretiyleayrı ayrı erzakları, suretleri, silâhları, elbiseleri, talimatları, terhisatları tam bir ölçü ve düzenle hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki; -hiç bir şüphe kabul etmez- güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünkü şu birbiri içinde karışmış olan türleri, milletleri, tamamını birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki (Haydi, çevir gözünü: en küçük bir kusur görüyor musun? Mülk 67-3) sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.
YEDİNCİ ŞUA (Âyet-Ül Kübra)
Bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet cömertçe bir ziyafetgâh ve gayet san'atkârane bir teşhir yeri ve gayet haşmetli bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayret verici ve şevkli bir seyrangâh ve gayet manidarane ve hikmetli bir mütalaa yeri olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu büyük kitabın müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: "Bana bak, aradığını sana bildireceğim!" der.
O da bakar görür ki: Bir kısmı dünyamızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüz binler gök cisimlerini direksiz düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan hudutsuz çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve Güneş ve Ay’ın vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı yaratılış damgası ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlukatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet(terbiye edici) faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften oluşan bir hakikat, bu azameti ve ihatatı ile o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha belli bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder.
OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ
Nasıl mucize gösteren bir zat, büyük bir saray yapmak istese: Evvelâ temellerini, esaslarını muntazaman hikmetle vaz'eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine uygun bir tarzda düzenler. Sonra menzillere, kısımlara meharetle ayırıyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor. Sonra nakışlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla aydınlatıyor. Sonra o muhteşem ve mükemmel güzellikteki sarayda meharetini, ihsanatını yenilemek için her bir tabakada yeni yeni icatlar, tebdiller, değişimler yapıyor. Sonra her bir menzilde kendi makamına bağlı bir telefon koyup birer pencere açarak, her birinden onun makamı görünür.
Aynen öyle de: ve lillahi’l-meselü’l-ala, Sâni'-i Zülcelal, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve bin bir esma-yı kudsiye ile müsemma benzersiz harikalıkta yaratıcı(Allah), şu en büyük alem olan kâinat sarayının ve yaratılış şeceresinin icadını istedi. Altı günde o sarayın, o şecerenin esaslarını hikmet düsturlarını ve ezeli ilim kanunlarıyla tespit etti. Sonra ulvî(yüce) ve süflî(aşağı) tabakalara ve dallara ayırıp, kaza ve kader düsturları ile tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını tesir ve yardım düsturu ile tanzim etti. Sonra her şeyi, her bir âlemi ona lâyık bir tarzda, meselâ semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti. Sonra o külli kanunlar ve genel düsturların meydanlarında esmalarını tecelli ettirip aydınlattı. Sonra bu kapsamlı kanunun tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir surette imdada yetiştirdi. Demek o kapsamlı düsturları içinde hususî ihsanları, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Her şey, her vakit, her ihtiyacı için ondan yardım ister, ona bakabilir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, her şeyden, kendini gösterecek yani vücudunu(varlığını) ve vahdetini(birliğini) bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış.
20.MEKTUP (8.Kelime )
"Yâ İlahenâ! Rabbimiz sensin! Çünki biz kuluz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin!.. Hem sensin Hâlık! Çünki biz mahlukuz, yapılıyoruz. Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin. Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memluküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin. Hem sen Aziz'sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âynasıyız. Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek gani sensin, veren sensin. Hem sen Hayy-ı Bâki'sin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz. Hem sen Bâki'sin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz. Hem cevap veren, hediye veren sensin! Çünkü biz umum mevcudat, söz ve hâl dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor, isteklerimiz veriliyor. Demek bize cevap veren sensin. Ve hâkeza..."
Bütün mevcudatın, küllî ve cüz'î her birisi birer Veysel Karanî gibi, bir münacat-ı maneviye suretinde bir aynadarlıkları var. Aciz ve fakir ve kusurlarıyla, Allah’ın kudret ve kemalini ilân ediyorlar.
YİRMİ DOKUZUNCU LEM’A (4.Bab, 2.Fasıl)
Bismillahirrahmanirrahim
Biz sabaha girdik. Mülk Allah’a şahit, kibriyya Allah’a delildir.
Azamet Allah’a şahit, heybet Allah’a delildir.
Kuvvet Allah’a şahit, kudret Allah’a delildir.
Nimetler Allah’a şahit, daimi inamlar Allah’a delildir.
Güzellik Allah’a şahit, cemal-i sermedi Allah’a delildir.
Saltanat Allah’a şahit, yer ve göklerin orduları Allah’a delildir.
Hüküm Allah’a şahit, emir Allah’a delildir.
Semavat Allah’a şahit, arş Allah’a delildir.
Güneşler Allah’a şahit, aylar Allah’a delildir.
Acaib ve garaibiyle denizler Allah’a şahit, yaprak, çiçek ve meyveleriyle bitkiler Allah’a delildir.
Kainat mescidinde namaz kılan ve ibadet eden insanlar ve cinler Allah’a şahit, alem mescidinde ibadet ve tesbih eden melaike ve ruhaniyet Allah’a delildir.
Sanat Allah’ındır; öyleyse medih de Allah’a aittir.
Nimetler Allah’ındır; öyleyse şükür de Allah’a aittir.
Rahmet Allah’ındır; öyleyse hamd olsun o Allah’a ki Alemlerin Rabbidir.
ONUNCU SÖZ
Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki: Herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasbediyor. Hevesine tabi olup her türlü zulmü, sefaheti işliyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki: "Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belaya sokacaksın. Bu mallar hazine malıdır. Bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam kuvvetlidir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, yardım dile." dedi. Fakat o sersem inat edip dedi:
"Yok, hazine malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men'edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım" dedi. Hem filozofça çok safsatalar söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı. Evvelâ o sersem dedi:
"Padişah kimdir? Tanımam."
Sonra arkadaşı ona cevaben: "Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir tren gaibden gelir gibi kıymettar, süslü mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor gidiyor. Nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen anlaşılıyor ki, bir parça yabancı dil okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım."
O sersem döndü dedi:
"Haydi padişah var; fakat benim azıcık istifadem ona ne zarar verebilir. Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor."
Arkadaşı ona cevaben dedi:
"Yahu şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem Sultanın harika sanat eserlerinin teşhir yeridir. Hem geçici temelsiz misafirhaneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket yıkılacak. Bu ahali başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek." dedi.
Yine o hain sersem, inat edip: "İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harap edilsin; başka bir memlekete göç etsin." dedi. Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:
Birinci Suret: Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, güzel hizmet eden itaatkarlara mükâfatı ve isyan edenlere cezaları bulunmasın. Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde büyük bir mahkeme vardır.
İkinci Suret: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zayıftan tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetli ve şahane yiyecekler, kaplar, süslü nişanlar, ziynetli elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır. Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevazi bir korku ve heybet altında hizmet eder. Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celalli bir haysiyeti, namusu vardır. Halbuki kerem ise, nimet vermek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edepsizlerin cezalandırılmasını ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
Demek ki büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
Üçüncü Suret: Bak ne kadar yüce bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor. Halbuki hükûmetin hikmeti ise, saltanatın himayesine iltica eden mültecilerin mükafatlandırılmasını ister. Adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.
Halbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek ki büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
Dördüncü Suret: Bak hadd ü hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz yiyecekler gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir cömertliği, hesapsız dolu hazineleri vardır. Halbuki böyle bir cömertlik ve tükenmez hazineler, daimî ve istenilen her şey içinde bulunur bir ziyafet diyarı ister. Hem ister ki, o ziyafetten lezzet alanlar orada devam etsinler. Tâ yokluk ve ayrılık ile elem çekmesinler. Çünkü elemin yok olması lezzet olduğu gibi, lezzetin yok olması da elemdir. Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciznüma bir padişahın antika san'atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemalâtını gösteriyorlar. Benzersiz cemal-i manevîsini beyan ediyorlar. Gizli güzelliğinin letaifinden bahsediyorlar. Demek onun pek mühim, hayret verici kemalât ve cemal-i manevîsi vardır. Gizli, kusursuz kemal ise; takdir edici, güzelliklerini görücü, mâşâallah deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Gizli, görünmez cemal ise; görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemalini iki vecihle görmek: Biri, muhtelif aynalarda bizzât müşahede etmek. Diğeri, müştak seyirci ve güzellikleri hayretle seyredenlerin gözü ile görmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede etmek ister. Hem o daimî cemal, hayran seyirci ve güzellikleri görenlerin devamlı var olmalarını ister. Çünkü daimî bir cemal, yok olan arzuya, hevese razı olamaz. Zira dönmemek üzere yokluğa mahkûm olan bir seyirci, yokluğun tasavvuruyla muhabbeti düşmanlığa döner, hayret ve hürmeti tahkire meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Halbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemal ve o cemalin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp doymadan gidiyor.
Demek ki bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor...
Beşinci Suret: Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ bak, en küçük bir hacet, en küçük bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya hekim gönderiyor.
Gel gidelim, şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yaver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: "Evet, evet biz de istiyoruz" diyorlar. Onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:
"Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bize yokluk ve teb'îd ile azap etme. Sana müştak ve müteşekkir şu itaatkar raiyetini başı boş bırakıp i'dam etme." diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun. Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en küçük bir adamın en küçük bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir yaver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki o sevgilinin maksudu, herkesin maksududur. Hem padişahın rızası, hem merhamet ve adaletinin gereğidir. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhanelerdeki geçici güzellikleri yapmak kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için beş-altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette hakikî hazinelerini, kemalâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.
Demek bu imtihan meydanında olanlar, başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyor...
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ (Remizli nüktenin sırrı)
Hakîm-i Ezelî sonsuz inayet ve ezeli hikmetinin iktizası ile, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esma-i hüsnasına ayna ve kader ve kudret kalemine sayfa olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya(gelişime ve değişime) sebeptir. O neşvünema ise, yeteneklerin gelişmesine sebeptir. O gelişme ise, kabiliyetlerin ortaya çıkmasına sebeptir. O kabiliyetlerin ortaya çıkması ise, ölçülü hakikatlerin zuhuruna sebeptir. Ölçülü hakikatlerin ortaya çıkması ise, Sâni'-i Zülcelal'in(Celal sahibi sanatlı yaratıcı olan Allah’ın) esma-i hüsnasının tecellilerinin nakışlarını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniye(her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın mektupları) suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu imtihan sırrı ve vazifeli olmanın sırrı iledir ki; yüce, yüksek ruhların elmas gibi cevherleri, kötü, aşağı ruhların kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.
İşte bu zikredilen sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, yüce hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin değişimini, halden hale değişmesini dahi o hikmetler için irade etti. Halden hale değişmeler için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere karıştırarak, şerleri hayırlara çevirerek, çirkinlikleri güzelliklerle bir araya getirerek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı değişim kanununa ve halden hale geçme ve olgunlaşma düsturuna tabi kıldı. Vatka ki imtihan meclisi kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esma-i hüsna hükmünü icra etti. Kader kalemi, mektuplarını tamamıyla yazdı. Kudret, sanatının nakışlarını tekmil etti. Mevcudat, vazifelerini îfa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Her şey, manasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni'-i Kadîr'in bütün kudret mucizelerini, sanat harikalarını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedî(sonsuz) manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni'-i Zülcelal'in hikmet-i sermediyesi ve inayet-i ezeliyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esma-i hüsnanın tecellilerinin hakikatlarını, o kalem-i kader mektuplarının hakikatlerini, o nümune-misal nakış-ı san'atının asıllarını, o mevcudatın vazifelerinin faydalarını, gayelerini, o mahlukatın hizmetlerinin ücretlerini ve o kainat kitabının kelimelerinin ifade ettikleri manaların hakikatlarını ve kabiliyet çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve görünen sebeplerin perdesini yırtmasını ve her şey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelal'ine teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o zikredilen hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı yok olma ve değişim dağdağasından, tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedîleştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve değişimin sebeplerini ve ihtilafatın maddelerini ayırmak istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri “Sizler, ayrılın, ey mücrimler!”(Yasin, 59) tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı “Size selam olsun. Buraya tertemiz geldiniz. Ebediyen kalmak üzere girin cennete.”(Zümer, 73) hitabına mazhar olacak. Yirmisekizinci Söz'ün Birinci Makamının İkinci Sualinde isbat edildiği gibi; Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedî ve sabit bir vücud verir ki; hiç değişime ve bozulmaya ve ihtiyarlığa ve yok olmaya maruz kalmazlar. Çünkü yok olmaya sebebiyet veren değişimin, bozulmanın sebepleri bulunmaz.
ON DOKUZUNCU MEKTUP
İkinci Nükteli İşaret:
Evet mu'cizat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat'iyyeti vardır. Mu'cize ise; Hâlık-ı Kâinat tarafından onun davasına bir tasdiktir, "Sadakte" hükmüne geçer. Nasıl ki sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki: "Padişah beni filan işe memur etmiş." Senden o davaya bir delil istenilse; padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin rican ile değiştirirse; "Evet" sözünden daha kat'î daha sağlam, senin davanı tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dava etmiş ki: "Ben, şu kâinat Hâlıkının elçisiyim. Delilim de şudur ki: Sürekli aynı yaptığı âdetini, benim dua ve rican ile değiştirecek. İşte parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Aya bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça yiyeceğe bakınız; iki-üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte iki yüz-üç yüz adamı tok ediyor." Ve hakeza.. yüzer mucizeleri böyle göstermiştir.
Şimdi, şu zâtın doğruluk delilleri ve peygamberlik delilleri yalnız mucizelerine münhasır değildir. Belki dikkatli insanlar için, hemen bütün hareketleri ve işleri, tavırları ve sözleri, ahlâk ve davranışları, sîret ve sureti, doğruluğunu ve ciddiyetini ispat eder. Hattâ meşhur İsrail alimlerinden Abdullah İbn-i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sîmasını görmekle, "Şu sîmada yalan yok, şu yüzde hile olamaz!" diyerek imana gelmişler.
Gerçi hakikati araştıran alimler, peygamberlik delillerini ve mucizelerini bin kadar demişler; fakat binler, belki yüz binler peygamberlik delili vardır. Ve yüz binler yol ile yüz binler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın peygamberliğini tasdik etmişler. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'de kırk vech-i i'cazdan başka, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bin delilini gösteriyor.
ON DOKUZUNCU SÖZ
Birinci Reşha: Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî öğretici var. Birisi: Şu kinat kitabıdır. Birisi: Şu kitab-ı kebirin(kainatın) en büyük ayeti olan son peygamber Haz.Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Birisi de Kur'an-ı Azîmüşşan'dır. Şimdi şu ikinci konuşan delil olan Hâtem-ül Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o delilin şahs-ı manevîsine bak: Dünya yüzeyi bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber... O alim bir delil olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatib, bütün peygamberlere reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir zikir halkasının başzikredicisi... Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; her bir davasını, mucizelerine istinad eden bütün peygamber ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o “La ilahe illallah” der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani geçmiş ve gelecekte saf tutan o nuranî zikrediciler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma' ile manen "Sadakte ve bil-hakkı natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyit edilen bir iddiaya parmak karıştırsın.
