İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Bazı Sorulara Cevaplar

İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Bazı Sorulara Cevaplar

Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?

Bu sorudaki mantık hatası aslında yaratılmış olanla Yaradan'ı aynı özelliklere sahip düşünmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah, zaman ve mekandan münezzeh ve keyfiyeti, yapısı insana meçhuldür. O, kendisini zatıyla değil isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Uzayın sonsuz oluşu ispatlanabilir bir vaka değildir. Sadece tahmin ve zandır. Çünkü teknik imkanların ulaşabildiği noktalar sınırlıdır. Fakat ulaşılabilen uzaklıklar trilyon kere trilyon da fazla olsa sonsuzluğu gerçek de olsa bu durum Allah'ın haşa olmadığına delalet etmez.
Çünkü O'nun varlığı bu kainata bağlı değildir.

Bunu şöyle düşünebiliriz. Bilgisayardan biraz anlayan birisi bilir ki sanal olarak yapılan oyunların içinde bir anlamda bir evren var edilir. Canlılar, insanlar hareket ettirilir. Hayatın sanal bir kopyasıdır. Orada, insan görüntüleri için basit bir döngüyle bir anlamda sonsuzluk oluşturulabilir. Yani oradaki karakter ne kadar gitse, uçsa da bir son bulamayacaktır. Bir noktadan sonra döngüyle benzer görüntüler oluşturulur. Böylece sanal sonsuzluk oluşturulur. Veya oyunda bir noktadan sonra yazılım bittiği için karakter o noktadan daha ileri gidemez. O noktadan sonra ne vardır denemez. Bir şey yoktur. Çünkü o görüntüler bir komuttur. Yani bir elektrik sinyalidir. Bilgisayarın mekanik aksamı olan, disk ve ramda meydana gelen bir sinyaller bütünüdür. Bunun böyle olması, bu oyunu yazan, programlayan bir insanın olmadığına delalet etmez. Çünkü bilgisayar ile insan birbirinden farklıdır. Buna boyut veya yapı farkı denebilir. Fark etmez. Uzayın sonsuz olup olmaması ile Allah'ın varlığı da buna benzetilebilir.
Allah'ı zatı ile kavrayamayız. O yüzden, canlılar gibi oturması, kalkması, dinlenmesi, hareket etmesi gibi fiilleri yaptığı hayal edilemez. Bunlar, yaratılmış mahlukun fiileridir. Allah, her an, her varlığı ve her hareketi yaratmaktadır.

Allah'ın hep var olduğu kabul ediliyorsa evrenin hep var olduğu veya kendi kendine var olduğu neden akıl dışı olsun?
Allah'ın varlığı kendindendir. Doğmamış, doğurulmamış, yaratılmamıştır. O, hep vardır. Yokluğu düşünülemez. Fakat evren için aynı şey geçerli değildir. Çünkü evren sonradan yaratılmıştır. Mahluktur. Yani yapısında sürekli bir değişim söz konusudur. Bozulan, çürüyen, dağılan maddeden ibarettir. Yaratıcıyla aynı özelliklere sahipmiş gibi düşünülüp kıyaslanamaz. O yüzden hep var olduğu söylendiğinde geriye doğru gidilip başlangıcı sorgulanabilir ama Allah'ın başlangıcı sorgulanamaz. Onu da bir yaratan vardır diye düşünülemez. O, mutlak varlık olarak zaten hep var idi. Onda, değişme, bozulma, eskime olmaz.

Hz.Adem ve Havva, beyaz idiyse siyah ırk nasıl oluştu, siyah idiyse beyaz ırklar nasıl oluştu?