İkinci Reşha: O nurani tevhid delili, nasıl ki iki tarafın icma' ve tevatürüyle teyit ediliyor. Öyle de, Tevrat ve İncil gibi Semavi kitapların yüzler işaretleri ve peygamberliğini gösteren binler işaretleri ve gaibden haber veren ruhanilerin meşhur müjdeleri ve kâhinlerin mütevatir şehadetleri ve şakk-ı Kamer gibi binler mucizelerinin delilleri ve şeriatın hakkaniyeti ile teyit ve tasdik ettikleri gibi, zâtında gayet kemaldeki övülen ahlakını ve vazifesinde nihayet güzel simasındaki yüksek ahlakını ve kemal-i emniyetini ve iman kuvvetini ve gayet itminanını ve nihayet Allah’a olan bağını gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde kulluğu, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti; davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikâre gösteriyor.
ON DOKUZUNCU MEKTUP (13.İşaret)
Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; Aynı avucunda küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları mağlubiyete sevketmesi; aynı avucunun parmağıyla ayı iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar hârika bir Allah’ın kudret mucizesi olduğunu gösterir. Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir Sübhanî zikirhanedir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve düşmana karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük Rahmanî bir eczahanedir ki, hangi derde temas etse derman olur. Ve celal ile kalktığı vakit, ayı parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, kevser suyu akıtan on musluklu bir rahmet çeşmesi hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mucizelere mazhar ve medar olsa; o zâtın Kâinatın Hâlıkı yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, çok açık, güzel bir şekilde anlaşılmaz mı?..
YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ
Birinci cüz': Kur'an nedir? Tarifi nasıldır?
Elcevab: Kur'an,
Şu büyük kinat kitabının bir ezeli tercümesi..
Ve yaratılış ayetlerini okuyan çeşitli dillerinin ebedi tercümanı..
Ve şu şehadet ve gayb aleminin ve kitabının müfessiri...
Ve zeminde ve gökte gizli esma-i ilahiyenin manevî hazinelerinin keşfedicisi..
Ve hadiselerin altında gizli hakikatlerin anahtarı..
Ve şehadet aleminde gayb aleminin lisanı..
Ve şu şehadet alemi perdesi arkasında olan gayb aleminden gelen Allah’ın ebedi iltifatları ve hitabat-ı ezeliye-i sübhaniyenin hazinesi..
Ve şu islâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, şekli..
Ve uhrevi alemlerin mukaddes haritası...
Ve zât ve sıfât ve esma ve İlahi işlerin sözlü açıklayıcısı, açık bir tefsiri, kati delili, nur saçan bir tercüman...
Ve şu âlem-i insaniyetin terbiyecisi..
Ve büyük bir insanlık olan islâmiyetin ay ve ziyası..
Ve insanlığın hikmet hakikatleri..
Ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hidayet vericisi...
Ve insana hem bir şeriat kitabı,
Hem bir dua kitabı, hem bir hikmet kitabı,
Hem bir kulluk kitabı, hem bir emir ve davet kitabı,
Hem bir zikir kitabı, hem bir fikir kitabı
Hem bütün insanın bütün manevi ihtiyaçlarını karşılayacak olan çok kitapları kapsayan
Tek, câmi' bir mukaddes kitaptır.
Hem bütün evliya ve sadıklar ve arifler ve muhakkikînin muhtelif görüşlerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki görüşün zevkine lâyık ve o yolu aydınlatacak ve her bir mesleğin yoluna muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ortaya koyan mukaddes bir kütüphane hükmünde bir semavî kitaptır.
YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ (Birinci Şu'le)
Birinci Şua: Kur’an bir hârikulâde belâgattir. O belâgat(söyleyiş kusursuzluğu) ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslûblarının bedaatinden, garib ve müstahsenliğinden ve beyanının beraatinden, faik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lafzının fesahatinden, selasetinden doğar ki, benî-ademin en dâhî ediblerini(yazarlarını), en hârika hatiblerini, en büyük alimlerini söz mücadelesine davet edip bin üç yüz senedir meydan okuyor, onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Söz mücadelesine davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semalara vuran o dâhîler, ona söz mücadelesiiçin ağız açamayıp kemal-i zilletle boyun eğdiler.
Birinci Suret: İ'cazı vardır ve mevcuttur. Çünkü Arab yarımadasının ahalisi o asırda büyük bir çoğunlukla eğitim görmemiş idi. Eğitimsiz, okur yazar olmadıkları için övünülecek şeylerini ve tarihi hadiselerini ve ahlaki güzelliklere yardım edecek atasözlerini kitabet yerine şiir ve belâgat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Manidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle nesilden nesile hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu fıtrî ihtiyaç neticesi olarak o kavmin manevî ticaret çarşılarında en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâgat unsurları idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir milli kahramanı gibi idi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta dünya milletlerinden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymetli idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle barış ilan ediyorlardı. Hattâ onların içinde "Muallakat-ı Seb'a" namıyla yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâ'be'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan nüzul etti. Nasıl ki Musa Aleyhisselâm zamanında sihir ve İsa Aleyhisselâm zamanında tıp revaçta idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit Arap belagatçılarını, en kısa bir suresine mukabeleye davet etti: Fermanıyla onlara meydan okuyor. Hem der ki: "İman getirmezseniz mel'unsunuz. Cehennem'e gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını hafife alıyor. Onları ilk olarak i'dam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem'de i'dam-ı ebedî ile beraber dünyevî i'dam ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya söz ile mücadele ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir."
İşte eğer söz mücadelesi mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla mücadele edip davasını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilatlı savaş yolu seçilsin? Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin? En tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya atacak uzun bir yolu seçsin, hiç kabil midir? Çünkü bir edipleri, birkaç cümleyle muaraza edebilseydi; Kur'an, davasından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu seçtiler. Demek, sözle mücadele mümkün değildi. Onun için kılıçla savaşa mecbur oldular.
İkinci Şu'le: Bin üç yüz elli senedir Kur'an-ı Hakîm, bütün hakikatlerini kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde; herkes, her millet,
her memleket onun cevherlerinden, hakikatlerinden almıştır ve alıyorlar. Halbuki ne o ülfet, ne o bolluk, ne o zamanın değişmesi, ne o büyük değişimler; onun kıymetli hakikatlerine, onun güzel üslûblarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, güzelliğini söndürmemiştir. Şu halet tek başıyla bir mucizedir.
Şimdi biri çıksa Kur'an’ın getirdiği hakikatlerden bir kısmına kendi hevesince çocukça bir düzen verse, Kur'anın bazı ayetleriyle mücadele için nisbet etse, "Kur'an’a yakın bir kelâm söyledim" dese, öyle ahmakça bir sözdür ki, meselâ taşları muhtelif mücevherlerden bir muhteşem sarayı yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın ince nakışlarına bakan mizanlı nakışlar ile süsleyen bir ustanın san'atıyla; o ince nakışlardan hayali kasır, o sarayın bütün cevher ve ziynetlerinden nasipsiz bir sıradan adam, sıradan hanelerin bir ustası, o saraya girip o kıymetli taşlardaki ulvî nakışları bozup çocukça hevesine göre sıradan bir evin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra "Bakınız! O sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymetli ziynetlerim var" dese; divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san'atı gibidir.
“De ki: And olsun, eğer bu Ku’an’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (İsra 17)
ON DOKUZUNCU SÖZ (On dördüncü Reşha)
Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki lem'a-i i'caza bak ki: Kur'an hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı davet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır. Hem herkes her vakit bütün Kur'anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur'aniye ekser uzun surelerde derc edilerek her bir sure bir küçük Kur'an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için Tevhid ve Haşir ve Kıssa-i Musa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
İŞARETÜL İCAZ
Madem Kur'an kelâmullahtır(Allah’ın kelamı); bütün asırlar üzerinde ve arkasında oturan muhtelif tabaka tabaka olarak dizilmiş bütün insanlara hitab ediyor, ders veriyor. Hem bu kâinat Hâlık-ı Zülcelal'inin kelâmı olarak rububiyetin en yüksek mertebesinden çıkıp, bu binler muhtelif tabaka muhatablarla konuşuyor, tamamının bütün suallerine ve ihtiyaçlarına cevab veriyor; elbette manaları, küllî ve umumîdir. Beşer kelâmı gibi mahsus bir zamana, belirli bir taifeye ve cüz'î bir manaya inhisar etmiyor. Bütün cinn ve insin binler muhtelif tabakada olan fikirler ve akıllar ve kalpler ve ruhlarının her birisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.
Kelâm-ı Ezelî'den gelen ve bütün asırları ve bütün insan topluluklarını muhatab kabul eden Kur'an-ı Hakîm'in gayet küllî manalarının, cevherlerinin sedefi hükmünde olan lafz-ı Kur'anî, elbette küllîdir. Yalnız kıraatında her bir harfinin on, yüz, bin ve binler ve mübarek günlerde otuz bine kadar uhrevî sevap ve Cennet meyvesi veren Kur’an harflerinin her birinde mevcudiyeti kat'î icaz mevcuttur.
Bir şeyin güzelliği, o şeyin tamamında görünür. Parçalara ayrıldığı vakit, tamamında görünen güzellik, parçalarında görünmez. O şeyin tamamında ortaya çıkan nakış ve güzellik, her bir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi onun kusur sebebi düşünülmez. Böyle olmasına rağmen, Kur'an-ı Hakîm'in sure ve âyetlerinde görünen mu'cize-i nazm, ayrı ayrı parçaları ve yapı itibariyle tahlil edildiği vakit, başka bir tarzda yine kendini inceleyenlere gösteriyor.
Kur'an-ı Hakîm'in Kelâm-ı Ezelî'den gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitab etmesi hasebiyle, manasında bir câmiiyet ve harika bir bütünlük vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi, bir anda yalnız bir mes'eleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi kısmi değil, göz gibi geniş bir bakışa sahip olmak gibi, Kelâm-ı Ezelî dahi bütün zamanı ve bütün insanları nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlahîdir. Elbette onun manası, beşer kelâmı gibi cüz'î bir manaya ve hususî bir maksada münhasır değildir. Bu sebepten, bütün tefsirlerde görünen ve açıklık, işaret, gizli manalar, îma, genişlik, telmih(çağrışım) gibi tabakalarla müfessirlerin beyan ettikleri manalar, Arap gramerine ve anlam bilimine ve din usulüne aykırı olmamak şartıyla, o manalar, o kelâmdan bizzât murattır, maksattır.
YİRMİ DOKUZUNCU LEMA
Akıllı ve kamil insanların ittifakıyla sabittir ki, bütün akli deliller onu teyid eder. Vicdanın Kur’an ile tatmin olması şehadet eder ki, sağlam, temiz yaratılış onu tasdik eder. O, bilmüşahede ebedi bir mucizedir. Ve mutlak bir görüş sahibidir ki, tam anlamıyla görür, pek uzak ve gayb alemlerine, pek yakında olan hazır şeyler gibi bakar. Öyle bir genişliği ve kapsamı vardır ki, melekler alemindeki büyük melekleri bir dersiyle bilgilendirirken ederken aynı dersiyle bir çocuğu dahi bilgilendirir. Anlatımı ve öğretimi, basitin en basitinden, yükseğin en yükseğine kadar bütün şuurlu tabakatını öyle kapsar. “Ondan başka ilah yok” ve “Bilin ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” şeklindeki tekrar eden ve kesin şehadetleriyle, dünya aleminde gayb aleminin lisanıdır.
“Bu kitabın indirilmesi o (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) azîz ve hakîm olan Allah tarafındandır. Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için Allah'ın kudret ve hikmetine dair çok deliller vardır. Siz insanların yaratılışınızda ve Allah'ın dünyanın her tarafında yaydığı canlılarda, kesin bilgiye ulaşıp gerçekleri tasdik edecek kimseler için deliller vardır. Gece ve gündüzün peş peşe gelip müddetlerinin uzayıp kısalmasında, Allah'ın gökten bir rızık, yani yağmur indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, rüzgârları evirip çevirmesinde, akıllarını kullanıp düşünecek kimseler için Allah'ın kudretine ve hikmetine dair birçok delil vardır. (O tekvînî âyetlerin yanında) işte bunlar da Allah'ın (tenzîlî) âyetleridir ki, gerçeğin ta kendisi olarak (Cebrail vasıtasıyla) okuyup beyan ediyoruz.” (Casiye, 2-6)
ON BİRİNCİ SÖZ
Ey kardeş! Eğer âlemin hikmetinin tılsımını ve insanın yaradılışının bilmecesini ve namaz hakikatinin rumuzunu bir parça anlamak istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış; servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevherler, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli pek acaib defineleri varmış. Hem kemalâtça harika sanat eserleri pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız ilim alanında hayret verici marifeti, ihatası varmış. Hem, nihayetsiz güzel ilimlere ilimi ve malumatı varmış. Her cemal(güzellik) ve kemal(olgunluk) sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o şanlı sultan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ insanların bakışlarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san'atının hârikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin:
Bir vechi: Bizzât aşina keyfiyeti nazarıyla görsün.
Diğeri: Başkasının bakışlarıyla baksın.
Bu hikmete binaen, büyük ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmağa başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü güzelliklerle süslendirip kendi san'atının en latif, en güzel eserleriyle zîynetlendirip, hikmetli ilminin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ilimlerinin mucizeli eserleriyle donatarak tamamladıktan sonra, her bir nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini içeren sofralar, o sarayda kurdu. Her bir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle cömertçe, sanatsevercesine bir herkese açık ziyafet ortaya koydu ki, güya her bir sofra, yüz sanayi-i latifenin eserleriyle yaratılmış gibi kıymetli hadsiz nimetleri serdi. Sonra memleketinin her tarafındaki ahali ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti. Sonra bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve içeriğinin manalarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Tâ ki, sarayın Sâniini, sarayın içindekilerle ahaliye tarif etsin ve sarayın nakışlarının işaretleriyle bildirip, içindeki san'atlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki muntazam süsler ve ölçülü nakışlar nedir? Ve ne yönden saray sahibinin kemalâtına ve hünerlerine delalet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı rıza dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin. İşte o tarif edici, anlatıcı üstadın her bir dairede birer yardımcısı bulunuyor. Kendisi en büyük dairede talebeleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:
"Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin gösterilmesiyle ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini beğenmek ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanlar ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen nimetler ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının eserleriyle, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa hevesinizi gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz güzel yaratılmış varlıklar üstünde birer mahsus sikke, birer hususî damga, birer taklid edilmez turra koymakla, her şey kendisine has olduğunu ve kendi eseri olduğunu ve kendisi tek ve yekta, kendi başına iş gören ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve benzersiz, nazirsiz eşsiz tanıyınız ve kabul ediniz."