Aynı topraktan rengârenk çiçekleri yarattığını gördüğümüz ilahi kudrete, aynı Âdem ve Havva'dan farklı özellikte ırkları yaratmak zor gelmez.
Mesela, bir otomobil fabrikası farklı modeller üretir ve bunlara farklı renkler verir. Sadece model ve renk farklılığından dolayı onlar için farklı fabrikalar aramayız. Aynen bunun gibi, Allahu Teala, Hz. Âdem ve Havva'yı bütün ırkları netice verecek özellikte yaratmış, zamanla da ırkları meydana getirmiştir.
Kur'an-ı Kerim, insanın çamurdan bir hülasadan yaratıldığını söyler. (Mü'minun, 12) Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Cebraile yeryüzündeki değişik özellikteki topraklardan getirmesini ister. Hz. Cebrail beyaz, siyah, kırmızı gibi değişik özellikteki topraklardan getirir. Cenab-ı Hak, kudret eliyle bunları yoğurur, Hz. Âdemin heykelini yapar ve ardından Ona ruh üfler. Böylece ilk insan yaratılmış olur.
Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Âdem'in ve Hz. Havva'nın genetik yapısında bütün ırkların karakterleri vardı. Bu karakterler zaman içerisinde ırkların ortaya çıkmasına vesile oldu. Böylece farklı coğrafyalarda farklı ırk ve kabileler zuhur etti.

Esas Hayat Ruha Bağlı İse Göz Hasar Alsa Neden Göremez, Beyin Hasar Görse Neden Düşünemeyiz?

Kur'an-ı Kerim'de ruhun mahiyetiyle ilgili pek fazla bilgi verilmemiştir. Sadece varlığından bahsedilmiş ve keyfiyetinin insanlar için bir sır olduğu söylenmiştir. İslami düşünüşte bedene canlılık verdiği ve ruhun bu dünyayla beden aracılığıyla irtibat kurduğu kabul edilmiştir. Buna göre beden ruh için bir araç olmaktadır. Bu araçta bir hasar meydana gelince hasarlı parçanın kusuru ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla göz hasar görünce ruha bir zarar gelmese de ruh dünyayı bu araç ile gördüğü için artık bu dünyayı göremez olur. Tıpkı çok uzakları gösteren bir dürbün kırılınca göz sağlam olsa da artık o uzak mekanların görülememesi gibi. Bu durum kulak, beyin gibi diğer organlar için de geçerlidir.

Kainatta Mükemmellik Var Mı?

Mükemmeliyetten kasıt canlıların veya organların işlevlerini eksiksiz yerine getirmesiyle ilgilidir. Çalışmasındaki uyumla ilgilidir. Mesela göz, çevredeki varlıkları ışık yardımıyla görüyorsa ve bu görmeyi sağlayan yapısı basit, çözülebilir, taklit edilebilir olsa da olmasa da mükemmeldir. İşlevini yerine getirir. Tasarımının karmaşıklığı belki kendi kendine var olma ihtimalini ortadan kaldırır. Fakat, neden görme mesafesi uzayı kapsamaz ya da bir nesnenin arkasını göremez ya da ışıksız niçin göremez? O halde mükemmel değilmiş denemez. Çünkü gözü yaratan Allah o kabiliyette olmasını takdir etmiştir. İsteseydi hikmeti gereği daha kabiliyetli yaratırdı. Yani milyon sene de geçse o yapı daha ileri bir seviyeye gelmeyecek hep aynı ölçüde kalacaktır.
Bu şuna benzer: Bir buzdolabı, çalışır bir vaziyette kendi içinde mükemmeldir. Bunun yapısı basit olursa kolay taklit edilir. Karmaşık olursa belki taklit edilemez. Fakat mükemmeliyeti bununla ilgili değildir. Yani mesela neden eksi 30a kadar soğutabiliyor da eksi 100 olmuyor. Neden şu kadar elektrik tüketiyor da mesela 2 liraya yapamıyor. O halde kusurluymuş denemez. Çünkü bu üretici firma tarafından o sınırlarda olması istenmiş. İstenseydi daha yüksek özellikler konabilirdi. Üretici firma aradan milyon sene de geçse, isterse aynı özellikteki dolabı üretmeye devam eder. Bu insiyatife bağlıdır. Canlıların mükemmeliyeti de böyledir. Gözün görme mesafesi, kulağın duyma ölçüsü, hücrelerin havaya, suya olan ihtiyaçları onların mükemmel olmadıklarını göstermez. Ayrıca hastalıklar da yine mükemmellik kavramını ortadan kaldırmaz. Çünkü hastalık ve kusurların, dünyanın geçiciliğini ve insanın acziyeti kavrama, sabır ve dua, Allah'ı ve ahireti hatırlatma, imtihan sırrı gibi bir çok hikmetleri vardır. Allah bu gibi bir çok hikmeti için hastalıkları dilemiş ve yaratmaktadır. İsteseydi hastalık ve kusur yaratmazdı. Neden böyle zorlukları ve imtihanı istemiştir sorusu ancak hikmeti gereği denebilir ve mahluk olan Halık'ı fiillerinde sorgulayamaz. İmtihan ve kulluğu istemeseydi diyemez. Zaten kusursuzluk ve sonsuzluğu ahirette yaratacaktır.