Daha bunun gibi, ona ve o makama münasib sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki kısma ayrıldılar:
Birinci güruhu(bölük, topluluk): Kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acaiblere baktıkları zaman dediler: "Bunda büyük bir iş var." Hem anladılar ki: Beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. "Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?" deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona yönelerek gittiler ve dediler: "Esselâmü Aleyke ya Eyyühel Üstad! Hakikaten, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve dikkatle araştıran bir tarif edicisi, anlatıcısı lâzımdır. Efendimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz." Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın rızası dairesinde amel ettiler. Onların şu edebli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden onları has ve yüksek ve tarif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir Cevvad-ı Melik'e lâyık ve öyle itaatkar ahaliye yaraşır ve öyle edebli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şâyan bir surette ikram etti, daimî onları saadetlendirdi.
İkinci güruh ise; akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlup olup lezzetli yiyeceklerden başka hiç bir şeye iltifat etmediler; bütün o güzelliklerden gözlerini kapadılar ve o üstadın anlattıklarından ve ona uyanların ikazlarından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ortaya çıkaran iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni'-i Zîşan'ın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup, öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.
İşte o saray, şu âlemdir ki; tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gök yüzüdür. Tabanı ise, doğudan batıya renk renk çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik ise, ezel ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddes(Allah)'tir ki, yedi kat semavat ve arz ve içlerinde olan her şey, kendilerine mahsus lisanlarla o zâtı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semavat ve arzı altı günde yaratarak arş-ı rububiyetinde durup; gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sayfasında ayetlerini yazan; ve Güneş, Ay, yıldızlar emrine amade haşmetli ve kudretli sahibidir.
O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, her birisi kendine lâyık bir tarz ile tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün harika sanat eserleri ise, şu âlemde görünen ilahi kudretin mucizeleridir ve o sarayda gördüğün yiyecekler ise; şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde İlahi rahmetin harika ürünlerine işarettir ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan dünya yüzeyidir ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatta Allah’ın kudsi isimlerinin cilvelerine misaldir ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların işaretleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam sanatlı yaratılmış varlıklar ve ölçülü kudret kaleminin nakışlarıdır ki, Kadîr-i Zülcelal'in(Allah’ın) isimlerine delalet ederler ve o üstad ise Seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Yardımcısı ise, Enbiya Aleyhimüsselâm'dır ve şakirdleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde Melaike Aleyhimüsselâm'a işarettir. Temsilde, seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir ve o iki fırka ise, burada birisi ehl-i imandır ki kainat kitabının ayetlerinin müfessiri olan Kur'an-ı Hakîm'in talebeleridir. Diğer güruh ise ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi olup yalnız dünya hayatını tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı sağır, dilsiz, sapkınlar güruhudur.
Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur'an’a kulak verdiler. Kendilerini, ibadet çeşitlerinin fihristesi olan "namaz" ile birçok yüce makamlar içinde çok latif vazifelerle donatılmış gördüler. Evet namazın çeşitli zikir ve hareketleriyle işaret ettiği vazifeleri, makamları, mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Eserlere bakıp, görmeden muamele suretinde saltanat-ı rububiyetin güzelliklerini seyir yeri makamında kendilerini gördüklerinden; tekbir ve tesbih vazifesini eda edip "Allahü Ekber" dediler.
Sâniyen: Allah’ın kudsi isimlerinin cilveleri olan görülmedik, benzersiz ve parlak eserlerine ilan edicilik makamında görünmekle "Sübhanallah, Velhamdülillah" diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.
Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde toplanan nimetlerini zahir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.
Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih(övgü) vazifesine başladılar.
Hâmisen: Kader defteri üstünde kudret kalemiiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve varlıkların san'atındaki latif incelik ve nazenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni'-i Zülcemal'lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Sonra o Rabb-ül Âlemîn'in uluhiyetinin izharına karşı; za'f içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlerini ilândan ibaret olan kulluk ile ve kulluğun özeti olan "namaz" ile mukabele ettiler. Daha bunlar gibi çeşit çeşit kulluk vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen büyük mescidde fariza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar. Bütün mahlukat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, iman bereketi ile emn ü emanet ile donanmış emîn bir dünyanın halifesi oldular ve şu meydan-ı tecrübe ve şu imtihan yerinden sonra onların Rabb-i Kerim'i onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak dârüsselâma davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve insanların hayallerine sığmayacak derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve beka verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte Kur'an talebelerinin akibetleri böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmîn!
Amma günahkar ve şerli, kötü olan diğer güruh ise: sorumluluk sahibi olarak şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdaniyetin(Allah’ın birliğinin) delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirane bir ittiham ile tahkir ettiler ve bütün esma-i İlahiyenin tecellilerine karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler; nihayetsiz bir azaba müstehak oldular. Evet insana sermaye-i ömür ve cihazat-ı insaniye, söylenen vazifeler için verilmiştir.
Belki vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların yaratılması, iki esastır:
Biri: Cenab-ı Mün'im-i Hakikî'nin bütün nimetlerinin her bir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip, şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecelli eden Allah’ın kudsi isimlerinin bütün tecellillerinin çeşitlerini, birer birer, size o cihazlar vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.
İşte bu iki esas üzerine insanlığın kemalatı ortaya çıkar. Bununla insan, insan olur.
Senin hayatının gayelerinin özeti dokuz emirdir:
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde toplanan nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz'edilen cihazların anahtarlarıyla Allah’ın kudsi isimlerinin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdes'i(Allah’ı) o isimler ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlukat nazarında, esma-i İlahiyenin sana taktıkları garib san'atlarını ve latif cilvelerini bilerek hayatında ortaya çıkarıp göstermektir.
Dördüncüsü: Sözlerinle ve hareketlerinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine kulluğunu ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun eserlerinin güzelliklerini gösterdiği gibi, sen dahi esma-i İlahiyenin cilvelerinin sana verdikleri letaif-i insaniye murassaatıyla bilerek süslenip o Şahid-i Ezelî'ye görünmektir.
Altıncısı: Hayat sahibi olanların hayatın tezahürleri denilen, Hâlıklarına tahiyyatları; ve hayat işareteleri denilen, Sâni'lerine tesbihatları ve hayatın gayeleri ve meyveleri denilen, Vâhib-ül Hayat'a kulluklarını sunmayı bilerek müşahede etmek, tefekkür ile görüp şehadetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelal'in sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ sen cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î iraden ile bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın her biri kendine mahsus bir dil ile Hâlıkının(Yaradanının) tevhidine(birliğine) ve Sâniinin rububiyetine dair manevî sözlerini düşünmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve za'fın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlahiye ve gına-yı Rabbaniyenin tecellilerinin derecelerini anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nispetinde ve ihtiyacın çeşitleri miktarınca, yiyeceğin lezzeti ve dereceleri ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve Allah’ın zenginliklerinin derecelerini düşünmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, kısaca bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sureti ve vazife şekli şudur ki:
Hayatın bir kelime-i mektubedir. Kudret kalemiyle yazılmış hikmetli bir sözdür. Görünüp ve işitilip, esma-i hüsnaya delalet eder. İşte hayatının sureti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr-ı hakikatı şudur ki: Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir.
Şimdi hayatının saadet içindeki kemali ise: Senin hayatının aynasında görünen Şems-i Ezelî'nin(Allah’ın) nurlarını hissedip sevmektir. Şuurlu olarak ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde nurunun yansımasını yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni a'lâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadîs-i kudsînin meal-i şerifi olan: “Ben göklere ve yere sığmam; fakat mümin kulumun kalbine sığarım.” denilmiştir.
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayelere yönelik olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi' olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki: Hiç içinde hiç olan geçici nefsin hazlarına, geçici dünya lezzetlrine sarfedip ziyan edersin!
33. SÖZ (OTUZ BİRİNCİ PENCERE)
Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal kitaplarına havale ederek yalnız feyz-i Kur'an’dan aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:
On birinci Söz'de beyan edildiği gibi: "İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün isimlerini, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor."
Birinci Nokta: İnsan, üç cihetle esma-i İlahiyeye(Allah’ın isimlerine) bir âynadır.
Birinci Vecih: Gecede zulümat(karanlıklar), nasıl nuru(ışığı) gösterir. Öyle de: İnsan, zayıflığı ve acziyle, fakirliği ve ihtiyaçlarıyla, eksiklik ve kusuru ile, bir Kadîr-i Zülcelal'in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hakeza pek çok İlahi vasıflara bu suretle âynadarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za'fında, hadsiz düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a(Varlığı mutlak olan Allah) bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz ihtiyacı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir yardım isteme mercii aramağa mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm'in(Çok zengin ve merhametli olan Allah’ın) dergâhına dayanır, dua ile el açar. Demek her vicdanda şu dayanak noktası ve yardım isteme mercii cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm'in barigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.
İkinci vecih âynadarlık ise: İnsana verilen nümuneler türünden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, hâkimiyet-i rububiyetine âynadarlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: "Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkeza...
Üçüncü vecih âynadarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esma-i İlahiyeye âynadarlık eder. Otuz ikinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları görünen yetmişten ziyade Allah’ın ismi vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni'(sanatlı yaratan) Hâlık(yaratıcı) ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim(cömert), Latif(lütufkar) isimlerini ve hâkeza... Bütün a'za ve aletleri ile, cihazları ve cevherleri ile, latif duygular ve maneviyatı ile, hevesleri ve hisleri ile ayrı ayrı isimlerin ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl isimlerde bir ism-i a'zam var, öyle de o isimlerin nakışlarında dahi bir nakş-ı a'zam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve cansız hükmünde insan olmak ihtimali var!
YEDİNCİ SÖZ
Şu kâinatın muğlak tılsımını açan “Allah’ın varlığına ve birliğine ve ahirete iman ettim.” insan ruhu için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymetli iki tılsım açıcı olduğunu ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile çok rızık veren Allah’tan sual ve dua; ne kadar faydalı ve panzehir gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur'an'ı dinlemek, hükmüne boyun eğmek, namazı kılmak, büyük günahları terk etmek; ebed, ahiret yolculuğunda ne kadar mühim, değerli güzel bir bilet, ahiret azığı, bir kabir nuru olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir zaman bir asker, harb ve imtihan meydanında, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:
Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, istemese da gönderiliyor.O çaresiz, şu dehşet içinde, üzgün bir halde düşünürken; sağ cihetinde Hızır gibi bir hayır isteyen, nuranî bir zât ortaya çıkar. Ona der: "Üzülme. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce kullanırsan, o arslan, sana itaatkar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve ferahlık için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce kullansan; o iki çürümüş yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) denilen latif çiçeğe dönüşür. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın." Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti. Evet ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki sol cihetinden şeytan gibi aldatıcı, sarhoş bir adam, çok zîynetler, süslü suretler, fantaziyeler, içkiler beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi:
-Hey arkadaş! Gel gel, beraber içki içip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.
Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?
Cevab: Bir tılsım.
-Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.
- Hâ, şu ellerindeki nedir?
- Bir ilâç.
- At şunu. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamanıdır.
- Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?
- Bir bilet. Bir tayinat senedi.
- Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım! der. Her bir hile ile onu iknaya çalışır. Hattâ o bîçare, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir hileciye aldandım.
Birden sağ cihetinden gök gürültüsü gibi bir ses gelir, der: "Sakın aldanma. Ve o aldatıcıya de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def'edip peşimdeki yolculuğu men'edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem!. Tâ Hızır gibi bu zât-ı semavî dediğini desin."
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil: O bîçare asker ise, sensin ve insandır. Ve o arslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, ölüm ve zeval ve ayrılıktır ki; gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi bunaltıcı ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o sevkiyat ve yolculuk ise, ruhlar aleminden, anne karnından, çocukluktan, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun imtihan yolculuğudur. Ve o iki tılsım ise, Cenab-ı Hakk'a iman ve âhirete imandır.
Evet şu kudsî tılsım ile ölüm; mü'min insanı, dünya zindanından cennet bahçelerine, huzur-u Rahman'a götüren bir itaatkar at ve burak suretini alır. Onun içindir ki: Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem ayrılık ve yok oluş, memat ve vefat ve darağacı olan zamanın geçişi, o iman tılsımı ile, Sâni'-i Zülcelal'in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu'cizat-ı nakşını, kudretinin harikalarını, rahmetinin tecellilerini, tam bir lezzetle seyir ve temaşaya vasıta suretini alır. Evet güneşin nurundaki renkleri gösteren âynaların değişip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder. Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlıkının kudretine dayanma, hikmetine itimaddır.
Öyle mi? Evet emr-i kün feyekun’a (Ol! Emriyle her şeyi yaratabilmek) mâlik bir Sultan-ı Cihan'a acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne korkusu olabilir? Zira en müthiş bir musibet karşısında “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” (Bakara 156)ö deyip kalp huzuru ile Rabb-ı Rahîm'ine itimad eder. Evet ârif-i billah, aczden, Allah korkusundan lezzet alır. Evet korkuda lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sorulsa: "En leziz ve en tatlı halin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi, za'fımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak yine vâlidemin şefkatli sinesine sığındığım haldir." Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir Allah’ın rahmet tecellisinin bir pırıltısıdır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, aczde ve Allah korkusunda öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi güç ve kuvvetlerinden şiddetle uzaklaşıp Allah'a acz ile sığınmışlar. Aczi ve korkuyu, kendilerine şefaatçı yapmışlar.
Diğer ilâç ise, şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzak-ı Rahîm'in rahmetine itimattır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir nimet sofrası eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir çok çömert olan Allah’ın misafirine fakirlik ve ihtiyaç, nasıl üzücü ve ağır olabilir? Belki fakirlik ve ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır. İştiha gibi fakirliğin artmasına çalışır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, fakirlik ile övünmüşlerdir. Sakın yanlış anlama! Allah'a karşı fakirliğini hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakirliğini halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir. Ve o bilet, senet ise; başta namaz olarak farzları yapma ve büyük günahları terk etmedir.. Öyle mi? Evet bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebed-ül âbâd yolunda azık ve erzak, ışık ve burak; ancak Kur'an’ın emirlerini kabul ve yasaklarından çekinmek ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.
İşte ey tembel nefsim!
Beş vakit namazı kılmak, yedi büyük günahı terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve günah ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Büyük kainat mescidinde Kur'an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu sürekli okunan bir dua edinelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup Hak'tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti yayan odur.
ONUNCU SÖZ
Mukaddime(Dördüncü İşaret, Altıncı Hakikat)
Birinci Esas: Anlarsın ki: O han gibi bu dünya dahi kendi için değil. Kendi kendine de bu sureti alması imkansızdır. Belki kafile-i mahlukatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.
İkinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim'i, onları Dâr-üs Selâm'a(cennete) davet eder.
Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki güzellikler, yalnız lezzet almak veya tenezzüh için değil. Çünkü bir zaman lezzet verse, bitmesiyle bir çok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu güzellikler; ibret içindir, şükür içindir, daimi olanına teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.
Dördüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki güzellikler ise Cennet'te ehl-i iman için rahmet-i Rahman'la toplanan nimetlerin nümuneleri, suretleri hükmündedir.
Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için kaydedilir.
Yedinci Esas: Hem anlarsın ki: Güz mevsiminde yaz-bahar âleminin güzel mahlukatının tahripleri, i'dam değil. Belki vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır. Hem yeni baharda gelecek mahlukata yer açmak ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır.
Hem insanlara vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan İlahi bir ikazdır.
Sekizinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu fâni(geçici, yok olucu) âlemin sermedî(sonsuz) Sânii için başka ve bâki bir âlemi var ki, kullarını oraya sevk ve ona teşvik eder.
Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has kullarına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne beşerin kalbine hutur etmiştir. Âmennâ...
24.Mektub, 2.Makam, 2.Mebhas
Üçüncü İşaret:
Dünya bir destgâh ve bir mezraadır, âhiret pazarına münasib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Sözlerde ispat etmişiz: Nasıl ki cinlerin ve insanların amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de: Dünyanın diğer mevcudatı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki yer küre, onlar için geziyor; belki denilebilir ki: "Onun içindir." Bu sefine-i Rabbaniye(dünya), yirmidört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip, haşir meydanının etrafında dönüyor. Meselâ ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya maceralarını hatırlasınlar ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o yaşanan olayları müşahede etseler çok lezzet duyarlar. Madem öyledir, herhalde lezzet diyarı ve saadet yeri olan cennette, sonsuz manzaralarda, dünyevî maceraların sohbetleri ve dünyevî hadiselerin manzaraları cennette bulunacaktır. İşte bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, sonsuz manzaraları teşkil etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Meselâ: Nasıl ki medeni toplumlar, fâni vaziyetlere bir çeşit sonsuzluk vermek ve gelecekteki insanlara yadigâr bırakmak için; güzel veya garip vaziyetlerin suretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, geçmiş zamanı şimdiki zamanda ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar. Aynen öyle de: Şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sâni'-i Hakîm'i sonsuzluk alemine ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber ebedi alemde, sonsuz manzaralarda onların etvar-ı hayatlarında gördükleri hayat vazifelerini ve mu'cizat-ı Sübhaniyeyi, menazır-ı sermediyede kaydetmek, Hakîm, Rahîm ve Vedud isimlerinin icabıdır.
YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ (Birinci Mebhas)
Birinci Nokta: İnsan, iman nuru ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e lâyık bir kıymet alır. Ve küfür karanlığı ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni'-i Zülcelal'ine(Allah’a) nispet ediyor; iman, bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda ortaya çıkan İlahi sanat ve Allah’ın isimlerinin nakışları itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nispeti keser. O kesmekten dolayı Allah’ın sanatı gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem geçici bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz.
Meselâ: İnsanların san'atları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan denk, bazan madde daha kıymetli, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika işler yapan ve pek eski hünerli san'atkârına nisbet ederek o san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir san'atıdır ve en nazik ve nazenin bir kudret mucizesidir ki; insanı, bütün isimlerinin cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinatın küçük bir örneği suretinde yaratmıştır.
Eğer iman nuru, içine girse, üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yani: "Sâni'-i Zülcelal'in sanatıyım, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım" gibi manalarla insandaki Allah’ın sanatı ortaya çıkar. Demek Sâniine intisabdan ibaret olan iman; insandaki bütün sanat eserlerini ortaya çıkarır. İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbaniyeye göre olur ve Allah’a aynadarlık itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlukat üstünde bir Allah’ın muhatabı ve Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.
Eğer intisabı kesmekten ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o manidar Allah’ın isimlerinin nakışları karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni'(Allah) unutulsa, Allah’a bakan manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manidar yüksek san'atların ve manevî yüksek nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî sebeplere ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; -dediğimiz gibi- kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle insanın mahiyetini yıkar, elmastan kömüre çevirir.
MİFHAUL İMAN
Kat'iyyen bil ki: Yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah’a imandır. Ve insaniyetin en yüce mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah’a iman içindeki marifetullahtı(Allah bilgisi). Cinn ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır(Allah aşkı). Ve insan ruhu için en hâlis mutluluk ve insan kalbi için en saf sevinç, o muhabbetullah içindeki ruhani lezzettir. Evet bütün hakikî saadet ve hâlis mutluluk ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, nurlara, sırlara; ya bilkuvve veya bilfiil sahiptir. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz sıkıntılara, elemlere ve şüphelere manen ve maddeten mübtela olur. Evet şu perişan dünyada, âvâre insanlar içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre insanlar içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar çaresiz olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinat eder. O vahşetli dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaret yeri olur.
Hadîs olarak işitmişim. Murad da şudur ki: "En hayırlı genç odur ki; ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik heveslerine esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki; gaflette ve heveste gençlere benzemek ister; çocukçasına nefsin heveslerine tâbi olur."
Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahih sureti şudur ki; ben başımın üstünde onu bir hikmet levhası olarak kabul etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:
Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise, her şey dosttur.
Yârân istersen Kur'an yeter. Evet ondaki enbiya ve melekler ile hayalen görüşür ve yaptıklarını seyredip arkadaşlık eder.
Mal istersen kanaat yeter. Evet kanaat eden, iktisat eder; iktisat eden, bereket bulur.
Düşman istersen nefis yeter. Evet kendini beğenen, belayı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider.
Nasihat istersen ölüm yeter. Evet ölümü düşünen, dünya aşkından kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.
OTUZ İKİNCİ SÖZ
(2.Mevkıf 3.maksat)
Dünyanın üç yüzü var:
Birinci yüzü: Cenab-ı Hakk'ın isimlerine bakar. Onların nakışlarını gösterir. Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennet'in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.
Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın heveslerin oyuncağı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste söylenen tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir.
3.Mevkıf 2.mebhas
Mühim Bir Sual: Diyorsunuz ki: "Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem fıtri ihtiyaca binaen, leziz yiyecekleri ve meyveleri severim. Babamı, annemi ve evlâtlarımı severim. Hayat ortağımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri, Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfât ve esmasına verebilirim?
Elcevab:
Muhabbet, gerçi iradeye bağlı değil. Fakat irade ile, muhabbetin yüzü, bir sevgiliden diğer bir sevgiliye dönebilir. Meselâ: Bir sevgilinin çirkinliğini göstermekle veyahut asıl muhabbete lâyık olan diğer bir sevgiliye perde veya âyna olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecazî sevgiliden hakikî sevgiliye çevrilebilir.
Saydığın sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki onları Cenab-ı Hakk'ın hesabına ve onun muhabbeti namına sev, deriz. Meselâ: Leziz yiyecekleri, güzel meyveleri, Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ve o Rahman-ı Rahîm'in nimeti yönüyle sevmek, "Rahman" ve "Mün'im" isimlerini sevmektir, hem manevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahman namına olduğunu gösteren; meşru dairesinde kanaatkârane kazanmak ve düşünerek, şükrederek yemektir.
Hem babanı ve anneni şefkat ile teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat lillah için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faydaları kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.
Ve evlâtlarını, o Zât-ı Rahîm-i Kerim'in hediyeleri olduğu için kemal-i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhafaza etmek, yine Hakk'a aittir. Ve o muhabbet ise, Cenab-ı Hakk'ın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise: Vefatlarında sabır ile şükürdür, me'yusane feryat etmemektir. "Hâlıkımın benim nezaretime verdiği sevimli bir mahluku idi, bir memlukü idi, şimdi hikmeti iktiza etti, benden aldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlukte bir zahirî hissem varsa, hakikî bin hisse onun Hâlıkına aittir. "Hüküm Allah’ındır." deyip teslim olmaktır.