Şeytanın Yaratılışı Ve Cehennemde Sonsuz Ceza Adil Mi?

12. MEKTUB :
Sualiniz: Şeytanların halkı (yaratılması) ve icadı ne içindir? Cenab-ı Hak, şeytanı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabihin (çirkinin, fenanın) halkı kabihtir?
Elcevab: Hâşâ!.. Halk-ı şer (şerrin yaratılması), şer değil, belki kesb-i şer (şerri seçmek, işlemek) şerdir. Çünki halk ve icad, bütün netaice (neticelere) bakar; kesb (seçmek, işlemek), hususî bir mübaşeret (girişmek) olduğu için, hususî netaice bakar. Meselâ: Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû'-i ihtiyarıyla (kötü kullanımıyla) bazıları yağmurdan zarar görse, "Yağmurun icadı rahmet değildir" diyemez; "Yağmurun halkı şerdir" diye hükmedemez. Belki sû'-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faideler var; bütünü de hayırdır. Fakat bazıları sû'-i kesbiyle, sû'-i istimaliyle ateşten zarar görse, "Ateşin halkı şerdir" diyemez. Çünki ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû'-i ihtiyarıyla(kötü tercihiyle), yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
Elhasıl: Hayr-ı kesîr (büyük, çok hayırlar) için, şerr-i kalil (az şer) kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesîri intac eden (sonuç veren) bir şer terkedilse; o vakit şerr-i kesîr (büyük, çok şer) irtikâb edilmiş (işlenmiş) olur. Meselâ: Cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffarın (kafirlerin) istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terkedilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür (zulmün kendisidir). Hem meselâ: Kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; halbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr-i kesîr olur.
İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin (belaların) ve şeytanların ve muzırların (zararların) halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünki çok netaic-i mühimme (mühim neticeler) için halkolunmuşlardır. Meselâ: Melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları (yükselmeleri) yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez (değişmez). Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır (eksiktir). Âlem-i insaniyette (insanlık aleminde) ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat (ilerleme ve gerileme mertebeleri) nihayetsizdir. Nemrudlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.

İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi (aşağı ruhları), elmas gibi olan ervah-ı âliyeden (yüce ruhlardan) temyiz (seçmek) ve tefrik (ayırmak) için, şeytanların hilkatıyla ve sırr-ı teklif (dünyaya gönderilip vazifeler verilmesi) ve ba's-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki (insanlık madenindeki) elmas ve kömür hükmünde olan istidadlar (yetenekler), beraber kalacaktı. A'lâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık'ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebu Cehl'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatîn (şeytanların) ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû'-i istimalattan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.

Allah İnsanların Çoğunu Cehennem İçin Mi Yaratmıştır?

Eğer sual etseniz ki: Bi'set-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile beraber şeytanların vücudundan (varlığından) ekser (çoğunluk) insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El-hükmü lil-ekser"(hüküm çoğunluğa aittir) kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer (şerrin, kötünün yaratılması) şerdir, hattâ bi'set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?
Elcevab: Kemmiyetin (çokluğun), keyfiyete (kaliteye) nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet (çokluk), keyfiyete (kaliteye) bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye (kimyevi işlem) görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû'-i mizacından (kötü yapısından) sekseni bozulsa, yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu"? Elbette diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz.
Hem meselâ: Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele (iş) şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu"? Hâyır öyle değil, belki hayırdır. Çünki o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte nev'-i beşer (insanlık) bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücahede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde; kemmiyetçe kesretli (sayıca çok), keyfiyetçe (yapıca, kalitece) ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra (zararlı hayvanlar) nev'inden (cinsinden) olan küffarı (kafirleri) ve münafıkları kaybetti.

İnanmayanların Cezası Olarak Sonsuz Cehennem Adalete Uygun Mudur?

İŞARATÜ'L-İ'CAZ :
Sual: Bir kâfirin masiyet-i küfriyesi (küfür, inkar etmesi) mahduddur (sınırlıdır), kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahî (sonsuz) bir ceza ile tecziyesi (cezalandırılması), adalet-i İlahiyeye (ilahi adalete) uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvafık değil. Merhamet-i İlahiye müsaade etmez?
Cevab: O kâfirin cezası gayr-ı mütenahî (sonsuz) olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen (işlenen) o masiyet-i küfriyenin, gayr-ı mütenahî bir cinayet olduğu altı cihetle (yönden) sabittir:
Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif (aykırı) değildir.
İkincisi: O kâfirin masiyeti (isyanı, inkarı); mütenahî (sınırlı) bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete (Allah'ın birliğine) olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî (sınırsız, sonsuz) bir cinayettir.
Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahî bir cinayettir.
Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî olan zât ve sıfat-ı İlahiyeye cinayettir.
Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren (dıştan) mütenahî ise de, bâtınen (içten) ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves (kirlenmiş) olarak mahvolur gider.
Altıncısı: Zıd zıddına muanid (karşı) ise de, çok hususlarda mümasil (benzer, örnek) olur. Binaenaleyh iman lezaiz-i ebediyeyi (ebedi lezzetleri) ismar ettiği (meyve verdiği) gibi, küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi (büyük ve sonsuz elemleri, acıları) âhirette intac etmesi (netice vermesi) şe'nindendir (özelliğidir).
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahî olan bir ceza, gayr-ı mütenahî bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.

Sual: Pekâlâ o ebedî ceza hikmete muvafıktır (uygun), kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlahiyeye ne diyorsun?
Cevab: Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe (yokluğa) gidecektir veya daimî bir azab içinde mevcud (var) kalacaktır. Vücudun (varlığın) velev Cehennem'de olsun, ademden (yokluktan) daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem(yokluk), şerr-i mahz (sırf kötü, tam şer) olduğu gibi, bütün musibet ve masiyetlerin (isyan, günah) de merciidir. Vücud (varlık) ise velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır (tam hayır). Maahaza kâfirin meskeni Cehennem'dir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş (hak kazanmış) ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi ülfet (alışma) peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur (kurtulur). O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mal-i hayriyelerine (hayırlı amellerine) mükâfaten, şu merhamet-i İlahiyeye mazhar olduklarına dair işarat-ı hadîsiye (hadis işaretleri) vardır.
Maahaza cinayetin lekesini izale veya hacaletini (utancını) tahfif (hafifletme) veyahut icra-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe'nidir. Evet dünyada çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir ve isteyenler de vardır.

Kader Belli İse İnanmayanın Suçu Ne?

YİRMİ ALTINCI SÖZ : Birinci Mebhas:
Kader ve cüz'-i ihtiyarî (istediği gibi hareket edebilme), İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu (sınırını) gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten (sorumluluktan) kurtulmamak için "Cüz'-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra, ondan sudûr eden (ortaya çıkan) iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için, "Kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." Evet kader, cüz'-i ihtiyarî; iman ve İslâmiyetin nihayet meratibinde (son mertebelerinde)... Kader, nefsi gururdan ve cüz'-i ihtiyarî, adem-i mes'uliyetten (sorumluluk yokluğundan) kurtarmak içindir ki, mesail-i imaniyeye (iman meselelerine) girmişler. Yoksa mütemerrid nüfus-u emmarenin (inatçı bir nefs-i emmarenin) işledikleri seyyiatının (günahların) mes'uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'am olunan (verilen) mehasinle (güzelliklerle) iftihar etmek, gururlanmak, cüz'-i ihtiyariye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz'-i ihtiyariyeye zıd bir harekete sebebiyet veren ilmî mes'eleler değildir

Evet, manen terakki etmeyen avam (halk) içinde kaderin cây-ı istimali (kullanım yeri) var. Fakat o da maziyat (geçmişte) ve mesaibdedir (musibetlerde) ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maasi (günahlarda) ve istikbaliyatta (gelecekte) değildir ki, sefahete ve atalete sebeb olsun. Demek kader mes'elesi, teklif ve mes'uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr (övünme) ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz'-i ihtiyarî, seyyiata (günahlara) merci' (dayanak) olmak içindir ki, akideye dâhil olmuş. Yoksa mehasine (güzelliklere) masdar (kaynak) olarak tefer'un (kibirlenmek) etmek için değildir.

Evet Kur'anın dediği gibi, insan seyyiatından (günahlarından) tamamen mes'uldür. Çünki seyyiatı isteyen odur. Seyyiat tahribat nev'inden olduğu için, insan bir seyyie (kötülük, günah) ile çok tahribat yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb-i istihkak eder (hak eder). Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta (iyiliklerde) iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiye ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir. Sual ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak'tandır. İnsan yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile onlara sahib olur. Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insaniyedir (ya istidad ile, ya ihtiyar ile). Nasıl ki beyaz, güzel güneşin ziyasından (ışığından) bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiatı, çok mesalihi (işleri) tazammun (kapsayan) eden bir kanun-u İlahî ile icad eden yine Hak'tır. Demek sebebiyet ve sual nefistendir ki, mes'uliyeti o çeker. Hakk'a ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır. İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.

Nasıl ki pek çok mesalihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: "Yağmur rahmet değil." Evet halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri terketmek şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin (kulun) kesbine (kazanmasına) ve istidadına (yeteneğine) aittir. Hem nasıl kader-i İlahî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünki kader, hakikî illetlere (sebeplere) bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle (hakkını çalarak) mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık (hırsız) değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlahînin adaleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et.

Kader konusunda ayrıca, dünyanın insanlar için iman ve ibadet noktasında bir imtihan olması müslüman aileden dünyaya gelmemiş olanlar için haksızlık olup olmadığı sorusu akla gelmektedir.

Bu meselede genel kanaat şudur. Buluğ çağına gelmeyen çocuklar ve iman teklifini duymayan insanlar zaten mesul olmayacaklar. İslam'ı duyduğu halde araştırıp öğrenmeyen, İslam'ı ve peygamberimizi kabul etmeyen mesuldür. Haksızlık olup olmadığına insan zayıf aklımızla karar veremez. Çünkü malumdur ki müslüman bir aileden ve müslüman bir toplumda dünyaya geldiği halde inanmayan birçok insan olduğu gibi aksine farklı dinlerin yaşandığı aileden veya toplumdan dünyaya gelenlerden de birçok kişi islamı kabul etmiştir. Özellikle günümüzde iletişimde sınır olmadığı için öğrenme, araştırma önünde hiçbir engel kalmamıştır. Ayrıca emr-i bil maruf emrinden dolayı dünyada islamı duymayan, tanımayan kalmasın diye müslümanların İslam'ın ilahi evrensel mesajını insanlara anlatması, hatta bunu söz ile veya yazı ile yetinmeyip bizzat İslamın insan hayatında yaşanması şeklindeki bir faaliyetle yani temsil ederek tanıtması, ulaştırması gerekmektedir. Zaten bu yönde bütün dünyada faaliyetler yapılmaktadır.
Bütün bu faaliyetlere rağmen İslam'ı duymayan veya maddi, manevi engellerden dolayı araştırma, öğrenme, tanıma imkanı bulamayanların mesul olmayacağı söylendi. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsra, 17/15) Bazı islam alimlerinin görüşüne göre bu kişilerin imtihanı veya sorumluluğu sadece Allah'ın varlığına iman etmek şeklindedir. Bu kişiler akıllarıyla hayatı ve varlık alemini inceleyerek tevhid inancını bulabilirler. Hıristiyan, Yahudi gibi zaten ilahi dinlere mensup olup da Allah inancının ötesinde İslam ve Hz. Muhammed'i kabul durumunda olanlardan islama yapılan karalama ve iftiralardan dolayı ortaya çıkan manevi engellerden dolayı araştırıp, öğrenmeyen kişilerin durumlarını en doğru Allah bilir. Yani Allah isterse bu kişilere azap etmez. Dilerse bazılarına dünyadaki iyiliklerine veya uğradığı zulümlere karşılık belli mükafatlar ihsan edebilir veya bazılarının ruhlarını belli bir mükafattan sonra yok edebilir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yani mutlak adaletin gereği neyse onu yapar. Biz dünyada zayıf aklımızla mutlak adaleti kavramayız. En doğrusunu Adil-i Mutlak ve Hakim-i Mutlak olan Allah bilir.

Kader Belli İse İmtihanın Ne Anlamı Var?

Kader konusu, insanın aklıyla kolayca kavrayabileceği bir konu değildir. Belki bir imtihan sırrıdır. Bu yüzden bu konu esasen iman eden insanlara hitap eder. Yoksa inanmayan insanların aklında hep soru işaretleri kalabilir. Bu meselenin İslam'da yaygın olan temel çerçevesi şöyledir:

1. Allah, ezeli ilmi ile geçmişte ve gelecekte olmuş ve olacak her şeyi bilir. Zaman kavramı da yaratılmıştır. Allah katında zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek bir andır. O sebepten Allah her şeyi bilir.
a) Allah'ın her şeyi bilmesi, insanların iradelerini kullanmalarına engel değildir. Allah, insanların iradelerini ne yönde kullanacaklarını bilmektedir. Yoksa insanların iradelerine yön vermez. İnsanlar, Allah öyle bildiği için öyle davranmazlar. Allah, insanların öyle davranacağını önceden bilir.
b) Allah'ın ilmi, kudreti, insanların iradelerine de müdahele etmeye yeterlidir. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, ayeti buna işaret eder. Fakat Allah, insanların iradelerine müdahele etmez. Aksi halde imtihanın, mükafat ve cezanın bir anlamı kalmaz.

2. Allah, hayatı, ölümü, hastalıkları ezeli ilmi ile herkes için belirlemiştir. Yani bir insanın ne kadar yaşayacağı, hangi hastalıkları çekeceği, hangi aileden ve milletten dünyaya geleceği, çalışmasının ne kadar netice vereceği gibi durumları(yani insanın iradesine bağlı olmayan durumları) Allah tespit etmiştir. İnsan, bunları değiştiremez. Fakat bunların belirlenmiş olması, insanın sebeplere yapışmasına, çalışmasına, tedbir uygulamasına engel değildir. Çünkü, bir kişi çalışıp tarlasını sürüp bütün sebepleri yerine getirdikten sonra sonucu Allah'a tevekkül eder. Kaderinde ne kadar kazanç varsa o kadar ortaya çıkar. Bazen çok çalışır hiç olmaz, bazen az çalışır çok olur. Kendisi hakkında takdirin ne olduğunu bilmediği için sebeplere yapışıp çalışmak zorundadır. Çalışmadan bir şeyler kazanmayı umması beklenemez. Çalışmaması, tedbir almaması, sebeplerini yerine getirmemesi iradesini yanlış kullanması anlamına gelir. Ortaya çıkan durumdan sorumlu olur.

3. Sebepler de dahil olmak üzere hayır, iyilik ve şer, kötülük ne varsa her şeyi Allah yaratır. Yani Allah, her an faaldir. İyilikler Allah'tan, kötülükler sizden, ayeti insanın cüzi iradesine bakar. Yani kötülükleri de Allah yaratır ama isteyen, irade eden insandır. İnsan, silah ile ateş edip birini öldürmeyi ister, irade eder. Allah da bu yöndeki hareketleri yaratır. Yani kişinin silahı bulması, yapması, nişan alması, parmağıyla tetiğe basmasını Allah yaratır. Fakat irade eden insan olduğu için mesuliyet insana aittir. Fakat insan iyi işler yaptığında ise yine bu sebepten sahiplenmeye ve övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanın bundaki payı sadece irade etmekten ibarettir. Allah da bu iradesinden, istediğinden dolayı mükafatlandırır. Bu yüzden niyetler(irade, istek) amelden daha üstündür. Çünkü irade insana, gerçekleşmesi Allah'a aittir. Allah hikmeti gereği her iyi olan ya da iyi gibi görünen bir şeyi gerçekleştirmeyebilir. Ama iyiliğe irade eden insan onun sevabını alır.
İyiliklerin Allah'a ait olup, gurura sebep olmamasının bir yönü de bu iyiliği irade eden insana yapma gücünü Allah verdiği gibi bu iyilikleri isteyeceği durumları, imkanları da Allah vermiştir. Yani, kişinin ailesi, çevresi, sağlığı vs. Allah'ın ona takdiridir. Bu yüzden övünmeye hakkı yoktur. Ancak bu imkanları kendisine bahşeden Allah'a şükretmesi gerekir.

Bütün bu bilgilerden sonra yukarıdaki sorunun cevabı ortaya çıkmış oluyor. İnsanların yapacaklarının önceden bilinmesi, insanların bunları yapmalarını mecbur kılmıyor. Aksine insanın iradesinin önceden bilinmesi söz konusudur. Ayrıca sonucun önceden bilinmesi, imtihana gerek yoktur, anlamına gelmez. Aksi halde, ceza gören kişinin itiraz hakkı ortaya çıkar. Yani, yapacaktım ama yapmadım der. Bu şuna benzer: Bir öğretmen, bir öğrencisinin durumunu bildiği için yapacağı sınavdan başarısız olacağını bilir ama sınavı yapmadan ona başarısız muamelesi yapması adil olmaz. Öğrenci itiraz eder. Yani fiilin işlenmesi gerekir.

Ayrıca, bu dünyanın imtihan dışında başka yaratılış gayeleri de vardır. İlim ve ibadet yoluyla insanların yükselmesi, Allah'ın kendisini bildirmesi, tanıtması, isim ve sıfatlarının tanınması, güzelliğinin müşahedesi, hak ve batılın mücadelesi ve daha belki bilmediğimiz birçok hikmetten dolayı Allah, bu madde alemini ve ölümü yaratmış ve ahiret alemini de yaratacaktır.

Kölelik İnsanlıkla Bağdaşmazken İslam Neden Yasaklamamıştır?

Kölelik meselesi de İslamı karalamak için çok kullanılan bir konudur. Kölelik İslamiyet'in dışında ve öncesinde toplumlarda var olan bir durumdur. Çoğunlukla insanların savaşlarda esir düşmesiyle ortaya çıkmıştır. Savaşlarda esirler ortaya çıkınca İnsanlar için bunların ne olacağı meselesi ortaya çıkmıştır. Savaş esirlerini ya kılıçtan geçirip zalimane öldürmüşler veya esir kamplarında ya fayda ya eziyet olsun diye ya da daha manıklı bir sebeple yedikleri ekmeğe karşılık olmak üzere köle olarak çalıştırmışlardır. Daha yakın zamanlarda ise hapishanelerde insan onuruna yakışmayacak şartlarda tutulmuşlar işkencelere maruz kalmışlardır. Yakın tarih malesef bunların vesikalarıyla canlı şahitleriyle doludur.

İslam toplumunda ise savaşta ele geçirilen esirler, aralarında anlaşıp isyan çıkarmasınlar diye; Müslüman ailelere dağıtılır; her Müslüman, evinde onların kalplerini İslâm'a te'lif için gayret gösterir, böylece onların ahiretlerini kurtarmaya çalışarak onlara en büyük iyilik edilmiş olur; ayrıca müslümanlar, kendi payına düşen köleyi azat ederek, sevap kazanma yoluna da gidebilir.. Köleyi azat etmek için karakterini iyi bilmek gerekir. Bu da, köleyi bir müddet alıkoymak ve yakından tanımakla mümkün olur. Bu arada onların da ev işlerine yardım etmeleri insan onuruna yakışmayan bir durum değildir.

Müslüman esirlere yukarıda belirtilen şekilde insanlık dışı muameleler yapılırken müslümanların gayrımüslim esirlere insani değer vererek onlarla beraber yaşamaları zaman ve mekan üstü bir tutum olmuştur.
Bu alternatiflerin dışında başka hiçbir teklif, meseleye köklü ve insani çözüm getirmez. Kaldı ki esirlerin belli şartlarla veya şartsız olarak karşılıklı memleketlerine iadesi meselesi ise zaten İslam'da yasaklanan bir tutum değildir.

Bütün İnsanlar Hz.Adem'den Geldiğine Göre Dünyada Konuşulan Yüzlerce Dil Nasıl Ortaya Çıktı?

Allah, peygamber olarak gönderdiği kullarına kudsî dâvâlarına delil olması için mucizeler ihsan etmiştir. Hz. Âdem’in en büyük mucizesi de Cenab-ı Hakkın ona bütün lügat ve dilleri öğretip, bütün eşyanın ismini bildirmesidir. Buna her şeyin ismini, mahiyetini, dillerin ve lügatlerin öğretilmesi mânâsında “taallüm-ü esma, tâlim-i esmâ” denmektedir.
Bakara Sûresinin “ve alleme Âdeme’l-esmâe” ile başlayan 31-33. âyet-i kerimelerinde bu husus genişçe anlatılır. Tefsirlerimizde Hz. Âdem’e öğretilen bu isimlerden maksadın hem diller, hem de varlıkların mahiyet ve sıfatları olduğu bildirilmektedir.
Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’e, yaratmış olduğu bütün varlıkların isimlerini âdemoğlunun konuştuğu çeşitli dillere göre öğretti. Âdem de (a.s.) bunları evlatlarına öğretti. O vefat ettikten sonra çocukları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıldılar. Her biri belli bir dille konuşmaya başladı.

Fakat burada şunu belirtmek gerekir ki Hz. Adem'e öğretilen dil sayısının günümüzde konuşulan yüzlerce dil olduğu düşünülemez.
Çünkü, azıcık dil bilim okuyan herkes bilir ki bir dili konuşan insanlar birbirlerinden uzaklaşıp farklı coğrafyalara gittiklerinde asırlar içinde aynı dil zamanla değişmeye başlar. Önce seslerde telaffuzlarda farklılık başlar sonra ek-kök gibi yapılarda değişimler gözlenir.
Bu durum tarihin takip edilen zamanlarından kalma belgelerde dilciler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Mesela Ortaasyada konuşulan Türkçe, Türklerin birbirlerinden uzaklaşıp dağılmaya başladıkları dönemden sonra şivelere ayrılmış böylece Özbekçe, Kazakça, Türkmence, Kırgızca gibi şiveler ortaya çıkmıştır. Hepsi aslında tek dilden farklılaşarak ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşma üzerinden çok zaman geçmediği için bu şiveler arasındaki ortaklıklar ve farklılaşmaların nasıl olduğu kolayca görülebilmektedir. Türkçe'den çok daha eski dönemlerde(milattan çok öncelere giden bir zamanda) ayrılan dillerde ise (Çuvaşça, Yakutça) bu değişimin izleri çok daha zor ve az görülmektedir.
Aynı şekilde Avrupa dillerinin birçoğu da Latince'den gelişmiştir. Bu yüzden bu diller arasında benzerlikler mevcuttur.

Bütün dünyadaki dilleri, bu açıdan inceleyen dil bilimciler dünya dillerini; Hint-Avrupa dilleri, Çin-Tibet dilleri, Ortaasya dilleri, Afrika dilleri, Ortadoğu dilleri gibi gruplara ayırarak bunlara dil aileleri adını vermişlerdir. Yani bu diller, çok çok eski dönemlerde aslında tek bir dil iken sonradan değişerek farklılaşmışlardır.
İşte bu açıdan bakıldığında Hz. Adem'e öğretilen dil sayısının yüzlerce değil belki bu dil ailelerinin sayısı kadar yani 5-6 veya 7-8 gibi daha az sayıda olduğu düşünülebilir. Doğrusunu Allah bilir.

Dillerin farklı oluşu da Allah’ın varlık ve birliğini gösteren delillerdir. Bir âyet-i kerimede meâlen bu husus şöyle ifade buyurulur: “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirinden farklı olması da Onun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz ki, bunlarda bilenler için ibretler vardır.”

Dillerin ayrı ayrı olması insanların birbirlerini tanıması ve münasebet kurması için bir vesile ve imkândır. Nasıl ki, millet millet, kabile kabile yaratılmamızda insanlar olarak birbirimizle tanışmamız, kaynaşıp münasebet kurmamız hikmeti gözetilmişse, dillerin farklı olması da bu hikmete yöneliktir.

Reklam