Hem dost ve ahbab ise: Eğer onlar iman ve amel-i sâlih sebebiyle Cenab-ı Hakk'ın dostları iseler, "El-hubbu Fillah" sırrınca o muhabbet dahi, Hakk'a aittir.
Hem hayat ortağını, rahmet-i İlahiyenin munis, latif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan dış görünüşüne muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki ahlakının güzelliğidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemali ise; ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemal-i şefkat ve ahlakının güzelliği, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaîfe, latife mahlukun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa dış görünüşün yok olmasıyla, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçare hakkını kaybeder.
Hem hayatı, Cenab-ı Hakk'ın insana ve sana verdiği en kıymetli ve sonsuz hayatı kazandıracak bir sermaye ve bir define ve bâki kemalâtın cihazatını câmi'(kapsayan) bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhafaza etmek, Cenab-ı Hakk'ın hizmetinde istihdam etmek, yine o muhabbet bir cihette Allah'a aittir.
Hem gençliğin letafetini, güzelliğini; Cenab-ı Hakk'ın latif, şirin, güzel bir nimeti nokta-i nazarından sevmek, güzelce kullanmak, şükretmek bir nevi meşru sevgidir.
Hem baharı; Cenab-ı Hakk'ın nurani isimlerinin en latif, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni'-i Hakîm'in antika san'atının en müzeyyen ve şaşaalı bir meşher-i san'atı olduğu cihetiyle tefekkür ederek(düşünerek) sevmek, Cenab-ı Hakk'ın isimlerini sevmektir.
Hem dünyayı; âhiretin mezraası ve esma-i İlahiyenin âynasi ve Cenab-ı Hakk'ın mektubatı ve geçici bir misafirhanesi yönüyle sevmek, -nefs-i emmare karışmamak şartıyla- Cenab-ı Hakk'a ait olur.
Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. "Ne kadar güzel yapılmış" de. "Ne kadar güzeldir" deme. Ve kalbin içine, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü kalbin içi, Allah’ın aynasıdır ve ona mahsustur. (Allah’ım! Bizi senin muhabbetinle ve bizi sana yaklaştıracak şeylerin muhabbetiyle rızıklandır.) İlahiyeyi ziyadeleştirir. Hem meşru bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.
İMAN KÜFÜR MUVAZENELERİ
On üçüncü Söz'ün İkinci Makamı
Ölüm o kadar kat'î ve açıktır ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, müminler için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir ebedi bir hapis ve bütün dostlarından bir ayrılış içinde yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikat ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan inkar edenler ve dalalet içinde olanlar için bir ebedî i'dam kapısı... Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık açıktır, delil istemiyor, göz ile görünür.
Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçare insan; o i'dam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve nurlu bir aleme açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da sayılan üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık, ellerinde tastik nişanları olan mu'cizeler bulunan enbiyalar(peygamberler) ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksan dokuz kesin ihtimal ile "i'dam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu ebedi saadete çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir." diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir felaket ihtimali bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek habercinin sözü dikkate alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, felaket endişesinden gelen manevi elemi, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak habercilerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebep olduğunu ve iman, kulluk yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, ebedi bir hazineye, bir saadet sarayına açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve işaretlerini ve eserlerini gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçare insan ve özellikle müslüman eğer iman ve kulluğu olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen büyük elemi kaldırabilir mi?
GENÇLİK REHBERİ
Ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan gayrı meşru hevesleri(haramları) terkedip, Kur'anın tılsımı olan iman ve farzları elde etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayet ve ehl-i hakikat(evliyalar) ittifaken haber veriyorlar ve eserlerini gösteriyorlar.
ON YEDİNCİ SÖZ
Eyvah! Aldandık. Şu dünya hayatını sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi' ettik. Evet şu geçip giden hayat bir uykudur, bir rü'ya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider...
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevale(yokluğa) mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. İnsan hanesi olan dünya ise, yokluk karanlığına sükut eder. Emeller bekasız, elemler ruhta bâki kalır.
Madem hakikat böyledir; gel ey hayata çok bağlı ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtela bedbaht nefsim! Uyan aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına itimat eder. Gecenin hadsiz karanlığında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de: Kendine, vücuduna ve nefsine dayansan; yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın yolunda feda etsen, bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nurlu vücut bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücut, sende emanettir.
Hem onun mülküdür. Hem o vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et; tâ beka bulsun. Çünkü nefy-i nefy, ispattır. Yani: Yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana, hem bâki, hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Tâ beş hasaretten kurtulup, beş kazancı birden kazanasın.
YİRMİ BEŞİNCİ LEM'A
Ey bîçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil belki bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi' olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor.. tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu atasözü dillerde destandır ki; "Musibet zamanı çok uzundur, safa zamanı pek kısa oluyor."
Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir. Çünkü ibadet iki kısımdır. Biri müspet ibadettir ki; namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfî ibadetlerdir ki; hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede, aczini, za'fını hisseder. Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur. Evet hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şikayet etmemek şartıyla, mü'min için ibadet sayıldığına sahih rivayetler vardır. Hattâ bazı sabırlı ve şükreden hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, sahih rivayet ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan şikayet değil, teşekkür et.
Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve durmadan yokluk ve ayrılıkta yuvarlanması şahittir. Hem insan, canlıların en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki canlıların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nispeten en düşük bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, ömür sermayesini heves rüzgarı boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut(ölümsüz) değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsihatçı ve ikaz edici bir mürşittir. Ondan şikayet değil, belki bu bakımdan ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.
Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırap çeken kardeşim! Bu dünya eğer daimî olsa idi ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve ayrılık ve yokluğun rüzgârları esmeseydi ve musibetli, fırtınalı istikbalde manevî kış mevsimleri olmasaydı; ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım. Fakat madem dünya bir gün bize haydi dışarı diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak, o bizi dışarı kovmadan biz bu hastalıkların ikazlarıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben onu terke çalışmalıyız. Evet hastalık bu manayı bize ihtar edip der ki: "Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren" kalbin kulağına gizli ihtar ediyor. Hem madem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor. Hususan meşru olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahanesiyle ağlama; bilakis hastalıktaki manevî ibadet ve uhrevî sevap cihetini düşün, zevk almaya çalış.
DÖRDÜNCÜ SÖZ
Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, -her birisine yirmi dört altın verip- iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri satın alınız. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem tren, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir."
İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki; sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan; istasyona kadar yirmi üç altınını sarfeder. Kumar oynayıp zayi' eder, bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerimdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler. Bir günde ikamet edeceğimiz yere gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun." Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, geçici bir lezzet için sefahete sarfetse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu, en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
O hâkim ise; Rabbimiz, Hâlıkımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise; biri dinine bağlı, namazını şevk ile kılar. Diğeri gafil, namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür. O has çiftlik ise, Cennet'tir. O istasyon ise, kabirdir. O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takva kuvvetine göre, o uzun yolu farklı derecede kat'ederler. Bir kısım ehl-i takva, berk gibi bin senelik yolu, bir günde keser. Bir kısmı da, hayal gibi elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat'eder. Kur'an-ı Azîmüşşan, şu hakikate iki âyetiyle işaret eder. O bilet ise, namazdır. Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarfeden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarfetmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar akıl dışı hareket eder. Zira bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse; halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimal ile kazancı kesin bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar akla ve hikmete aykırı hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıllı zanneden adam anlamaz mı?
Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün ömür sermayesini, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette baki eder.
Kaynak
* Risale-i Nur - Bediüzzaman Said Nursi (Yeni Asya Neşriyat)
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun



