İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Mühim Soruların Cevapları

Bu yazıda aşağıdaki soruların cevapları yer almaktadır:

1. Allah mutlak güç sahibi ise ve merhameti gazabını geçmiş ise insanların çoğu neden cehenneme gidecek?

2. Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

3. Allah kalpleri mühürler mi?

4. İmtihan dünyasına gelişimizin bize sorulmaması adaletsizlik midir?

5. Kalu Belada evet denmesini niye hatırlamıyoruz?

6. Nuh tufanında gemideki canlılar hariç dünyadaki diğer bütün canlılar ölmüş müdür?

7. İslam, Hıristiyanlıktan, Yahudilikten Ve Arap Yarımadasındaki Eski İnançlardan Esinlenerek Ortaya Konmuş Uydurma Bir Din midir?

8. Cihad, insanlık ve merhamet ile bağdaşır mı?

9. İslam Emperyalizme Karşı mıdır?

10. Hz. Muhammed, birden çok evlilik yaparak cinselliğin esiri mi olmuştur?

11. Müslüman olmayan toplumlarda dünyaya gelen insanların iman etme imtihanı haksızlık ve adaletsizlik değil midir?

12. İslam'daki Recm ve El Kesme Cezaları Medeniyetle Bağdaşır mı?
13. Kur'an-ı Kerim'de Tutarsız, Çelişkili, Yanlış Bilgiler Var mı?

14. İslam, vahşilik ve barbarlık mı yoksa nezaket mi vaz eder?
15. Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?

16. Allah'ın hep var olduğu kabul ediliyorsa evrenin hep var olduğunu veya kendi kendine var olduğunu neden akıl dışı olsun?

17. Hz.Adem ve Havva, beyaz idiyse siyah ırk nasıl oluştu, siyah idiyse beyaz ırklar nasıl oluştu?

18. Esas Hayat Ruha Bağlı İse Göz Hasar Alsa Neden Göremez, Beyin Hasar Görse Neden Düşünemeyiz?

19. Kainatta Mükemmellik Var Mı?

20. Kader Belli İse İmtihanın Ne Anlamı Var?

21. Kölelik İnsanlıkla Bağdaşmazken İslam Neden Yasaklamamıştır?
22. Hz. Adem ve Havva hikayesi mantıklı mı?
23. Taş Devri Yaşandı mı? İlk insanlar, ilkel ve vahşi miydi?

24.Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları, tehditleri Allah'ın sonsuz merhametine uygun mudur?

25.Allah'ın Kendini Tanıtmak, Sevdirmek İstemesi, İbadet İstemesi Bencillik Anlamına mı Gelir?

1. Allah mutlak güç sahibi ise ve merhameti gazabını geçmiş ise insanların çoğu neden cehenneme gidecek?

Evvela şunu belirtmek gerekir ki Allah(c.c.) bazı insanları cehennem için yaratmamıştır. Aksine cehennemi adaletin gereği olarak bazı insanlar için yaratmıştır. Mesela, devletler hapishane yapar, ama bu hapishaneleri bazı insanlar içeriye tıkılsın diye yapmaz. Suç işleyen insanlar için adalet gereği yapar. Suç işleme kişilerin özgür iradelerine bağlıdır. Ceza ise hak edene verilir ve adaletin ve merhametin bir gereğidir. Çünkü nice mazlumun hakkının zayi olmaması için zalimin cezasını görmesi gerekir. Zalime merhamet, mazluma merhametsizliktir. Çünkü zalim, başkasına olduğu kadar kendisine de zulmetmiş olur.
İnsanların cehennemlik oluşları Allah'ın merhametiyle ilgili değildir. Bu, iradeleriyle onların kendi seçimidir. Allah(c.c.), hikmeti gereği özgür iradeli insanların bulunduğu bu kainatı yaratmıştır. Hikmetleri ortaya çıkmaktadır. İradenin doğal sonucu olarak yanlışa ve zulme girenler de cezayı kendileri hak etmiş olmaktadırlar. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler). (Nahl, 33) Yoksa Allah, onlar hakkında ceza murat etmiştir, denemez. Yine de kıyamet günü, Allah’ın cezayı hakkeden milyonlarca insanı affedeceğini sahih hadislerden öğreniyoruz. İmanlı olmak şartıyla, cehenneme giren milyonlarca insanı da bir gün cehennemden kurtaracaktır. Hatta bir zerre kadar küçük bir iman nuruna sahip olan veya iman nurundan bir kıvılcım taşıyan herkesi sonunda cehennemden kurtarıp cennete koyacak ve ebediyen onları da orada yaşatacaktır. Bütün bunlar da Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğini gösteren delillerdir.
Araf suresinin, "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık." (7/179) ayeti sonraki ayetlerle "Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir." beraber ele alındığında, Allah'ın hikmeti gereği yarattığı bu kainatta bazı insanların kendi iradeleri ile cezayı hak edecekleri, böylece kendi seçimleri sonucu cehennem için yaratılmış olma durumu ortaya çıkmış olacaktır, manasına gelir. Yoksa bu insanları Allah, cehenneme göndermeyi dilemiştir, denilemez.
Kur'an'daki bazı ayetler muhkem yani anlamları açık ve sağlam, bazıları ise müteşabihtir, yani açık değil mecazlı ve teşbihli ifadeler olup başka bilgilerle beraber düşünülerek açıklanmaya bağlıdır. Hatta bazıları mecaz ve teşbihin ötesinde sadece Allah'ın bilgisi dahilindedir. Sayının çokluğu ifadesi de böyle olup iki şekilde değerlendirilebilir:
Birincisi sayısının çokluğu gerçek anlamda düşünüldüğünde kalitenin sayıdan üstün olma durumunu ifade eder. Yani binlerce peygamber ve evliya haricinde sadece Hz. Muhammed gibi üstün ve kamil bir insan bile cehennemlik bütün insanlardan kalite itibariyle yüksektir. Toprağa gömülen yüz tohumdan on, on beş tanesinin büyüyüp de meyvedar ağaçlar oluşunda, çürüyen seksen doksan tohum için yazık oldu, bu işten zarar edildi denemez. Meyveli bir ağaç bile yüz tohumdan kıyaslanamayacak kadar üstündür.
İkincisi, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık, cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağım gibi ifadeler yüzdelik olarak değil de sayı çokluğu itibariyle de düşünülebilir. Mesela, bir ülkede milyonlarca insanın uyuşturucu bağımlısı oluşu veya tutuklu oluşlarına bakarak bu ülkede ne kadar çok insan kötü yola düşmüş, sanki iyi insan kalmamış gibi ifadeler yüzdelik olarak çokluğu ifade etmeyebilir. Çünkü belki 15 milyon insan tutukludur ama ülke nüfusu 100-150 milyon ise bu on beş milyon yüzde 10-15'e karşılık gelir. Oran olarak çok düşüktür ama sayı dudak uçuklatacak kadar çoktur. İşte bunun gibi belki milyonlarca insan kendi iradeleri sonucu cehennemlik olacaklardır ama bu yaratılmış bütün insanlar içinde düşük bir oranı ifade edebilir.
Şimdi, günümüzde müslümanların sayısının az oluşuna bakarak geriye kalan büyük çoğunluğun cehennemlik olduklarına hükmedilemez. Çünkü müslüman olmayan insanlar içinde çok sayıda insan ya doğrudan ya da dolaylı olarak yani karalama ve iftiralardan dolayı yanlış bilerek İslam'ı duymamıştır, yani sorumlu değillerdir. Bütün insanlık tarihi düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılır.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki cehennemin sonsuz ceza oluşu noktasında islam alimleri içinde, cehennemliklerin cezalarını çektikten sonra bir nevi o ortamla ülfet peyda edecekleri ve ilk acılarından azade olacakları (Said Nursi) veya cehennem ateşinin esasen manevi bir pişmanlık ateşi olduğu, Allah'ın cemalinden, cennet nimetlerinden mahrum olmanın, çok sevip bağlandıkları dünyadan ayrılmanın verdiği acı ve yaptıkları kötülüklerin vicdan azabı olduğu, bunun cismani cehennem ateşinden çok daha şiddetli ve kalıcı olduğu (Gazali) şeklinde yorumlar da vardır. Dolayısıyla biz, elimizdeki az bilgi ile Allah'ın rahmetini töhmet altına bırakamayız. Allah, mutlak merhamet ve hikmet sahibidir. Abes iş yapmaz. Ayrıca, "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23)

2. Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

Kâinâtta gerçek mânâda çirkinlik ve kötülük yoktur. “O her şeyi en güzel şekilde yarattı” âyeti her bir çirkin görünen şeyde de bir çok güzelliğin gizli olduğunu haykırır. En çirkin görünen şeylerde, en kötü bilinen olaylarda bile hakîkî bir güzellik ciheti vardır. Kâinâtta her şey ya hüsn-ü bizzattır, yani ya bizzat güzeldir. Ya da hüsn-ü bilgayrdır, yani neticeleri itibariyle güzeldir.
Çirkinlik ve kötülük gibi gözüken ve insanların hoşuna gitmeyen eşya ve olaylar, perde arkasında parlak güzellikler ve büyük intizamlarla sarılmış vaziyettedirler. Meselâ bahar mevsiminde korku veren fırtınalı yağmur ve sevilmeyen çamurlu toprak perdesi altında sonsuz derece güzel çiçek ve muntazam bitkilerin tebessümleri saklanmıştır.
Allah(c.c.), bu alemi hikmetleri gereği insan merkezli ve özgür irade temelinde yaratmıştır. Zulüm ve kötülükler, insanlar tarafından irade ve tercih edilmektedir. Sorumluluk seçene aittir. Allah, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışları bildirmiştir. Tercih insana aittir.

Bu gibi kötü, pis, çirkin şeylerin bir hikmeti de her şeyin zıddıyla bilinir olması düsturudur. Ancak bu şekilde iyinin, güzelin, rahatın, sonsuz kudretin, merhametin, adaletin, sağlığın, zenginliğin.... kıymeti hakkıyla bilinebilir. Çünkü acı olmasa tatlı kavramı da olmazdı ve tatlı diye bilinen şeyler sıradan olağan görülürdü. Ahirette her insanın mutlaka cehennemi göreceği, sonra müminlerin Allah tarafından çıkarılacağı ayetinin işareti de bu gerçeğe dayanır. Cennetin kıymeti zıddı olan cehennemin bilinmesi ile anlaşılabilir. Aynı şekilde layemut olma ancak ölümlü canlıların varlığıyla ortaya çıkar. İnsan ölümü tadacağı için ölümsüzlüğün kıymetini takdir edebilecek ve sonsuz hayatın nasıl büyük bir nimet, lütuf olduğunu, her şeyin varlığının Allah'ın varlığına bağlı olduğunu anlayacaktır. Bu gibi pek çok hikmeti olduğu için Allah kainatı insanın iradesine bakar şekilde yaratmıştır. Yoksa dünyadaki bütün zulümleri önlemek ona hiç de ağır gelmez. Ama zulümlerin sorumluluğu aklı ve iradesi olan insana aittir. Bu durum özgür iradenin niteliğiyle ilgilidir. Bu ise insana meçhuldür, bildirilmemiş bir sırdır. Allah, bütün bu hikmetleri özgür irade temelli yaratmayı murat etmiştir.

Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Onlar, 'Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara, 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30) ayet-i kerimesi Allah'ın bu kainatı zikredilen hikmetlerin yaşanması, ortaya çıkması için yarattığını gösteriyor.
Ayrıca, elem ve acı verici olaylardan zarar görenlere Cenâb-ı Allah husûsî merhametiyle ve şefkatiyle imdat etmekte, kayıplarını gerek âcil bir nimet, kerem ve ihsan ile, gerekse hadsiz ve ebedî âhiret servetiyle telâfî etmektedir. Zira, dünya asıl vatan değil sonsuzluğa ulaşmak için bir vasıta hükmündedir. Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

Yırtıcı vahşi hayvanların otçul veya kendinden zayıf hayvanları avlayıp yemesi ve nahoş görüntülerin ortaya çıkması merhamet ve hikmetle bağdaşır mı? Bunların böyle yaratılmalarına ne gerek vardı?

Allah mahlukatı sınıf sınıf yaratmıştır ve hepsini ayrı vazifeler ile donatmıştır. Vazifesinin ağırlığına göre de güç ve kuvvet vermiştir. Mesela; inek, deve, koyun gibi mahlukların vazifesi et ve süt vermektir, cüssesi de bu vazifeye orantılı olarak yaratılmıştır. At, eşek, deve, katır gibi hayvanların vazifesi ise yük taşımaktır, bu yüzden vücutları buna göre tanzim edilmiştir. Her mahlukun vazifesi ile bedeni arasındaki mütenasiplik, Allah’ın ne denli hikmet, adalet ve rahmet ile iş gördüğünün ispatıdır.

Aynı şekilde yırtıcı ve vahşi hayvanların da bir vazifesi ve buna uygun vücutları vardır. Bunların vazifelerinin başında ekolojik dengeyi muhafaza için, zayıf ve hastalıklı hayvanları yemektir. Ayrıca yaratılış olarak Allah'ın belli isimlerine ayna, medar olmaları bunların yaratılış hikmetlerinin başında gelir. Yaratılışlarındaki ihtişamları, kabiliyetleri, anne olarak fedakarlıkları, kendilerine verilen kabiliyetleri kullanarak hayatta kalmaları, tabiattaki hassas dengenin devamı vs. Allah'ın kadir, alim, hakim, rahim, müdebbir, rezzak gibi isimlerinin başka başka ve her gün tekrarlanan tecellileridir. İnsana Allah'ı tanıttıran ve sevdiren bir vesile ve ayrıca seyir zevki ve güzelliğidir. Belgeselleri tefekkür ederek seyreden bir insan bu hikmetlerin ihtişamını derinden hissedip anlayabilir. Böylece bu durumun bir kusur değil bir ihtişam olduğunu kavrar.
Bütün hayvanlar otçul olsaydı bunların sayısı zamanla çok artacağı için bitki örtüsü tahribi ve ardından aç kalacakları için kendi soylarının tükenmesi durumu ortaya çıkardı. Şimdi insanoğlu suni kontrol yapacak imkanlara kavuşmuş olabilir ama eskiden bu teknolojik maddi imkanlar yoktu.

Ayrıca Allah(c.c.), her şeye kadir ise bu sorunların yaşanmayacağı bir düzen tasarlayamaz mıydı sorusu sorulabilir. Tabii ki yapabilirdi ancak yaratılışta bu şekilde olmanın getirdiği yukarıdaki hikmetleri murat etmiştir. Allah, la yüsel olup yaptığı işlerden sorguya çekilemez. Yani istemeseydi denemez. Ayrıca bu vahşi hayvanlar kendilerine verilen vazifeye uyarak sadece ihtiyaç dahilinde avlanırlar. Keyfi ve zulüm işkence olacak bir faaliyet yapmazlar. Çünkü zaten normalde ihtiyaçlarını karşılayacak avlanmaları ancak yapabilmektedirler. Zira av durumundaki hayvanlar da üstün donanımlara sahip olarak yaratılmışlardır. Ayrıca insanlar da hayvanların etlerinden faydalanıyorlar. Hayvanların insanlar gibi akıl ve el beceri imkanları olmadığı için temiz bir görüntü ortaya çıkmıyor olabilir. Bunların da ayrı hikmetleri vardır. Bir defa av olan hayvan açısından aslanın dişleri arasında ölmekle insanların bıçakla boğazlarını kesmeleri arasında acı çekme açısından ne fark vardır ki? Belki bıçak daha kötüdür. Ya da bazı alimlerin belirttiği gibi Allah onların ölümlerini kolaylaştırmış olup bu esnada şiddetli acı çekmiyor da olabilirler. Öldükten sonra ise yırtıcı hayvanların vahşice yemelerinin acı verme hükmü yoktur. Ayrıca insanlara hayvanların nahoş tabiatları örnek gösterilerek insanın farkı ortaya konmuş olur. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Kötü ve çirkinlikler olmasaydı iyi ve güzel olanın kıymeti bilinemezdi.

Kısacası tabiatta rahmeti tenkit ettirecek bir durum yoktur. Ayrıca insaf gözüyle bakanlar tabiatın bu ihtişamı karşında şaşkınlık ve hayranlık içinde kalmaktadırlar. Çekilen belgesellerin sayısı bunu ispata kafidir. Bu tenkit edilecek bir durum olmayıp hayatı fevkalade zenginleştiren bir durum olarak ancak methedilip bu güzellikleri bize ihsan edene şükretmeyi gerektirir.

3. Allah kalpleri mühürler mi?

“Gerçekten o inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler. Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur; gözlerinin üzerine de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır” (Bakara, 2/6-7)
Aslında kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde yoktur. Bundan murat, küfür ve günahı hoş gösteren, iman ve taati de çirkin gösteren bir durumun nefislerinde meydana gelmesidir. Bu durum, yoldan sapmaları, taklidde kalmaları, sağlıklı bir bakıştan yüz çevirmeleri sebebiyledir. Böylece artık onların kalplerine hak nüfuz etmez, kulakları mühürlenir, öğüt alamazlar. Afak ve enfüste dikilen ayetler(bk. Fussılet, 53), bunlardan ibret alanlara çok manalar ifade ederken, bunlara fayda vermez. Böylece sanki perdelenmiş gibi olur, görmeleri engellenir.
Cenab-ı Hakk'ın böyle "mühür" ve "perde" ile anlatması, istiare yoluyla bir anlatımdır. Allahu Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez.
Kalp ve gözün mühürlenmesi Allah’a isnad edilirken, gözlerdeki perde isnad edilmemiştir. Çünkü mühürlemek onların kesbine bir cezadır, gözlerindeki perde ise kendi meksublarıdır. Yani, gözlerini kapayınca görmemeleri gibi, kendi iradeleriyle böyle bir perde meydana getirmişlerdir.
Söz konusu ayetlerin nüzul sebebi özel bir kaç hususî kafirin durumu olduğu görüşünde olanlar da vardır. Taberî’nin İbni Abbas’tan ve el-Kelbî’den rivayetine göre bu iki ayet-i kerime, Huyey b. Ahtab, Kâ’b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil olmuştur. (bk. Taberî, İbn Kesir, Vehbe Zuhaylî-et-Tefsiru’l-münîr, ilgili ayetin tefsiri). Demek ki, burada “tebliğin kendilerine fayda vermeyeceği belirtilen” kimseler belli birkaç kişidir. Yoksa, bütün insanlar veya bütün inanmayanlar için değildir.

O müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir. İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!.. Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin müslüman olamaması gerekirdi.

4. İmtihan dünyasına gelişimizin bize sorulmaması adaletsizlik midir?
Hayır, değildir. Çünkü Allah(c.c.) insana yaratılmayı, yaşamayı ve imtihan olmayı sormuş ve insan da bu teklifi kabul etmiştir. Bu konuyla ilgili aşağıdaki hususların dikkatli düşünülmesi gerekir.

Allah(c.c.), "la yüsel"dir. Yani yaptığı işlerden sorguya çekilmez. Ayet-i Kerime’de, “(Allah) yapmakta olduğundan suâl olunmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” buyrulmuştur. Ama kainatta yaptığı ve yarattığı hiçbir hadise hikmetsiz veya adaletsiz değildir. Dikkatli incelenip araştırıldığında gerçekler ortaya çıkar. Mesela, yakın zamanlara kadar insan vücudundaki apandis gibi bazı organların işlevsiz, gereksiz olduğu iddia ediliyordu. Araştırmalar ilerledikçe böyle olmadığı ortaya çıkarıldı.
Lakin farazi olarak düşünelim; eğer insana yaratılmayı isteyip istemediği sorulacak olsa idi, yaratılmadan önce sorulması mümkün değil. Çünkü olmayan birine nasıl sual sorulacak? Böyle bir düşünce mantıksal çelişkiyi barındıran bir paradokstur.

Geriye tek şık kalıyor dünyaya geldikten sonra sormak. O da ancak, çocukken değil, akıl bâliğ olduktan sonra sorulması gerekir. Bu durumdaki bir insana sorulsa ki, “Allah seni ebedi bir saadeti kazandıracak bir imtihan için yarattı. Lakin o ebedi saadet için bu dünyadaki imtihanın hafif meşakkatini çekmen gerekiyor. Eğer kabul etmezsen yaratılış hikmetin iptal olacağı için yok edileceksin!” Böyle bir durum da ayrı bir paradokstur. Çünkü, Allah'ın bu alemi yaratma hikmetlerinden biri de kendisine görmeden, gaybda iman edip ibadet ve taat eden, kendisine yönelen ve ilim ve mücahede ile ahlaken olgunlaşıp kendisini tanıyan ve seven gönülleri ortaya çıkarmaktır. Böyle bir soruya muhatap olan insan Allah ile doğrudan muhatap olmuş olacak. Gaybda iman hikmeti ortadan kalkacak. Kişi, Allah'ı, cennet ve cehennemi cebri olarak kabul etmek zorunda kalacak. Dahası bütün bunlardan sonra zaten kimse hayır, ben yok olmayı tercih ediyorum, demez. Kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz nimetlere ve hayata kavuşmayı isteyecektir. Cenab-ı Hak ezeli ilmi ile zaten insanın bu teklifi kabul ettiğini bilmektedir.
Peki insanın bu teklifi kabul ettiği nasıl söylenebilir?
İnsan hal diliyle var olmayı kabul ederek bir anlamda imtihan dünyasına gelmeyi isteyip istememe teklifini kabul etmiştir. Çünkü bunu kabul etmeyen bir insanın yaşamına son vermesi icabeder. Zira hayatı insan kendi yaratmamıştır. Yaşamaya devam ediyorsa bunu kabul etmiş demektir.

Kişi yaşamına son vermemesini ölüm acısından dolayı olduğunu da iddia edemez. Zira böyle bir durumda da kendisini bu dünyanın nimetlerinden, güzelliklerinden, zevklerinden soyutlamış olması, yeme içme giyinme barınma gibi sadece zaruri ihtiyaçlarını ve onları da sınırlı derecede yani hayatta kalacak kadar minimum seviyede karşılaması gerekir. Halbuki bu düşünceleri ortaya atanlar da dahil olmak üzere kimsenin böyle yaşadığı görülmemiştir, ya da bu düşünceleri sadece böyle yaşayan insanların iddia etme durumları olabilir. Halbuki her insan yeme içmeden, tabiattaki güzelliklere, bilim ve teknolojiden sanata, spora, müziğe, sinemaya hatta aile kurmaya kadar (çünkü aile ortamı da maddi manevi güzelliklerin yaşanmasına vesile olmaktadır.) hayatın pek çok güzelliğini, zevkini ya fiilen yaşamakta ya da yaşamayı arzu ve hayal etmektedir. Yani insan Allah'ın sayısız nimetleriyle çepeçevre sarılmış ve onlardan istifade etmekte, böylece hal diliyle hayatı, imtihanı kabul ettiğini ifade etmiş olmaktadır.

5. Kalu Belada evet denmesini niye hatırlamıyoruz?

Biz elimizde yeterli bilgi olmadığı için gaybi bir konu olan bu hitabın ve cevabın mahiyetini bilmekten aciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir.
Halef denilen hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yarattıklarına sanki: 'Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak tanıyabilecek özelliklere sahip olmalarını şehâdet ve itiraf anlamındadır.

Yani insanların, Allah’ın Rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir.
Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Ancak ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir.

6. Nuh tufanında gemideki canlılar hariç dünyadaki diğer bütün canlılar ölmüş müdür?

Hz. Nuh bugünkü Irak topraklarında bulunan Kûfe’de ikamet ediyordu. Kavmi de o bölgede yaşıyordu. Bunlar inançsızlık ve dalâlette çok ileri gitmişlerdi. Bu kavmin sapıklıktan kurtulup hidâyete ermesi için Cenab-ı Hak Hz. Nuh’a peygamberlik vazifesi verdi. O sıralar Hz. Nuh kırk yaşındaydı. Hz. Nuh yılmadan ve bıkmadan insanları hakka dâvet etti. Onları Allah’a inanmaları ve tanımaları için çağırdı. Îman ve küfür mücadelesi bütün şiddetiyle devam etti. Fakat, kavmi inatla küfürlerinden vazgeçmediler, hakkı kabul etmediler.

Tufanın bütün yeryüzünü kaplayıp kaplamadığı hususunda değişik rivayetler vardır. Suların en yüksek dağları bile aşmasından dolayı yeryüzünün her tarafını kapladığı görüşünde bulunan âlimler varsa da, ağırlıklı ve umumun kabul ettiği görüş, Tufan'ın bütün Dünyayı değil sadece Nuh aleyhisselamın kavminin yaşadığı bölgeyi kaplamış olmasıdır. Çünkü Hikmet cihetiyle bakıldığı zaman Nuh Tufanının, sadece Nuh kavminin yaşadığı bölgeleri içine alacak şekilde meydana gelmiş olması beklenir. Nitekim, bu kavimden sonraki Lût, Âd ve Semud kavimlerine gelen musibetler de, sadece o kavimlerin yaşadığı bölgelerde görülmüştür. Eldeki veriler, getirilen yorumlar ve genel kanaat, Nuh kavminin Lût Gölü çevresi ile Mezopotamya arasında olduğu yönündedir. Dolayısıyla Nuh Tufanın da bu bölgeyi içine alacak tarzda meydana gelmesi muhtemeldir.
Ayet-i kerimede belirtilen hayvanlardan çift olarak gemiye alma durumu ise Hz. Nuh'un, yolculuk esnasında ihtiyaç duyacağı evcil hayvanlardan; tavuk, koyun, keçi, deve, sığır ve at gibi varlıkları almasını ifade eder. Yoksa tufan olayı bütün dünyayı kaplamadığı için dünyadaki yüzbinlerce canlı çeşidinin gemiye alınması diye bir şey söz konusu değildir.

7. İslam, Hıristiyanlıktan, Yahudilikten Ve Arap Yarımadasındaki Eski İnançlardan Esinlenerek Ortaya Konmuş Uydurma Bir Din midir?

Bazıları, Kuran'da anlatılan birçok olayın, özellikle peygamber kıssalarının İncil ve Tevrat'ta anlatılanlarla benzerlik göstermesi, bazı oruç, kurban, dua gibi ibadetlerin ve recm, kısas gibi bazı cezaların eskiden Arap toplumlarında veya başka toplumlarda az ya da çok benzerlerinin var olmasından hareketle İslam'ın Hz. Muhammet tarafından bunlardan esinlenerek uydurulmuş bir din olduğunu iddia ederler.

Aslında bu iddia çok temelsizdir. Çünkü, islami inanışa göre Allah, İlk insandan itibaren peygamberliği de başlatmış ve insanlık yeryüzüne yayıldıkça her topluma uyarıcı bir peygamber göndermiş, böylece insanlara hükümlerini anlatmıştır. Bütün peygamberlere, başlangıçtan beri aynı esaslar tebliğ edilmiş fakat bu topluluklar bazen az, bazen çoğunluk olarak peygamberleri inkar etmişler veya kabul edenler gruplar bir süre sonra dinin özünden uzaklaşmışlardır. Böylece, yeni peygamberler gönderilmiş, bu durum son peygamber Hz. Muhammed'e kadar devam etmiştir. İslam ile beraber, peygamberlik ve din müessesesi tamamlanmıştır. Allah, son dinin ve kitabı Kur'an'ın hükümlerinin kendi korumasında olduğunu, kıyamete kadar değiştirilemeyeceğini bildirmiştir. Hz. Muhammed'in düşmanlarının dahi ittifakla katıldığı ümmi yani okuma-yazma bilmiyor oluşu ve Kur'an'ın da onun tarafından ortaya konması ayrı bir mucizedir. Zira okuma yazma bilmediği için başka kitaplardan okuyarak öğrenemeyeceği gibi eğitimli olmayan birinin böyle üstün belagat, ilim, ahlak, hikmet vs. kitabı ortaya koyması büyük bir mucizedir.
İşte bu yüzden, yeryüzündeki bütün dinlerde, asıl olan Tevhid dininin bazı hükümlerinin veya uygulama şekillerinin bazı izleri kalmış olabilir. Bu durum İslam'ın onlardan oluşturulduğunu göstermez. Aksine Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi mesajların temelde ortak olduğunu gösterir.

Bu açıdan tahrif edilmemiş haliyle Yahudilik ve Hıristiyanlık da aynen Müslümanlık gibidir. Gerçi Allah, yeni peygamberleri eski dinde tahrif olduğu için göndermek zorunda değildir. Yani bir peygamberin getirdiği esaslar değişmese de insanlığın gelişimine paralel olarak daha ekmel hükümler gönderebilir. Yani İncil ve Tevrat tahrif edilmeseydi de İslam gelecekti. Bu inançlarda sonradan değişimler ve bozulmalar olduğu için şu anda bu dinler ile İslam arasında inanç ve ibadet bakımlarından farklar vardır.

Mesela, Hıristiyan inancına göre, belki onun babasız olarak yaratılmasını insanların kavrayamayışından dolayı, Hz. İsa, Allah'ın oğlu olarak kabul edilir. İnsanlığın günahlardan temizlenmesi için kendini feda etmiş ve çarmıha asılarak öldürülmüştür. Halbuki, İslam'a göre Allah, oğul edinmez. Hz. İsa, bir kul ve peygamberdir. Aksini şirk, yani Allah'a ortak koşma olarak görür. Allah, Hz. İsa'yı göğe kaldırarak öldürülmesine izin vermemiştir.

Hıristiyanlar, özellikle İslam'ın bu bilgisini anlamakta zorluk çekmektedirler. Yani, eğer Kuranın ifadesi doğru ise Allah, insanları bilerek aldatmış yani Hz. İsa'nın öldürüldüğünü düşünmelerini sağlamış ve böylece milyonlarca insanın onu Allah'ın oğlu olarak görmelerine neden olup şirke girmesine sebep olmuştur.

Halbuki bu düşünce yanlıştır. Çünkü, bu olayın Hıristiyanların yanlış inanışa düşmelerine sebep olacağını Allah'ın ezeli ilmi ile kader olarak bilmesi ayrı bir şeydir, engellemesi ayrı bir şeydir. Eğer öyle olsaydı o zaman insanları yanlışa düşüren, inkara götüren hiçbir olaya da izin vermemesi gerekirdi. Çünkü Allah, ezeli ilmiyle gelecekte yaşanacak her şeyi bilmektedir. Bu dünyanın birçok yaratılış hikmeti vardır. İmtihan dünyası olması, insanın iradesiyle doğruyu veya yanlışı seçme meselesidir. Aksi halde imtihan sırrının bir anlamı kalmazdı. Allah, kullarına hükümlerini de bildirmiştir. Yani Hz. İsa'nın öldürülmediğini daha sonraları Kuran'da açıklamıştır. Üstelik, insanların Hz. İsa'nın öldürüldüğünü düşünmeleri ile ona kutsallık atfedilerek Allah'ın oğlu olduğu inancı birbirinden farklı şeylerdir. Bu inanç daha sonları ortaya çıkmıştır. Hz. İsa, kendini öyle tanıtmamıştır. İnsanların yanılgısı söz konudur. Ayrıca Kuran'ın indirilişine kadar geçen sürede bu inanışa sahip olan insanların durumu, şimdiki Hıristiyanların durumundan farklıdır. Çünkü onlar, Kuran'dan yani doğru bilgiden mahrumdular. Allah, Kur'an'da uyarıcı, resul gönderilmeyen hiçbir ümmetin azap görmeyeceğini bildiriyor. Halbuki, şimdiki Hıristiyanlar Allah'ın işin doğrusunu bildirmesine rağmen batıla inanmaktadırlar.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta ruhban denilen din sınıfına ayrıcalıklar verilirken, İslamiyet'te ayrıcalıklı bir din sınıfı bulunmaz. İslam, eşitliği savunarak seçilmişlik ve üstünlük anlayışını reddeder.
İncil'de Hz. Adem'in işlediği günahtan dolayı insanların günahkar doğduğu görüşüne karşılık İslamiyet'te insanların günahsız doğduğu anlayışı vardır.
Ayrıca son din olması bakımından diğer dinlerde temas edilmeyen veya yüzeysel geçilen uluhiyet(Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tanınması), ahlak, ilim, iktisat gibi konular en kapsamlı ve veciz bir ifadeyle sunularak Kur'an'ın ifadesiyle hiçbir şey eksik bırakılmayacak şekilde ifade edilmiştir.

8. CİHAD, İNSANLIK VE MERHAMET İLE BAĞDAŞIR MI?

Cihad, kelime manâsı ile cehdetmek, gayret göstermek, herhangi bir işe var gücü ile sarılmaktır. Dinimizdeki manâsı ise, İslâm dininin yücelip bütün insanlığın gönlünde kök salması için maddi manevî her türlü imkânları ortaya koyarak yapılan çalışmaların adıdır.
Bu tanımdan cihadın iki şeklinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Birincisi Allah’ın dinini korumak için, vatanı, milleti korumak için gerektiğinde silahlı veya silahsız yani düşünce, fikir, ilim yönüyle savaşmak, çalışmak, gayret göstermektir. İkincisi de Allah’ın dinini, yani Kur’an’ı, peygamberimizi, kısacası İslam’ı, mümin olmayan insanlara duyurmak, anlatmak, açıklamak, tanıtmak için çalışmak, gayret göstermektir. Bu ikincisi de gerektiğinde (anlatmayı, tebliğ işini engelleyenlere karşı) silahla veya silahsız yani ilim, düşünce yoluyla yapılır. Yanlış anlaşılmasın. İnsanlarla onları müslüman yapmak için savaşılmaz. Çünkü iman kalptedir. İsteyerek olur. İslam’ı duyurma, anlatma önündeki engellerle savaşılır. Eğer insanların kılıç, silah zoruyla müslüman yapılması caiz olsaydı bugün Avrupa’nın yarısı Osmanlı sayesinde mümin olurdu. Osmanlı İslam’ı duyurma önündeki engellerle savaşmıştır. Müslümanlığı zorla kabul ettirmeye çalışmamıştır. Son dönemlerinde de İslam’ı korumak için savaşmıştır.
Her müminin bu vazifeyi imkanları ölçüsünde yapması farzdır, Allah’ın emridir. Yani ibadettir. Aynı zamanda yine her mümin bu yönde çalışanlara da imkanları nispetinde yardımcı olmak, desteklemek zorundadır.
Kur'an-ı Kerim'in bir çok âyeti müslümanları tekrar tekrar cihad'a çağırmakta, cihadsız imanın kısır ve meyvesiz olacağını hatırlatmaktadır.
"Ey iman edenler!... Allah yolunda malınızla canınızla cihad ediniz."
"Allah yolunda gerçek manâsı ile ve var gücünüzle cihad ediniz. Ve mutlaka müslüman olarak ölünüz."
Yüce Allah, birinci ayeti ile bize gerçek manâsı ile cihad etmeyi emrettikten sonra asıl cihadın ne olduğunu açıklamakta ve mutlaka müslüman olarak ölünüz diye buyurmaktadır. Cihadın ana gayesi ve başlıca hedefi, kişinin ömrünün her adımında imanını koruması, müslümanlığını hareketleri ile ortaya koyması ve müslüman olarak ölmesidir. Cihadın birinci ve ikinci şekli yanında üçüncü şekli de müminin nefis ve şeytana karşı verdiği Allah’ın emirlerine uyma, ibadet etme ve imanı koruma savaşıdır. Yani İslamı yaşama gayretidir.

Yani cihad sadece silâhla din düşmanlarına karşı savaşmak demek değildir. Hatta, cihad sadece başkaları ile uğraşmak, dine düşman olanları susturup yola getirmeye çalışmak da değildir. Asıl cihad, insanın kendi nefsini terbiye ederek İslâmiyetin emrine vermesi, kelimeler ile dile getirilmiş olan imanı ruhun derinliklerine işleyip yerleştirmesidir. Her müslümanın, öz benliğinde çirkinliklere, kötülüklere, heva ne nefsin islama uymayan heveslerine karşı girişeceği bu amansız mücadele, hiç bir zaman bitmeyecek olan bir cihad olacaktır.

9. İslam Emperyalizme Karşı mıdır?

SSCB’nin dağılmasından sonra batının tek hedefinin, düşmanının İslam olmasının esas sebebi bu sömürü düzenine karşı tek güçlü sistemin İslam olmasıdır.Köleleştirmeye ve sömürüye karşı direniş sadece islami düşüncede vardır.
İslamın temel üç prensibi: Allah’tan başka ilah yoktur (La ilahe illallah); Allah en büyüktür (Allahu ekber); yalnız Allah’a ibadet etmek (İyyake nabudü ve iyyake nestain) prensipleri emperyalizmi önleyecek temel prensiplerdir.
İkinci prensip tahakküme ve zorbalığa kalkışan her güce ve düşünceye karşı Allah’ın en büyük olduğu (Allahu ekber) gerçeğini insan bilincine aktararak sonuna kadar direnmeyi mücadeleyi ifade eder.
Diğer iki prensip insanın yalnız Allah’tan emir almaya onun hükmünü kabul etmeye karar verdikten sonra bütün davranış biçimlerini ve hayat tarzını buna göre ayarlamasını; modern, çağdaş vs. süslü kelimelerle ifade edilen emperyalistlerin hayat tarzına göre değil peygamberin sünnetinde somutlaşan Allah’ın emirlerine göre yaşamayı; emperyalizmin modern yaşam, hümanizm gibi kavramlara saklayarak sunduğu nefsini ve maddiyatı ilah edinme yerine sadece Allah’ı ilah kabul etmeyi ifade eder.

İşte emperyalizmin İslam’a savaş açmasının sebebi bu prensipler, yani sömürü düzenlerine sadece İslami hayat tarzı ile son verilecek olmasıdır.

Bunun neticesi olarak bu hayat tarzının gelişeceği ve dünyaya örnek olacağı, bunun aynı zamanda ekonomik kalkınmayla da destekleneceği ülkeler ki başta Türkiye olarak özel kuşatma altında olup ve yakından takip edilmekte, İslami kıpırdanışlar ve milli ekonominin gelişimi malum yöntemlerle engellenmeye çalışılmaktadır.
Müslümanlar her ne kadar birlikten, ekonomik ve siyasi güçten yoksunsa da, her alanda iflas etmiş bulunan Batılı değerlere ve Batı tipi yaşam biçimine karşı dünyada tek alternatif, İslâmî hayat tarzıdır. ABD’nin başını çektiği emperyalizm, bütün planlarını İslâm’ın önünü kesmek ve İslâm’ı azaltmak üzerine kurmuştur. ABD, İslam coğrafyasında hem sınırları, hem siyasi rejimleri ve hem de zihinsel haritaları ve kodları değiştirerek İslâm’ı geriletme amacındadır.

İnsan ve toplumların İslam’a önyargılı bakmalarını sağlamak için “İslam”la “terör”ü özdeş göstermek, Müslümanları Kur’ânî ve nebevî sabitelerinden uzaklaştırmak için İslâm algılarını köklü bir değişime tabi tutmak, İslâm’ı ve İslâmî duyarlılığı azaltmak, aşındırmak, kendi menfaatlerine aykırı prensiplerini (tevhid inancı, cihad, nefsine tabi olmama, kanaatkar olma, israf etmeme, örtünme, aile mefhumu gibi) değiştirmek, yumuşatmak, halkı dinin önemsiz ayrıntılarıyla meşgul edip esastan, özden uzaklaştırma, İslam’ı toplumsal alandan soyutlayıp sadece camiyle, namazla sınırlamak, sonra da bir tilki edasıyla sizin namazınıza, ezanınıza mı karışılıyor denerek bununla yetinilmesinin telkin edilmesi bu sürecin ana hedefleri arasındadır.
Bugün müslüman topluluklar, müslümanlıklarının şuuruna ve dolayısıyla gücüne sahip değillerdir. Emperyalizm bu şuuru ve gücü küllemeye, islam topluluklarını birbirine düşürmeye çalışmakta, bu ülkelerin insan unsurunu kendi eğitimlerinden geçirerek kendine bağlamaya devam etmektedir.

10. Hz. Muhammed, birden çok evlilik yaparak cinselliğin esiri mi olmuştur?

Peygamberimizin evlilikleri katiyyen nefsanî ve şehvanî olmamıştır. 25 yaşına kadar, gençliğinin en heyecanlı çağında kavmi içinde bekar yaşamış ve hiçbir kadınla ilgisi olmamış, iffet sahibi olduğu, dost ve düşmanın ittifakıyla sabit olmuştur. Hatta kavmi ona her yönüyle güvenilen biri olarak "Muhammedül-Emîn" unvanını vermişlerdi.
Oysa içinde bulunduğu toplumda, çok kadınla münasebet sıradan bir durumdu; Buna rağmen o, gerek 25 yaşına kadar ve gerekse daha sonraki hayatında pek çok hem de bakire kızla hayatını birleştirebilirdi. Ancak o, böyle yapmayıp kendisinden 15 yaş büyük, 40 yaşında dul bir kadınla evlenmiştir. Hem de bu evliliği eşi vefat edene kadar tam 25 yıl sürmüştür. Yani elli yaşına kadar tek ve dul bir hanımla yetinmiştir.

Onun evliliklerinde nefsaniyet olmadığının bir delili de, müşriklerin davasından vazgeçmesi için yaptıkları teklife verdiği cevapta saklıdır. Müşrikler, amcası Ebu Talip'e gelip, "yeğenin eğer başımıza reis olmak istiyorsa onu reis yapalım veya en güzel kız ve kadınlarımızı ona verelim. Ta ki, bu davadan vazgeçsin." dediler.
Amcası bu teklifi ilettiğinde Efendimiz (a.s.m) şu karşılığı verdi: "Ey amca! Eğer sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar 'vallahi ben bu davadan yine vazgeçmem."
Bu cevap onun neyin peşinde olduğunu, kadın gibi, reislik gibi insanların değerli addettikleri şeylerin onun nazarında ne kadar değersiz olduğunu ispata yeter.

İkinci evliliği ise Hz. Hatice'nin vefatından sonra yine yaşlı ve dul bir kadınla, Hz. Sevde ile olmuştur.
Hz. Sevde ile de üç yıl yaşadıktan sonra, yaklaşık 54 yaşına kadar hep tek kadınla yaşamıştır. İlginçtir ki, onun çok kadınla evliliği hayatının bundan sonraki son on yılı içinde gerçekleşmiştir. Bu gerçekler karşısında evliliklerinde şehvani ve nefsanî arzuların tatmin gayesini aramak insan tabiatını ve tarihî gerçekleri inkar manasına gelir.
Hayatının son yıllarına rastlayan evliliklerinde evliliğin dayandığı iki temel gayenin, yani neslin çoğalması ve nefsanî arzuların tatmininin bulunmadığını görürüz. Zira nesli, ilk eşi Hz. Hatice'den devam etmiştir. Daha sonraki evliliklerinde çocuğu olmamıştır. Sadece Mısır'lı Mariye'den İbrahim dünyaya gelmişse de bir buçuk yaşında vefat etmiştir.
Şayet Hz. Peygamber, şehevi duyguların en kuvvetli olduğu 15-45 yaşları arasındaki dönemde birçok güzel kadınla evlenmiş, sonradan onları terkedip daha başka genç güzel kadınlar almış olsaydı, şehvanî hisleri tatmin yolunda ileri sürülen iddialar bir dereceye kadar haklılık kazanmış olurdu. Oysa o böyle yapmamış, tam tersine hayatının son on yılı içinde (53-63) aralarında Ümmü Seleme gibi yaşça ilerlemiş, ve birçok çocuğu olanlar da dahil, aldığı hanımları ileri yaşlarda ve dul olarak almıştır. Meselâ, Hz. Sevde 53 yaşında ve dul. Hz. Zeyneb binti Huzeyme, 5O yaşında ve dul. Ümmü Seleme 4 çocuklu ve 65 yaşında bir dul. Ümmü Habibe dul ve 55 yaşında, Meymune 2 çocuklu ve dul. Bir başka tarihî gerçek de şudur ki bu hanımların hiçbirisinden de ayrılmayı düşünmemiştir.

Peygamber Efendimizin çok evliliğinin bir hikmeti de, Onun evinin okul olmasıdır. O okulun öğrencileri de Müminlerin Anneleri’dir. Çünkü dinin nerdeyse yarıya yakını aile içi, özel hayat ve mahrem konularla ilgilidir. İnsanlığın yarısı da kadındır. Elbette böyle konular adına ve bu kadar insana örnek olmak için birden çok ve farklı özelliklerde talebelerin bulunması gerekiyor. Bu talebelerin de hem kadın olması hem de Ona haram olmaması gerekiyor. İşte bunun yolu da nikahtır.

İslam'daki dörde kadar evlilik emir değil müsadedir. Nisâ Sûresi 3. ayette “Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı bir kadınla evlenmektir.” buyrularak, çok evliliği değil, tek evliliği emretmiştir.
İslâm’da asıl olan tek kadınla evlenmektir. Birden fazla evlilik, zorunlu hallerde ruhsattır ve şartı da ağırdır. Ayrıca bu bir çözümdür. O devirde Müslüman kadınları, inandıkları için putperest kocaları boşuyor, terk ediyordu. Erkekler savaştığı için kadınların sayısı çoktu. Çocukları ve kendileri muhtaç kimselerdi. Dul kadınlara dönüp bakan olmuyordu. Peygamber onlara insani değer vererek dullarla da evlenilebileceğini göstermiştir.
İslâm, birden fazla evliliği icat etmediği gibi emir de etmiyor, teşvik de etmiyor, evlenin demiyor. Tek kadınla yetinmeyi emrediyor. İkinci evlilikler için ağır şartlar koşuyor. Birden fazla evlilik, mecburiyet halinde ruhsattır, izindir.
Kadın nikâh sırasında, üzerime nikâh istemem, şartını koşarsa, erkek evlilik hayatı boyunca buna uymak zorundadır. Nikâh kıyarsa, o nikâh sahih değildir. Bir de eşitlik, adalet şartı yerine gelmeyecekse, o nikâh da geçersizdir. İslâm’ın ruhsatı, savaş sonrası dengenin bozulması, kadının ihtiyaçlarının karşılanması ve kötü durumlara düşmemesi içindir. Bu hal, o zaman onur zedeleyici de olmaz.
Kadın hasta ve görevini yapamıyorsa, bu durumda hukuk bile izin vermektedir. Bazıları, bu izin kadına da verilsin, diyor. Bu ise hayvanlarda bile uygulanmayan çirkin bir şeydir. Böyle olursa, ortada nesep de kalmaz.

İslam'da kadın değersiz midir?
Kara çarşaflı tesettür emri, mirasta erkeğin yarı hakkını alması, çalışmasına izin verilmemesi gibi İslam'da kadına değer verilmez iddiaları da çok kullanılmaktadır.
Halbuki bu emirler bir eksiklik değil dikkatlice düşüldüğünde aslında bir rahmet ve nimettir. Mesela tesettür emri kadına değer verildiğini, onun cinsel yönden istismar edilmekten koruduğunu ifade eder. Ayrıca bu emrin rengi belirtilmez. Siyah olması mecburi değildir.
İslam, kadının geçim durumunu erkeğin sorumluluğuna vermiştir. Bu kadın için rahatlıktır. Ancak ihtiyaç halinde çalışması haram değildir.
Miras meselesinde erkek evin geçimini üstlendiği için mirastan iki pay alması gayet yerindedir. Çünkü bakmakla yükümlü olduğu ailesi olacaktır. Kadının geçimini zaten eşi temin etmekle yükümlüdür. Dul, yalnız olması gibi durumlarda bu miras payı onun kimseye muhtaç olmamasını temin eder.
İslam'da kadına, annelik yönüyle de büyük değer verilmiş, cenneti kazanmanın adeta anahtarı yapılmış ve çocukların büyük hürmet göstermeleri temin edilerek yüceltilmiştir.

11. Müslüman olmayan toplumlarda dünyaya gelen insanların iman etme imtihanı haksızlık ve adaletsizlik değil midir?

Kader konusunda ayrıca, dünyanın insanlar için iman ve ibadet noktasında bir imtihan olması müslüman aileden dünyaya gelmemiş olanlar için haksızlık olup olmadığı sorusu akla gelmektedir.

Bu meselede genel kanaat şudur. Buluğ çağına gelmeyen çocuklar ve iman teklifini duymayan insanlar zaten mesul olmayacaklar. İslam'ı duyduğu halde araştırıp öğrenmeyen, İslam'ı ve peygamberimizi kabul etmeyen mesuldür. Haksızlık olup olmadığına biz zayıf aklımızla karar veremeyiz. Çünkü malumdur ki müslüman bir aileden ve müslüman bir toplumda dünyaya geldiği halde inanmayan birçok insan olduğu gibi aksine farklı dinlerin yaşandığı aileden veya toplumdan dünyaya gelenlerden de birçok kişi islamı kabul etmiştir. Özellikle günümüzde iletişimde sınır olmadığı için öğrenme, araştırma önünde hiçbir engel kalmamıştır. Ayrıca emr-i bil maruf emrinden dolayı dünyada islamı duymayan, tanımayan kalmasın diye müslümanların İslam'ın ilahi evrensel mesajını insanlara anlatması, hatta bunu söz ile veya yazı ile yetinmeyip bizzat İslamın insan hayatında yaşanması şeklindeki bir faaliyetle yani temsil ederek tanıtması, ulaştırması gerekmektedir. Zaten bu yönde bütün dünyada faaliyetler yapılmaktadır.

Bütün bu faaliyetlere rağmen İslam'ı duymayan veya maddi, manevi engellerden dolayı araştırma, öğrenme, tanıma imkanı bulamayanların mesul olmayacağı söylendi. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsra, 17/15) Bazı islam alimlerinin görüşüne göre bu kişilerin imtihanı veya sorumluluğu sadece Allah'ın varlığına iman etmek şeklindedir. Bu kişiler akıllarıyla hayatı ve varlık alemini inceleyerek tevhid inancını bulabilirler. Hıristiyan, Yahudi gibi zaten ilahi dinlere mensup olup da Allah inancının ötesinde İslam ve Hz. Muhammed'i kabul durumunda olanlardan islama yapılan karalama ve iftiralardan dolayı ortaya çıkan manevi engellerden dolayı araştırıp, öğrenmeyen kişilerin durumlarını en doğru Allah bilir. Yani Allah isterse bu kişilere azap etmez. Dilerse bazılarına dünyadaki iyiliklerine veya uğradığı zulümlere karşılık belli mükafatlar ihsan edebilir veya bazılarının ruhlarını belli bir mükafattan sonra yok edebilir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yani mutlak adaletin gereği neyse onu yapar. Biz dünyada zayıf aklımızla mutlak adaleti kavramayız. Gazali de İslamı yanlış duyanların hiç duymayanlar gibi olacağı görüşündedir. En doğrusunu Adil-i Mutlak ve Hakim-i Mutlak olan Allah bilir.

12. İslam'daki Recm ve El Kesme Cezaları Medeniyetle Bağdaşır mı?

Kur'an-ı Kerim'de recm cezası yoktur. Ancak Peygamberimiz (asm) döneminde recm cezası uygulanmıştır. Kur'an-ı Kerim'de recm cezası ile ilgili ayet yok deyip recmi inkar edenler Peygamberimizin (asm) sünnetini yok saymaktadırlar.
Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. İslâm'da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm devleti'nin koyacağı ta'zir cezası bunlar arasındadır. Müslüman olmayanlara bu ceza uygulanmaz. Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur. Zina suçunun tespit edilmesinin dört şahide bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü, dört şahidin iki kişiyi bu konuda suçüstü yakalama imkânı yok gibidir. Ayrıca, bunu gördüğünü söyleyen kimseyi üç kişi daha desteklemezse, iftiracı seksen değnekle cezalandırılacaktır. Bu durum ise, kimse uluorta bu konuda konuşmasın, ağzını açmasın, anlamına gelmektedir.
Bekâr erkekle bekâr kadının zina etmesi halinde, ceza her birine yüz değnek vurulmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz değnek vurun" (en-Nûr, 34/2). Hz. Peygamber'in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanması gerekirken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.

Zina cezası uygulanan kimsenin, toplum nezdindeki itibar kaybını önlemek, belki olayın unutulmasını sağlamak amacıyla bir yıl süreyle sürgüne gönderilmesi İslâm'ın ilk yıllarında ek bir ceza olarak veriliyordu. Hanefilere göre, bekârların zina cezası olan yüz değneğe ayrıca sürgün eklenmez. Çünkü ayette sürgünden söz edilmemiştir. Ancak sürgün bir had cezası değil; İslâm devlet başkanının takdirine bırakılmış bir ta'zir cezası niteliğindedir. Nitekim zina edenin tövbe edinceye kadar hapsedilebilmesi de, fuhşa düşenleri bir süre toplumdan tecrid etmek amacıyla alınan bir önlemdir.

Bu cezanın cemiyete sağladığı çok mühim faydalar vardır. Zira bu suç bütün bir milleti rahatsız etmiştir. Netice itibariyle, had ve ceza Allah’ın bir emri ve adaleti namına icra edildiği için, hem suçu işleyen mücrimin, hem bütün bir milletin ruh, kalb ve vicdanı tesir altında kalır, hem de caydırıcı olarak mühim bir rol oynar. Cezanın uygulandığı İslâm topluluklarında bu suçlara teşebbüs edenlerin yok denecek kadar azaldığı bir sabittir.
Hırsızın elinin kesilmesi hükmünün de birçok şartı vardır. Basitçe verilebilecek keyfi bir karar değildir. Hırsızlık suçunun tam oluşması için açlık, zaruret, zorlama gibi, hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mâzur gösterecek bir mazeretin bulunmaması, suçun bilerek ve istenerek işlenmesi, fâilin cezaî ehliyetinin bulunması, çalınan malın hukuken koruma altında olması ve belli bir miktardan fazla olması gibi şartlar aranmıştır. Hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Ancak bunun tespit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve göz altında bulundurulması gerekir.
İslâm hukukçuları suç ve cezada kanunîliği, adalet ve hakkaniyeti temin gayesiyle hırsızlık suçunun hangi şartlarda işlenmiş sayılacağı, cezanın uygulanabilme şartları, tekerrür, zorlama ve af gibi durumların cezaya etkisi konularını ayrı ayrı tartışmışlar ve bu konuda zengin bir hukuk oluşmuştur.
Hırsızın elinin kesilmesiyle ilgili Kur’an’ın hükmü -deyim yerindeyse- en çağdaş bir hükümdür. Çünkü bu çağ kadar hırsızı, şehir eşkıyası, kapkaçı, gaspçısı bol olan başka bir çağ olmamıştır. İnsanların bunlara karşı aldıkları yüzeysel cezaların, caydırıcı olmadığına dair -hırsızlar hariç- herkes hemfikirdir.
İslam tarihinde, bu cezanın âdil bir şekilde uygulandığı ilk üç asırda -hırsızlık suçundan ötürü- kesilen ellerin sayısı yalnız altıdır. Şu anda, dünyanın her bir şehrinde her gün bu suçlar sebebiyle -talan edilen bunca servet yanında el değil belki başlar kesilmekte yani mal sahipleri zalimce öldürülmektedir.

Evet, belki ilk duyulduğunda insanı korkutan bu cezaların(recm ve el kesme) aslında toplumsal düzeni sağlamada ne kadar gerekli ve etkili uygulamalar olduğu tarafsız bakan ve vicdan sahibi olan herkes tarafından görülecektir.
Çünkü cezaların etkili olması onların niteliğine bağlıdır. Birkaç aylık ya da yıllık hapis cezalarının, para cezalarının çok zayıf olduğu ve caydırıcı olmadığı gayet aşikardır. Çoğu zaman görür ya da duyarız. Bu tür suçlara maruz kalan insanlar, suçluların aldıkları cezalardan tatmin olmamakta ve bazen suçluya kendi cezalarını uygulamak istemektedirler.

Dolayısıyla zayıf cezai önlemler bu suçları azaltamadığı gibi başka toplumsal sorunlara da sebep olmaktadır. Taşla öldürme ve el kesme cezalarının korkutucu olduğunu söyleyenler farkında olmadan daha kötü sonuçlara sebep oluyorlar. Belki birkaç mücrimin cezalandırılmasından korkulduğu için binlerce masum kişi canından, malından, namusundan olmaktadır. Hırsızlık cezalarının yetersiz oluşu, hırsızları cesaretlendirmekte, birkaç bilezik için, hatta içinde para bile olup olmadığı bilinmeyen bayanların çantalarını gaspetmek için insanlar öldürülmekte, kolları kesilmekte, yaralanmakta, insanlık dışı şiddete maruz kalmaktadır.
Aynı şekilde zinanın suç bile sayılmaması, ailelerin parçalanmasına, çocukların öksüz ve yetim kalmasına, dahası manevi yönden onarılmaz yıkıcı durumları yaşamalarına, bazen kan davası şekline dönüşerek birçok masum insanın ölümüne sebep olmaktadır. Bunlar mı barbarca yoksa suç işleyen bir kişinin bu şekilde cezalandırılması mı barbarca? Hangisi insanlık onuruna daha uygun düşmektedir?

Görüldüğü gibi aslında hak ettiği halde suçluya caydırıcı nitelikteki bu cezaların uygulanmayışı, binlerce daha kötü olayın yaşanmasına sebep olmakta ve binlerce-üstelik masum olan- insanı daha feci durumlara maruz bırakmaktadır. Bu ise toplumsal yapıyı bozucu, huzuru, güveni ve birlik ve beraberliği bozucu ve toplumu yaşanmaz hale getiren bir durum olmaktadır. Kangren olan bir uzvun kesilip atılmamasının zamanla bütün organizmayı tehdit etmesi gibi.

13. Kur'an-ı Kerim'de Tutarsız, Çelişkili, Yanlış Bilgiler Var mı?

Kur'an-ı Kerim, Allah'ın kelamı olduğu için onda tutarsızlık, çelişki ya da yanlış bilgiler bulunması söz konusu olamaz. Bu bilgi, Kuran'da da ifade edilmiştir: Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı. (Nisa, 82 )
İnanmayanlar, daha Hz. Muhammed(s.a.v.) hayatta iken dahi bu büyük bir şair, büyük bir büyücü gibi ithamlarla Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu inkar etmişlerdir. Daha sonraki devirlerde de benzer iddialar ifade edilmiş özellikle inkarcılığın arttığı son devirlerde bilimsel gelişmeler arttıkça, yaşam şekilleri değiştikçe bu açılardan Kuranda yanlışlık, tutarsızlık ve çelişki arayışları da artmış ve gerçeği yansıtmayan sığ düşüncelerin ürünü olarak zihin bulandırıp imana şüphe düşürmeye yönelik bazı iddialar, iftiralar sürekli dillendirilmektedir.

Yukarıdaki ayete ilave olarak Allah, inanmayanları, Kuranın, eğer insan sözü olduğu düşünülüyorsa benzerini getirme konusunda Bakara, 23; İsra, 88; Yunus, 38 gibi ayetlerde ispata davet etmiştir. "Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân'ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz! Bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının." (Bakara, 23-24)
Bu yönde özellikle son dönemlerde bazı kişilerin çabaları ve kendilerince başarılı olduklarına dair ifadeleri de olmakla beraber samimi, bilgili hiçbir müslüman tarafından kabul görmemiş hatta tarafsız olan birçok kişi tarafından da aciz kaldıkları tasdik edilmiştir. Belagat, üslup, içerik, ilmi ve gaybi bilgiler açılarından işin ehli yani bilgili kişiler tarafından kıyaslandığında bu çalışmaların ne kadar basit kaldığı görülmüş hatta bu yöndeki yazılarda yazanlar çok komik durumlara düşmüşlerdir. Mesela bir besmelenin taklitleri okunduğunda saçmalık olarak insanı güldürmektedir.

Hz. Muhammed'in ümmi olduğu yani okur-yazarlığının bulunmadığı tarihi olarak kesin olması inkarcıları acze düşüren bir durum olmaktadır. Çünkü çok eski devirlerde üstelik eğitimsiz bir kişinin böyle her açıdan mükemmel bir kitap getirmesi tam bir mucizedir.
Her ne kadar okur yazar değildiyse bile zekiydi. Ticaret yaparken gittiği yerlerde karşılaştığı Hıristiyan ve Yahudilerden dini söylenti ve hikayeleri öğrenmişti(Kuran'da bunu iddia edecekleri de yazar), şeklindeki açıklamaların inandırıcılığı yoktur. Kuran'da belirtilen onların dilini yani yabancı dil bilmemesi bir yana önceki kutsal kitaplara istinaden yazıldığı iddia edilen kitapta o kitaplardaki hata ve zayıflıklar bulunmadığı gibi onlara muhalif, ters düşünceler vardır. Toplumsal kurallarda ve ahlak ilkelerinde olduğu gibi bilimsel açıklamalarda da farklar veya onlarda olmayan bilgiler mevcuttur. (hatta iddia edildiği eski Yunan filozoflarından aldığı iddiası da geçersizdir, hem farklı bilgiler var hem de Arap yarımadasında Yunan felsefecilerin okutulması söz konusu değildir.)

"Yer ve gök bitişikken ayırdık. (Enbiya Suresi, 30)"(bigbange atıf), "Göğü biz bina ettik ve onu genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)"(bigbangin tespiti), "Dağları sabit sanırsınız ama onlar bulutlar gibi geçerler. (Neml Suresi, 88)"(dünyanın döndüğü bilgisi), "Ay ve güneş kendi yörüngelerinde akarlar. (Yasin Suresi, 38), (Enbiya Suresi, 33)"(eskiden beri kabul gören sabit güneş, dönen gezegenler modelinin aksine güneşin de sabit olmadığı), "Denizler arasında perde vardır, karışmazlar. (Rahman Suresi, 19-20)", "At, katır ve merkepleri binek olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha neler yaratacak. (Nahl, 8)"(teknolojik binek araçlara atıf), "İnsanın ana rahmindeki gelişimi. ((Müminun Suresi, 14,(Zümer Suresi, 6)" gibi.

Ne bilim ne ahlak olarak kendi toplumuna hiç uymayan, başka din ve kültürdekilerden çok üstün zaman üstü evrensel ahlak ilkeleri getirmiştir.

Bu konuda akla gelen soru şudur: Bir insan sahtekar, yalancı ise bunu niçin yapar? Bunun temel sebebi menfaattir. Ya para, zenginlik, ya makam mevki için yapılır.
Halbuki peygamberimizin nübüvvetini açıkladığı 40 yaşında bu gibi şeylere ihtiyacı yoktu. Kendisinden yaşça çok büyük Hz. Hatice ile evlendikten sonra maddi açıdan uzun yıllar(15 yıl) zenginliğe zaten sahip idi. Hayatı rahat içindeydi. Gerçi, onun bunlarda gözü yoktu ve zengince yaşamıyordu zaten. Makam asalet desen zaten kabilesi olan Kureyş Mekke'nin en itibarlı kabilesiydi. Akrabaları hep lider insanlardı. Üstelik nübüvvetin ilk yıllarında kendisine inanmayanlar, sen bu iddialarını kadın, zenginlik ve mevki için yapıyorsun. Bunlardan vazgeç, Mekke'nin en güzel kızlarını sana verelim, en zenginimiz sen ol, başımıza geç bizi yönet, teklifinde bulunsalar da cevaben bir elime güneşi bir elime ayı da verseniz, bu davadan vazgeçemem, diyerek bütün menfaatleri reddetmişti. Üstelik öksüz, yetim olarak dönemin en güçlü şahsiyetlerine, toplumun gelenek ve göreneklerine tek başına iken karşı gelerek ömrü boyunca sıkıntılara, savaşlara çeşitli işkencelere maruz kalmıştır.

Bütün bunlar bir yana, "Okuma yazma bilmiyorsa vahiy katiplerinin doğru yazdığını nereden bildi?, Neden kendi sağlığında toplamadı veya vasiyet etmedi?" gibi başka iddialarla düşünce bulandırmaya çalışılmaktadır. Bir defa okuma yazma bilmemesi kendisine iman edenlerin yazdıklarının doğruluğunu anlayamayacağını gerektirmez. Yazılanları onlara okutarak doğruluğu kontrol edebilir. Vefatından önce toplamaması vahyin yıllarca(23 yıl) devam etmesinden, çünkü her toplamadan sonra gelen ayetlerde aralara yazma durumlarında eski yazmaların yok edilmesi gerekecek, ayrıca toplanmasını vasiyet etmemesinin de hikmetleri vardır. Aksi halde sonra gelen müminler her yapılacak işte aklı, danışmayı bir yana bırakacaklar, bir vasiyet arayacaklardı. Yeni durumlar karşısında pasif kalacakları gibi hikmetlerinden bahsedilebilir. Ayrıca vefatından kısa bir zaman sonra çok titiz bir çalışmayla Kuran'ı ezberinden bilen birçok sahabe ve el yazmaları kullanılarak Kur'an toplanmıştır.

İşte, benzerini getirme yapılamasa da en azından bazı çelişkiler bulunabilirse bu da haşa Kuranın beşer sözü olduğuna delil gösterilecektir. Bu yüzden inkarcılar bu yönde sürekli bir arayış içindedirler.
Çelişki veya yanlışlık diye iddia edilen şeylere bakıldığı zaman, ya ayetlerin öncesi ve sonrasından koparılarak bağlamından uzaklaştırıldığı, ya mealden hareket edilerek hataya düşüldüğü ya Kuran'ı anlama ilmi olan tefsir bilgisinden yoksun olmaktan dolayı, Kuran'ın mecaz ve teşbih boyutunun bilinmemesi gibi durumlardan kaynaklandığı ya da kasıtlı olarak bilimsel verilerin saklandığı veya çarpıtıldığı görülmektedir.
Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki Kur'an bütün zaman ve mekanlara hitap etmesi bakımından tam olarak eksiksiz anlaşılması zordur. Bir çok ayetin anlamı, yeni bilimsel keşiflerden sonra ortaya daha doğru anlaşılmaktadır. Bu yüzden Kuran'ı anlamak için tefsir ilmi gelişmiştir. Kuran'ı anlayabilmek için fen ilimleri yanında dini ilimlerin de bilinmesi gerekir. Kuran'da Nahl suresi 103. ayet-i kerime gibi bazı ayetlerde geçen, o apaçık bir kitaptır, ifadesi onun imani konular gibi bir kısım konularını ifade eder. Çünkü başka bir ayette, kitabın bir kısmının açık(muhkem), bir kısmının müteşabih(benzeşmeli) olduğu (Al-i İmran, 7) ifade edilmiştir. Bunun için Kuran'dan herkesin kendine göre yorum yapması doğru bulunmamıştır. Kuran'ı doğru anlamak için ona önem vermek, yoğunlaşmak ve bir bilgi, kültür birikime sahip olmak gerekir.

Bu açıdan bakıldığında Kur'an'daki yanlışlık veya çelişki diye ifade edilen bütün konuların bir izahı olduğu görülecektir. Bunun için ehl-i sünnet itikadındaki islam alimlerinin yaptığı açıklamaların araştırılması gerekir. Bunlardan bazıları şöyledir:

Mesela Kur'an'ın değişik ayetlerinde, insanın topraktan, balçıktan, meniden yaratıldığının ifade edilmesi tutarsızlık olarak iddia edilir. Halbuki bu ifadeler yaratılışın safhalarını ifade eder. İlk insan yokluktan toprak vasıtasıyla yaratılmış, sonrakilerin yaratılması ise meniye bağlanmıştır. Her canlının sudan yaratılması ayetiyle de bunlar arasında bir çelişki yoktur. Çünkü sperm de içi hücre dolu olan bir sudur. Ayrıca canlılığın devamı suya bağlıdır.

Başka bir iddia da Kur'an'da hem Allah'ın kanunlarının değişmediği hem de bazı ayetlerin hükümlerinin sonradan kaldırılması söylenir. Bunda da bir çelişki veya tutarsızlık yoktur. Zira değişmeyen kanunlar, sünnetullah denen tabiat kanunları ve imani konulardır. İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler aynı imani hakikatleri getirmişlerdir. Değişenler ise amellere ait hükümlerdir. Mesela iç yağı Yahudilere haram iken müslümanlara helal kılınmıştır. Aynı şekilde mirasa, av hayvanlarına, savaş hallerine vs. ait hükümlerde Allah isterse bazı değişiklikler yapar. Bunu baştan böyle yapmamasının birçok hikmeti olabilir. Bu Allah'ın bileceği bir iştir.

Başka bir iddia ise İblis'in melek mi, cin mi olduğu konusudur. Kehf suresi 50. âyette İblis'in hem melek hem de cin olarak söylendiği iddia ediliyor. Halbuki âyet-i kerimenin meali esasen şöyledir: "Hani bir zaman Biz meleklere: “Âdem’in önünde (Allah’a) secde edin!” deyince, onlar da derhal secdeye kapanmışlardı. Ne var ki İblis eğilmemişti. O cinlerden idi. Rabbinin emrinin dışına çıktı. Ey Âdem’in evlatları! Onlar size düşman oldukları halde, siz kalkıp Benden ayrı olarak onu ve onun evlatlarını mı dost ediniyorsunuz? Zalimler için ne fena bir bedel! Ne zararlı bir takas!"
Ateşten yaratılan İblis, nurdan yaratılan melekler arasında idi, onlara hocalık yapıyordu. Yani, melekler topluluğunda olduğu için, (Bu topluluğa, secde edin emri verdik, cin taifesinden olan İblis, secde etmedi) deniyor.

İlk Müslüman kim olduğu konusu da çelişki olarak söylenmektedir. Kur'an'da ilk müslümanın farklı asırlarda yaşayan Hz. İbrahim (Enam, 6/163) ve Hz. Muhammed (Zümer, 39/12) olduğu yazılıdır. Bunun izahı şöyledir:
İslam Hz. Adem’den beri bütün semavî dinlerin ortak unvanıdır. Buna göre her peygamber elbette kendi devrinde ilk müslümandır. Çünkü her peygamberin kendi döneminde herkesten önce Allah’a iman etmesi ve onunu emirlerine teslim olması sosyolojik ve kronolojik bir zorunluluktur. Buna göre, Hz. İbrahim kendi döneminin ilk müslümanıdır; Hz. Musa kendi devrinin ilk müslümanıdır ve Hz. Muhammed de kendi döneminin ilk müslümanıdır.

Diğer bir iddia, Kur'an'da geçen her canlının çift yaratıldığı (Zariyat, 49) bilgisinin bilimsel olarak yanlışlığı (Bakteri, virüs gibi canlılar çift değildir.) ortaya çıkmıştır, deniyor.
Halbuki ayetin gerçek mealinde her canlının değil her şeyin çift yaratılması söz konusudur. "Düşünüp ibret alasınız diye her şeyi çift yarattık. (Zariyat, 49) Bu ayeti sadece canlı diye çevirmek mealin eksikliğini gösterir. Allah, her şeyi, gece-gündüz, sıcak-soğuk, iyi-kötü, aydınlık-karanlık, pozitif-negatif, gibi çift olarak yarattığını ifade etmiştir. Ayrıca canlılar da esasen dişi ve erkek olarak çifttir. Genel bir hüküm olarak bu da örnek olarak verilebilir. Ama ayette özel olarak canlıların hepsinin dişi ve erkek olarak yaratıldığı söylenmiyor.

Görüldüğü gibi bu ve buna benzer birçok iddianın hiçbir geçerliliği yoktur. Aslında bu iddialar da aynı evrim teorisinde olduğu gibi akıl ve bilimden değil ön kabulden(inançsızlık) hareketle ortaya atılmış imana şüphe düşürme amacı taşıyan söylemlerdir.

Kur'an, ilahi, her şeye kafi, zaman ve mekan üstü, hayatın varlık sırlarını ifade eden, Allah'ı tanıtan, gayb alemini bildiren, insanı her bakımdan terbiye eden bir hikmet, bir kulluk, bir davet ve emir, bir zikir, fikir, dua, bir iman, ahlak ve öğüt kitabıdır.

14. İslam, vahşilik ve barbarlık mı yoksa nezaket mi vaz eder?

İslam’ın gayelerinden biri de insanı kötü, çirkin huylarından temizleyip güzel ahlâka ulaştırmaktır. Fahr-i Kâinat s.a.v. efendimiz güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de O’nun için: “Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 68/4) buyrulmaktadır.
Bu noktada, bütün hayatını, inancı istikametinde örgüleyen mümin, nezâketi de Efendiler Efendisinden, nezâket âbidesi ve nezâketin üstâdından öğrenecektir. Adeti haline getirdiği bu davranışlar, O'nun sünnetini yapıyor olma sebebiyle ibadete dönüşecektir.
Peygamberimizin ümmetinin Kur’an-ı Kerim’de en hayırlı ümmet olarak anılması, insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülükten men etmeleri İslam’ın güzelliklerini gönüllere ulaştırma sorumluluğuyla ifade edilmiştir. Bu kutsi görev ise, ancak gönülleri fethetmekle, insanlara karşı cana yakın olmakla gerçekleştirilebilir. Rahmet peygamberine göre, İnsanların en kötüsü, kendisinden iyilik umulmayan ve şerrinden korkulan kimsedir. En hayırlısı ise, kendinden iyilik umulan ve kötülük yapmayacağına inanılan kimsedir. (Tirmizî, Fiten, 76)
Mümin, kırıcı ve nefret saçan bir dil ile değil, şefkat yüklü bir dille, rahmet lisanıyla konuşur. Rasûlullâh’ı öldürmek üzere giden Ömer ibnü’l-Hattab’ın Müslüman oluşunda görüldüğü üzere, gönül ehlini öldürmeye gelen bile, onda dirilir. Nezaket; husumet ve öfke duygularını eritip yok eder. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem’in gayretlerinin başarıya ulaşmasının nedenlerinden biri de, insanlara nezaketle ve yumuşak davranması sayesindedir. “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmrân 3/159)
Kendi nefsanî ve şeytanî dürtüleriyle yaptıkları şiddeti, terörü, kanı İslâma yamamaya çalışanların vebali büyüktür. Ancak böylesine münferit hadiselerin çirkinliği, Kuran-ı Kerimin açıkladığı barış ve sevgi dinini gölgeleyemez. Zaten bu tür hareketlerin büyük bir bölümü İslâm’ın bütün dünyadaki yükselişini önleme amaçlı planlı, ajanlarla desteklenen oyunlardır.
Tabi bu, İslam'a yapılan hakaretlere, karalamalara, iftiralara sessiz kalınması anlamına gelmez. Fakat bu gibi durumlardaki tavır İslam'ın özüne uygun olmalıdır. Mesela, yapılanların, anlatılanların doğru olmadığı, doğru İslam'ın ne olduğu güzelce anlatılır. Bilinçli yapılan hakaretlere karşı ise medenice, yakıp yıkmadan kan dökmeden, anlamlı mesajlar içeren pankartlarla protestolar yapılabilir, broşürlerle, tanıtım filmleriyle karşılık verilebilir. Resmi kanallardan hukuki girişimler yapılabilir. Bunu yapan kişi, kurum ya da ülkelere karşı ekonomik yaptırımlar uygulanabilir. Ama asla, masum insanlar öldürülemez, yakıp yıkarak tahrip ederek savunma yapılmaz.
Nitekim, Cenab-ı Hak : “Kim ki, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (ceza) olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir hayatı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur” (Mâide Sûresi, 5/32) buyurmaktadır.

15. Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?

Bu sorudaki mantık hatası aslında yaratılmış olanla Yaradan'ı aynı özelliklere sahip düşünmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah, zaman ve mekandan münezzeh ve keyfiyeti, yapısı insana meçhuldür. O, kendisini zatıyla değil isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Uzayın sonsuz oluşu ispatlanabilir bir vaka değildir. Sadece tahmin ve zandır. Çünkü teknik imkanların ulaşabildiği noktalar sınırlıdır. Fakat ulaşılabilen uzaklıklar trilyon kere trilyon da fazla olsa sonsuzluğu gerçek de olsa bu durum Allah'ın haşa olmadığına delalet etmez.
Çünkü O'nun varlığı bu kainata bağlı değildir.

Bunu şöyle düşünebiliriz. Bilgisayardan biraz anlayan birisi bilir ki sanal olarak yapılan oyunların içinde bir anlamda bir evren var edilir. Canlılar, insanlar hareket ettirilir. Hayatın sanal bir kopyasıdır. Orada, insan görüntüleri için basit bir döngüyle bir anlamda sonsuzluk oluşturulabilir. Yani oradaki karakter ne kadar gitse, uçsa da bir son bulamayacaktır. Bir noktadan sonra döngüyle benzer görüntüler oluşturulur. Böylece sanal sonsuzluk oluşturulur. Veya oyunda bir noktadan sonra yazılım bittiği için karakter o noktadan daha ileri gidemez. O noktadan sonra ne vardır denemez. Bir şey yoktur. Çünkü o görüntüler bir komuttur. Yani bir elektrik sinyalidir. Bilgisayarın mekanik aksamı olan, disk ve ramda meydana gelen bir sinyaller bütünüdür. Bunun böyle olması, bu oyunu yazan, programlayan bir insanın olmadığına delalet etmez. Çünkü bilgisayar ile insan birbirinden farklıdır. Buna boyut veya yapı farkı denebilir. Fark etmez. Uzayın sonsuz olup olmaması ile Allah'ın varlığı da buna benzetilebilir.
Allah'ı zatı ile kavrayamayız. O yüzden, canlılar gibi oturması, kalkması, dinlenmesi, hareket etmesi gibi fiilleri yaptığı hayal edilemez. Bunlar, yaratılmış mahlukun fiileridir. Allah, her an, her varlığı ve her hareketi yaratmaktadır.

16. Allah'ın hep var olduğu kabul ediliyorsa evrenin hep var olduğunu veya kendi kendine var olduğunu neden akıl dışı olsun?
Allah'ın varlığı kendindendir. Doğmamış, doğurulmamış, yaratılmamıştır. O, hep vardır. Yokluğu düşünülemez. Fakat evren için aynı şey geçerli değildir. Çünkü evren sonradan yaratılmıştır. Mahluktur. Yani yapısında sürekli bir değişim söz konusudur. Bozulan, çürüyen, dağılan maddeden ibarettir. Yaratıcıyla aynı özelliklere sahipmiş gibi düşünülüp kıyaslanamaz. O yüzden hep var olduğu söylendiğinde geriye doğru gidilip başlangıcı sorgulanabilir ama Allah'ın başlangıcı sorgulanamaz. Onu da bir yaratan vardır diye düşünülemez. O, mutlak varlık olarak zaten hep var idi. Onda, değişme, bozulma, eskime olmaz.

17. Hz.Adem ve Havva, beyaz idiyse siyah ırk nasıl oluştu, siyah idiyse beyaz ırklar nasıl oluştu?

Aynı topraktan rengârenk çiçekleri yarattığını gördüğümüz ilahi kudrete, aynı Âdem ve Havva'dan farklı özellikte ırkları yaratmak zor gelmez.
Mesela, bir otomobil fabrikası farklı modeller üretir ve bunlara farklı renkler verir. Sadece model ve renk farklılığından dolayı onlar için farklı fabrikalar aramayız. Aynen bunun gibi, Allahu Teala, Hz. Âdem ve Havva'yı bütün ırkları netice verecek özellikte yaratmış, zamanla da ırkları meydana getirmiştir.
Kur'an-ı Kerim, insanın çamurdan bir hülasadan yaratıldığını söyler. (Mü'minun, 12) Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Cebraile yeryüzündeki değişik özellikteki topraklardan getirmesini ister. Hz. Cebrail beyaz, siyah, kırmızı gibi değişik özellikteki topraklardan getirir. Cenab-ı Hak, kudret eliyle bunları yoğurur, Hz. Âdemin heykelini yapar ve ardından Ona ruh üfler. Böylece ilk insan yaratılmış olur.
Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Âdem'in ve Hz. Havva'nın genetik yapısında bütün ırkların karakterleri vardı. Bu karakterler zaman içerisinde ırkların ortaya çıkmasına vesile oldu. Böylece farklı coğrafyalarda farklı ırk ve kabileler zuhur etti.

18. Esas Hayat Ruha Bağlı İse Göz Hasar Alsa Neden Göremez, Beyin Hasar Görse Neden Düşünemeyiz?

Kur'an-ı Kerim'de ruhun mahiyetiyle ilgili pek fazla bilgi verilmemiştir. Sadece varlığından bahsedilmiş ve keyfiyetinin insanlar için bir sır olduğu söylenmiştir. İslami düşünüşte bedene canlılık verdiği ve ruhun bu dünyayla beden aracılığıyla irtibat kurduğu kabul edilmiştir. Buna göre beden ruh için bir araç olmaktadır. Bu araçta bir hasar meydana gelince hasarlı parçanın kusuru ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla göz hasar görünce ruha bir zarar gelmese de ruh dünyayı bu araç ile gördüğü için artık bu dünyayı göremez olur. Tıpkı çok uzakları gösteren bir dürbün kırılınca göz sağlam olsa da artık o uzak mekanların görülememesi gibi. Bu durum kulak, beyin gibi diğer organlar için de geçerlidir.

19. Kainatta Mükemmellik Var Mı?

Mükemmeliyetten kasıt canlıların veya organların işlevlerini eksiksiz yerine getirmesiyle ilgilidir. Çalışmasındaki uyumla ilgilidir. Mesela göz, çevredeki varlıkları ışık yardımıyla görüyorsa ve bu görmeyi sağlayan yapısı basit, çözülebilir, taklit edilebilir olsa da olmasa da mükemmeldir. İşlevini yerine getirir. Tasarımının karmaşıklığı belki kendi kendine var olma ihtimalini ortadan kaldırır. Fakat, neden görme mesafesi uzayı kapsamaz ya da bir nesnenin arkasını göremez ya da ışıksız niçin göremez? O halde mükemmel değilmiş denemez. Çünkü gözü yaratan Allah o kabiliyette olmasını takdir etmiştir. İsteseydin hikmeti gereği daha kabiliyetli yaratırdı. Yani milyon sene de geçse o yapı daha ileri bir seviyeye gelmeyecek hep aynı ölçüde kalacaktır.
Bu şuna benzer: Bir buzdolabı, çalışır bir vaziyette kendi içinde mükemmeldir. Bunun yapısı basit olursa kolay taklit edilir. Karmaşık olursa belki taklit edilemez. Fakat mükemmeliyeti bununla ilgili değildir. Yani mesela neden eksi 30a kadar soğutabiliyor da eksi 100 olmuyor. Neden şu kadar elektrik tüketiyor da mesela 2 liraya yapamıyor. O halde kusurluymuş denemez. Çünkü bu üretici firma tarafından o sınırlarda olması istenmiş. İstenseydi daha yüksek özellikler konabilirdi. Üretici firma aradan milyon sene de geçse, isterse aynı özellikteki dolabı üretmeye devam eder. Bu insiyatife bağlıdır. Canlıların mükemmeliyeti de böyledir. Gözün görme mesafesi, kulağın duyma ölçüsü, hücrelerin havaya, suya olan ihtiyaçları onların mükemmel olmadıklarını göstermez. Ayrıca hastalıklar da yine mükemmellik kavramını ortadan kaldırmaz. Çünkü hastalık ve kusurların, dünyanın geçiciliğini ve insanın acziyeti kavrama, sabır ve dua, Allah'ı ve ahireti hatırlatma, imtihan sırrı gibi bir çok hikmetleri vardır. Allah bu gibi bir çok hikmeti için hastalıkları dilemiş ve yaratmaktadır. İsteseydi hastalık ve kusur yaratmazdı. Neden böyle zorlukları ve imtihanı istemiştir sorusu ancak hikmeti gereği denebilir ve mahluk olan Halık'ı fiillerinde sorgulayamaz. İmtihan ve kulluğu istemeseydi diyemez. Zaten kusursuzluk ve sonsuzluğu ahirette yaratacaktır.

20. Kader Belli İse İmtihanın Ne Anlamı Var?

Kader konusu, insanın aklıyla kolayca kavrayabileceği bir konu değildir. Belki bir imtihan sırrıdır. Bu yüzden bu konu esasen iman eden insanlara hitap eder. Yoksa inanmayan insanların aklında hep soru işaretleri kalabilir. Bu meselenin İslam'da yaygın olan temel çerçevesi şöyledir:

1. Allah, ezeli ilmi ile geçmişte ve gelecekte olmuş ve olacak her şeyi bilir. Zaman kavramı da yaratılmıştır. Allah katında zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek bir andır. O sebepten Allah her şeyi bilir.
a) Allah'ın her şeyi bilmesi, insanların iradelerini kullanmalarına engel değildir. Allah, insanların iradelerini ne yönde kullanacaklarını bilmektedir. Yoksa insanların iradelerine yön vermez. İnsanlar, Allah öyle bildiği için öyle davranmazlar. Allah, insanların öyle davranacağını önceden bilir.
b) Allah'ın ilmi, kudreti, insanların iradelerine de müdahele etmeye yeterlidir. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, ayeti buna işaret eder. Fakat Allah, insanların iradelerine müdahele etmez. Aksi halde imtihanın, mükafat ve cezanın bir anlamı kalmaz.

2. Allah, hayatı, ölümü, hastalıkları ezeli ilmi ile herkes için belirlemiştir. Yani bir insanın ne kadar yaşayacağı, hangi hastalıkları çekeceği, hangi aileden ve milletten dünyaya geleceği, çalışmasının ne kadar netice vereceği gibi durumları(yani insanın iradesine bağlı olmayan durumları) Allah tespit etmiştir. İnsan, bunları değiştiremez. Fakat bunların belirlenmiş olması, insanın sebeplere yapışmasına, çalışmasına, tedbir uygulamasına engel değildir. Çünkü, bir kişi çalışıp tarlasını sürüp bütün sebepleri yerine getirdikten sonra sonucu Allah'a tevekkül eder. Kaderinde ne kadar kazanç varsa o kadar ortaya çıkar. Bazen çok çalışır hiç olmaz, bazen az çalışır çok olur. Kendisi hakkında takdirin ne olduğunu bilmediği için sebeplere yapışıp çalışmak zorundadır. Çalışmadan bir şeyler kazanmayı umması beklenemez. Çalışmaması, tedbir almaması, sebeplerini yerine getirmemesi iradesini yanlış kullanması anlamına gelir. Ortaya çıkan durumdan sorumlu olur.
3. Sebepler de dahil olmak üzere hayır, iyilik ve şer, kötülük ne varsa her şeyi Allah yaratır. Yani Allah, her an faaldir. İyilikler Allah'tan, kötülükler sizden, ayeti insanın cüzi iradesine bakar. Yani kötülükleri de Allah yaratır ama isteyen, irade eden insandır. İnsan, silah ile ateş edip birini öldürmeyi ister, irade eder. Allah da bu yöndeki hareketleri yaratır. Yani kişinin silahı bulması, yapması, nişan alması, parmağıyla tetiğe basmasını Allah yaratır. Fakat irade eden insan olduğu için mesuliyet insana aittir. Fakat insan iyi işler yaptığında ise yine bu sebepten sahiplenmeye ve övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanın bundaki payı sadece irade etmekten ibarettir. Allah da bu iradesinden, istediğinden dolayı mükafatlandırır. Bu yüzden niyetler(irade, istek) amelden daha üstündür. Çünkü irade insana, gerçekleşmesi Allah'a aittir. Allah hikmeti gereği her iyi olan ya da iyi gibi görünen bir şeyi gerçekleştirmeyebilir. Ama iyiliğe irade eden insan onun sevabını alır.

İyiliklerin Allah'a ait olup, gurura sebep olmamasının bir yönü de bu iyiliği irade eden insana yapma gücünü Allah verdiği gibi bu iyilikleri isteyeceği durumları, imkanları da Allah vermiştir. Yani, kişinin ailesi, çevresi, sağlığı vs. Allah'ın ona takdiridir. Bu yüzden övünmeye hakkı yoktur. Ancak bu imkanları kendisine bahşeden Allah'a şükretmesi gerekir.
Bütün bu bilgilerden sonra yukarıdaki sorunun cevabı ortaya çıkmış oluyor. İnsanların yapacaklarının önceden bilinmesi, insanların bunları yapmalarını mecbur kılmıyor. Aksine insanın iradesinin önceden bilinmesi söz konusudur. Ayrıca sonucun önceden bilinmesi, imtihana gerek yoktur, anlamına gelmez. Aksi halde, ceza gören kişinin itiraz hakkı ortaya çıkar. Yani, yapacaktım ama yapmadım der. Bu şuna benzer: Bir öğretmen, bir öğrencisinin durumunu bildiği için yapacağı sınavdan başarısız olacağını bilir ama sınavı yapmadan ona başarısız muamelesi yapması adil olmaz. Öğrenci itiraz eder. Yani fiilin işlenmesi gerekir.
"Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (14 İbrahim Suresi - 4)

Bu ayet de kader kapsamında değerlendirilebilir. Allah, dilediğini saptırıp dilediğini de doğru yola iletebileceğini söylemektedir. Yani Allah'ın bunu yapabilme gücüne sahip olduğu anlatılıyor. Yani mutlak güç, hüküm ve ilim sahibi. İradesi, kullarının iradesine de tesir edebilecek niteliktedir. Fakat bu güce sahip olması, bunu kullandığı anlamına gelmez. Aynı zamanda Allah kimseye haksızlık da yapmaz. Onun sıfatlarından birisi de adil olmasıdır. Kulları arasında adaletle hükmeder. Allah’ın insanları saptırmasıyla ilgili ayetlere bakılırsa, bu insanların sapmayı kendilerinin istedikleri ve inkarda oldukları görülecektir. Yoksa inanmak isteyen, samimi bir şekilde kendini Allah’a açan bir insanın saptırılması söz konusu değildir. Aksi halde, Allah'ın insanları saptırdığı düşünülürse o zaman ceza adil olmaz. Allah, Adil-i Mutlaktır. Ayrıca, bir çabası ve gayreti olmadan da bir kişiye sırf bir ihsan olarak da hidayeti, hidayet yollarını, vesilelerini nasip edebilir. Bu bir lütuf olur. Bu hususi lütfu göstermediği kullara ise haksızlık yapılmış olmaz. Ancak, inkar edense eğer kendisine tebliğ yapılmış ise kendi iradesi ile bunu tercih etmiştir. Kısacası Allah'ın insanların iradelerini de kontrol edebilecek güçte olması yani dileğini saptırabilecek güçte olması bunu yaptığı anlamına gelmez.
Bu ifade, Allah'ı tanıtan, gücünü anlatan eden bir ifade olmakla beraber başka hikmetleri olduğu da düşünülebilir. Mesela, hidayete erenlerin bunu kendi meziyetleri olarak görüp kibir ve gurura girmemeleri veya tebliğ yapan insanların kendisine tebliğ yapılanların hakkı kabul etmemelerine bakarak ümitsizliğe düşmemeleri, bunun esasen tebliğ yapana, tebliği iyi yapmasına bağlı olmadığı anlatılmış oluyor.
Ayrıca, bu dünyanın imtihan dışında başka yaratılış gayeleri de vardır. İlim ve ibadet yoluyla insanların yükselmesi, Allah'ın kendisini bildirmesi, tanıtması, isim ve sıfatlarının tanınması, güzelliğinin müşahedesi, hak ve batılın mücadelesi ve daha belki bilmediğimiz birçok hikmetten dolayı Allah, bu madde alemini ve ölümü yaratmış ve ahiret alemini de yaratacaktır.

21. Kölelik İnsanlıkla Bağdaşmazken İslam Neden Yasaklamamıştır?
Kölelik meselesi de İslamı karalamak için çok kullanılan bir konudur. Kölelik İslamiyet'in dışında ve öncesinde toplumlarda var olan bir durumdur. Çoğunlukla insanların savaşlarda esir düşmesiyle ortaya çıkmıştır. Savaşlarda esirler ortaya çıkınca İnsanlar için bunların ne olacağı meselesi ortaya çıkmıştır. Savaş esirlerini ya kılıçtan geçirip zalimane öldürmüşler veya esir kamplarında ya fayda ya eziyet olsun diye ya da daha mantıklı bir sebeple yedikleri ekmeğe karşılık olmak üzere köle olarak çalıştırmışlardır. Daha yakın zamanlarda ise hapishanelerde insan onuruna yakışmayacak şartlarda tutulmuşlar işkencelere maruz kalmışlardır. Yakın tarih malesef bunların vesikalarıyla canlı şahitleriyle doludur.
İslam toplumunda ise savaşta ele geçirilen esirler, aralarında anlaşıp isyan çıkarmasınlar diye; Müslüman ailelere dağıtılır; her Müslüman, evinde onların kalplerini İslâm'a te'lif için gayret gösterir, böylece onların ahiretlerini kurtarmaya çalışarak onlara en büyük iyilik edilmiş olur; ayrıca müslümanlar, kendi payına düşen köleyi azat ederek, sevap kazanma yoluna da gidebilir.. Köleyi azat etmek için karakterini iyi bilmek gerekir. Bu da, köleyi bir müddet alıkoymak ve yakından tanımakla mümkün olur. Bu arada onların da ev işlerine yardım etmeleri insan onuruna yakışmayan bir durum değildir.
Müslüman esirlere yukarıda belirtilen şekilde insanlık dışı muameleler yapılırken müslümanların gayrımüslim esirlere insani değer vererek onlarla beraber yaşamaları zaman ve mekan üstü bir tutum olmuştur.
Bu alternatiflerin dışında başka hiçbir teklif, meseleye köklü ve insani çözüm getirmez. Kaldı ki esirlerin belli şartlarla veya şartsız olarak karşılıklı memleketlerine iadesi meselesi ise zaten İslam'da yasaklanan bir tutum değildir.

22. Hz. Adem ve Havva hikayesi mantıklı mı?

Kuran'da ifade edilen Hz. Adem ve Havva hikayesini hikmetlerini bilmeden değerlendirmek akla biraz garip gelebilir. Çünkü Hz. Adem ve Havva'nın yaratılıp cennette yaşamaya başlamaları, sonra şeytanın aldatmasıyla Allah'ın emrine karşı gelerek şeytanın ölümsüz olacaksınız telkinine inanarak yasak ağacın meyvesinden yemeleri ve hemen ardından ayıp yerlerinin görünmesi, utanıp yapraklı ağaç dallarıyla kapatmaları, Allah'tan af dilemeleri, Allah'ın dualarını kabulü ve onları belli bir vakte kadar belli hakikatleri öğrenmeleri için dünyaya göndermesi ve dünyadaki insanlık tarihinin başlaması şeklindeki olaylar zinciri masalımsı bir izlenim uyandırmakta ve akıl devreye girerek belli bir ağaç niçin yasaklandı, şeytan niçin onlara musallat edildi, cennette yasak olur mu, neden onları doğrudan dünyada yaratmadı, hata işlemelerine engel olarak sonsuza kadar cennette kalmalarını sağlayamaz mıydı, insanlara acı çektirmek mi istiyor gibi soruların sorulmasına neden olmaktadır.
Halbuki Allah(c.c.), her şeyi daha olmadan bildiği için bunların böyle olmasını murat etmesinde insanın dünya hayatındaki durumu hakkında önceden bilgi vererek insanları uyarmak istemesi gibi hikmetler vardır. Yoksa bunların yaşanmasına izin vermeden insanları doğrudan dünyaya gönderebilir veya cennette devamlarını sağlayabilirdi.
"Düşünün ki Biz, bir vakit meleklere: “Âdem’in önünde (Allah’a) secde edin” dedik, hepsi secde ettiler, yalnız İblis diretti. Biz de dedik ki: “Âdem! İyi bil ki bu, sana da eşine de tam bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra perişan olur, helâke sürüklenirsin.
Sen cennette asla açlık çekmeyecek, asla çıplak kalmayacaksın. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcağına mâruz kalmayacaksın. Ama şeytan ona vesvese verip: “Âdem! dedi, “ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim?” Derken ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine edep yerlerinin açık olduğunu farkettiler. Derhal cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de şaştı kaldı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidâyetine mazhar etti. Onlara hitaben buyurdu ki: Kiminiz kiminize düşman olarak cennetten yere ininiz. Sonra ne zaman Benden bir rehber gelir de, kim ona tâbi olursa, artık o ne yolu şaşırır, ne de bedbaht olur." (Taha, 20/116-123)
Demek ki bu yaşanan olaylara temsili olarak değerlendirmek lazımdır. Bu olaylar, insan ve kainatın yaratılış hikmetini anlamada özet niteliği taşır. Yani Allah bu hikaye ile bir anlamda ademin(insanın) asıl yurdunun cennet olduğunu esasen orası için yaratıldığını, irade sahibi olarak yanlışa düşebileceğini, nefsinin ve şeytanın kendisini aldatacak, cennetten uzaklaştıracak iki unsur olduğunu, ölümsüz bir hayat isteği olduğunu veya cennette sonsuz hayat sahibi olacağını, fakat öncelikle kendi iradesi ve çalışmasıyla kendini ilim ve ibadetle geliştirerek kusursuzluklar diyarı olan cennete layık hale gelmesi gerektiğini, dünya hayatında neslin devamının dişi ve erkek temeli üzerine kurulacağını... anlatarak gelecek nesillere hayatın amacını ve ölçülerini somutlaştırarak öğretmiş oluyor.

23. Taş Devri Yaşandı mı? İlk insanlar, ilkel ve vahşi miydi?
Bu konuyla ilgili hadis-i şerif meali şöyledir: Adem, cennetten dünyaya inince, Hak Teâlâ, ona her sanatı, her ilmi öğretti. [Taberânî]
Hz. Adem ve çocukları da, ilimsiz, görgüsüz, vahşi değildi. Hz. Âdem ve ona iman eden torunları şehirlerde yaşarlardı. Okumak, yazmak bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik gibi sanatları vardı. Yazı, ilk insan Hz. Ademle birlikte dünyaya yayılmıştır. Bugün 21. asırda bile, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında vahşiler yaşadığı gibi, Hz. Ademden sonra da bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Hz. Ademden sonra medeniyette gerileyen kavimler olmuştur. Buna rağmen Hz. Nuh zamanında da maden ocakları işletilip, çeşitli aletler, makineler yapılmıştı. Hz. Nuh’un gemi yapması da buna işaret eder.
Eski medeniyetlerden kalan kalıntılarda taş işlemeciliği dikkat çeker. Taşa bu derece detaylı ve düzgün şekil verilebilmesi için güçlü çelik aletler kullanılması gerekir. Taşı taşla yontarak, taşı taşa sürterek ince desenlerin yapılması mümkün değildir. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin göstergelerindendir.
Hz. Adem'den sonra, insanların çoğalması liderlik ve anlaşmazlıkları da beraberinde getirmiştir. Kimi insanlar Peygamberleri dinleyip ona uygun hayat yaşarken, kimi insanlar ise bir başka insanın peşine takılıp başka yerlere giderek kendilerine yeni bir dünya kurmuşlardır. Kimi ağaçlardan ev yaparken, kimisi mağaralarda yaşamayı tercih etmişlerdir. Bir yanda tarım yapılırken, öte yanda şartlara göre toplayıcılığı, avcılığı tercih edenler olmuştur. Ev yapma durumunda bazı insanlar tembelliğinden dolayı, (çünkü o zamanın zayıf imkanlarıyla ev yapmak zordur) hazır ev olarak gördükleri mağara gibi yerlerde yaşamı olabilirler. Az da olsa yapılan basit evler de zamana, deprem, yangın, sel vs. karşı direnememiş olabilir.
Bu gün Mısır piramitlerinin esrarı çözülememiş ve bir Keops'u bile yapabilecek bilimsel yeterliliğe ulaşılamamışken, karanlık çağ uydurmaları hiç de inanılır değildir.
Bu konuda neden hiç yazılı kaynak olmadığı sorusu da akla gelmektedir. İlk insanların sayısı az ve ihtiyaçları da sınırlı olduğu için iletişimde konuşma çoğunlukla yeterli olmuştur. Temel ihtiyaçların karşılandığı zanaatlerin öğrenilmesi görme, duyma şeklinde olmuştur. İhtiyaç halinde yazılan az miktarda yazı da aradan çok uzun devirler geçtiği için tahrip olup yok olmuş olabilir. Çünkü yazı, kağıt, deri gibi şeyler zamana karşı dayanıksızdır. Mağaralarda resimlerin olup yazının olmaması da ana topluluktan uzaklaşan grupların ilk medeni bilgilerin çoğunu ihtiyaç duymadıkları için unutmaları sonucu daha basit ve temel ihtiyaç merkezli yaşamaları sonucudur.

24. Allah'ın Kendini Tanıtmak, Sevdirmek İstemesi, İbadet İstemesi Bencillik Anlamına mı Gelir?

Allah(c.c.) ilah ve mutlak kudret sahibi olarak fiillerinde sorgulanamaz. Yani istediği düzen içinde istediği alemleri yaratma serbestisine sahiptir. Hikmetlerini kabul etsek de etmesek de İlahlık vasfı budur ve esasen Yaratıcının ibadet istemesi garip bir şey değildir. Belki insan rahatına düşkün olduğu için nefsine zor geldiği için tenkide meylediyor.

Güzellik ve kusursuzluk haddi zatında görülmek, tanınmak, sevilmek ve methedilmek ister.Sanatkarlar yaptıkları eserleri sergilerler. Sanatlarını göstermek isterler. Bu sanatları takdir etme liyakatına sahip kişiler o sanatkarlar için muteberdir. Yüksek sanat eserlerinin takdir edilmesi onları gören, bilenlerin kadirşinaslığını gösterir. Küçümsenmesi de sanatkara zarar vermez. Küçümseyenin seviyesini gösterir. Ayrıca sergi açıp maharet göstermek bencillik gibi görünse de aslında güzelliktir. Yani hayat da aslında güzelliktir. Çevremize baktığımız zaman sayılamayacak kadar çok güzellik vardır.
Bunlar aslında küçümsenecek değil yokluktan varlık alemine getirildiğimiz için teşekkür gerektirir. Eğer bazı kusurlar görüyorsak onlar da hikmetleri gereği vardır. Zaten kusursuzluğu ahirette yaratacaktır. İstemeseydi denemez. Çünkü o zaman zaten varlık olmazdı. Bir de şu var. Biz, o bunu istemeseydi, şöyle yapsaydı dediğimiz zaman kendimizi aslında İlah yerine koymuş oluyoruz. Yani onun nasıl iş yapacağını belirlemek istiyoruz. İşte insandaki bu benlik duygusu bile mutlak güce sahip yaratıcının irade ettiği şeyleri yapması gerekliliğine işaret eder. Biz nasıl kendimizle ilgili böyle kararlar alabiliyorsak Allah'ın almamasını düşünemeyiz.

Şimdi yokluktan varlık alemine gelip de bu kadar yüksek sanatları, güzellikleri, lütufları, ikramları (bir şeftali, bir muz, bir elma veya herhangi bir meyve; bir gül, bir lale, bir sümbül veya herhangi bir çiçek, herhangi bir ağaç kısacası tabiatta görünen, yenilen, içilen bize ikram edilen bütün güzellikler)görüp de en azından sözle bile olsa bunları ikram edene teşekkür etmemek biraz garip değil mi?

Ceza konusuna gelince, ceza esasen bu dünyada iradesini kötüye kullanıp başkalarına zarar veren onların hakkına girenler için adalet gereği vardır. Allah'ı inkar ise bütün mahlukatın şehadetini yalanlamak olduğundan onların hukukuna tecavüzdür. Kabul edip ibadet etmemek de biraz garip bir durum olur. Yani hem mesela bir padişahı, devlet otoritesini, kanunları kabul edip hem de bunlara uymamak gibi garip bir durum. İçinde gizliden inkarı, şirki barındırıyor gibi. Zira emre uymamak veya Allah'ın emri yerine nefsinin istediğini yapmak söz konusu. Ama tabi esasen doğrudan inkara göre farklı bir şey. O yüzden Allah(c.c.) inkar ve şahsi haklar dışında her kusuru bağışlayabilir. İman eden, kalbinde imanın en küçük zerresini taşıyan sonunda cennete ve cennetin bin sene mutlak lezzet ve saadeti bir dakikalık müşahede etmeyecek kadar üstün güzellikte olan Allah'ın cemalini görme saadetine erecektir. Hatta o kadar ki Cenab-ı Hakk'ı doğrudan bildiği halde karşı gelen şeytan bile kıyamette ümidvar olacaktır, diye hadis var.
Şunu da belirteyim. Kainattaki mükemmel nizam, bigbang, atomların mükemmel dizaynları, silsile halinde kainatın yaratılması, en son insanın dünyaya gönderilmesi ve zatındaki mükemmellik Allah'ı açıkça göstermektedir. Allah'ın düzeninde, kitabında, dininde hiçbir eksiklik yoktur.

Yokken dünyaya gelmesine vesile olduğunuz evladınızın, ona o kadar nimetler, imkanlar sunmanıza rağmen sizin kendisinden sevgi ve saygı beklemenizi tenkit etmesi gibi küçükken belki küçük tatsızlıkları, onun iyiliği için kızmalarınızı hatırlatıp sizi bencillikle suçlaması, ders çalışmasını isteyip meslek sahibi olmasını istemenizi eziyet gibi görüp madem doğurdun, o zaman bana bakmak zorundasın, sen çalış beni yorma tarzındaki düşünceleri gibi pek hoş bir durum değil gibi.

Allah(c.c.) için bencillikten bahsedemeyiz. Zira bunun için karşısında başkasının bulunması gerekir ki hep kendi menfaatinden bahsetsin. Karşı tarafa bir şey bırakmasın. Halbuki bütün kainat ve alemler onun yaratması ve onun mülkü veya O'ndan başka hiçbir gerçek varlık yok. Her şey onun. Dolayısıyla her istediğini yapabilmesi gayet doğal. Bu durum insanlar arasındaki bencillikten farklı bir şey. Çünkü bencilliğin kötü olması başkasına zarar vermesinden kaynaklanır. Hiç menfaati dokunmaz. Kendisinden bir şey vermez. Çünkü insan aciz ve muhtaç olduğu için kendi faydasına olan şeyleri azalır diye paylaşmak istemez. Halbuki Allah için böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi her şeyi "ol" demesiyle de yaratır.
Son olarak şunu söylemek isterim. Sonsuzluk yanında 50-60 yıl gibi bir zamanın yok hükmünde olduğunun şuurundasınız. Bu kadar kısa zamanda ve aslında pek hafif bir iş karşılığında size sonsuzluğu ve kendi cemalini lütfetmesi az bir şey midir? İbadet dediğimiz şeyler aslında her gün yapılan tek namaz var. Diğerleri orucu bile düşünsek pek zahmetsiz. Namaz ise günde toplasan 1 saat tutmaz. 24 altın hükmünde 24 saat her gün bize hayat verene karşı yine kendi iyiliğimiz için sadece 1 saatini versek çok mudur?
Bu dünyadaki güzellikler ve çirkinlikler niye var biliyor musunuz? Her şey zıddıyla bilinir. Kötülüklerden güzelliklerin farkına varacağız ve bütün bu güzellikler sonsuz güzelliği anlamamız için birer kıyas aslında. Çünkü hiç muz, şeftali yememiş birine bunların tadını, kokusunu anlatamazsınız. İşte ancak dünyadaki güzellikleri gören ve tadan insan Allah'ın vaadettiği güzellikleri anlayabilir ve talip olabilir. Melekler aleminden faklı ve bizi daha üstün yapan durum ise bunu özgür irademizle, zorlama olmadan yapacak olmamızdır.

25. Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları, tehditleri Allah'ın sonsuz merhametine uygun mudur?

Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları genel olarak alevli ateşlerde yanmak, başından kaynar sular dökülmek, alevli, irinli sulardan sulanmak, besleyici olmayan dikenlerden beslenmek, ateşten giysiler giymek, ateşten zincirlere vurulmak, derileri piştikçe yeni deriler verilip azabın hafifletilmeden devam etmesi ve cehennemde sonsuza kadar kalınması şeklindedir.

Şimdi bu durumun tenkit edilen iki yönünü değerlendirelim. Birincisi bu şekilde anlatılan çok kötü azapların İlahlık vasfına yaraşmadığı ikincisi ise kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz diye anlatılan hayal etmesi bile belki imkansız olan bir uzun zaman diliminde devamlı bu acıların yapılacak olması.
Bu hassas konuyu birkaç açıdan inceleyerek anlamaya çalışmalıdır.

Birincisi, cehennem bir sebep değildir. Yani Allah(c.c.), bazı insanları cehennemde yakmak için yaratmamıştır. Geniş izahatı yapıldığı üzere özgür iradeye bağlı olarak bilinme, tanınma, sevilme, kulluk şeklinde çerçevesi çizilen hikmetler üzerine yaratılan kainatta dünya hayatının yaşanırken yapılan suçların, haksızlık ve zulümlerin adalet gereği yaratılmıştır. Allah(c.c.), rahman olduğu gibi adildir de. Bunların yanında Allah'ın uluhiyetini inkar eden ve ibadet etmeyenler için de varlığından bahsedilebilir. Yani aslında suç işleme iradesiyle insana ait olup cezayı kendisi tercih etmiş olmaktadır. Böyle bir dünya yaratılmasaydı, denemeyeceği, Allah'ın mutlak iradesine ve uluhiyetine karışılamayacağı daha önce izah edildi.

İkincisi, bu dünyada yapılan onca kötülük, haksızlık ve zulümden sonra bunların karşılıksız bırakılması veya basit denebilecek cezalar verilmesi mağdur ve mazluma karşı bir ayrı haksızlık ve zulüm olacaktır. Yavrusu acımasızca katledilen bir annenin acısının karşılığı acaba ne olsa gerektir? Hiçbir kötülüğe bulaşmayıp sadece Allah'ın inkarının cezası ise belki bütün mahlukatın şehadetinin, Allah'ın sanatının ve ilminin inkarı gibi büyük veya hayal edemeyeceğimiz derecede büyük bir cinayet oluşu veya niyet bağlamında bir ömür değil belki sonsuz hayat olsa sonsuza kadar inkar edilecek olması gibi bakımlardan yine adalet olacağı hükmolunabilir.

Üçüncüsü, Allah'ın bu kainatı yaratma gayesi ve hikmetlerine uygun olarak karşılığında sonsuz ve saadet içinde bir hayat bahşedilecek olması gibi çok büyük bir davada insanları yanlışa düşmemeleri için caydırıcı olarak korkutucu büyük cezaların anlatılması cehennemi hak etmeyi önlemek adına tenkit değil takdir edilmesi gereken büyük bir rahmettir. Çünkü çok büyük bir kazancın kaçırılmasını önlemek için büyük caydırıcı cezalar öngörülmesi aslında insanların faydasına olan bir şeydir. Malumdur ki cezanın caydırıcı nitelik taşımaması, zayıf olması hükmünü ortadan kaldırır. Kırmızı ışıkta geçme veya hız sınırını ihlal etme gibi durumlarda 5-10 lira gibi küçük basit cezaların olması yok hükmündedir. Normal şartlarda başkalarına zarar verilmeden bu cezaları alanlar benim kimseye zararım olmadı, haksızlığa uğradım diyemez. Çünkü bu şekilde verilen binlerce cezadan bir tanesi işe yarayıp bir canın ölmesini önlese büyük bir kazanç olur. Tersine caydırıcı cezaların olmamasından dolayı bir kişinin dahi ölmesi büyük ceza diye tenkit edilen para cezalarının veya hapis cezalarının aslında ne kadar gerekli olduğunu gösterir. Her tür hırsızlığa, tecavüze, yaralama ve öldürme suçlarına birkaç aylık veya yıllık cezalar öngörülmesi aslında cezaları yok hükmüne getirir. Her mazlum hem zalim açısından(beni bu kötü işten alıkoyacak caydırıcı, korkutucu bir ceza olsaydı belki işlemezdim düşüncesi) Adalete aykırı bir durumdur.

Şimdi, cennet, cemalullah ve sonsuz hayat gibi büyük kazançların kaçırılmasını önlemek ve dünyada dahi haksızlık ve zulümleri önlemek için yapılacak tehditlerin, cezaların dahi bunların kıymetine uygun olacak caydırıcı nitelik taşıması akıl icabı ve adalet gereğidir. Yine adalet gereği cehennem cezalarının dereceleri de yapılan suçun, zulmün büyüklüğü ve çokluğuyla orantılı olacaktır. Cennetin dereceleri olduğu gibi cehenneminde hafif ve şiddetli dereceleri vardır.

Ayrıca, bu anlatılan tasvirlerin niteliğini biz tam olarak bilemeyiz. Yani bu anlatılanlar bizim dünya hayatımızdakiler gibi olabileceği gibi temsili de olabilir. Niteliği bize meçhul olur. Yani insan bir cezanın büyüklüğünü veya kötülüğünü bildiği şeylerle benzerlik kurarak anlatıldığında anlayabilir. Bu anlatılan tasvirler de cezanın büyüklüğünü anlatan temsiller olur. Ahiretteki uygulamasının nasıl olacağı, bu uygulamaların İlahlık vasfına yaraşmadığı hakkında hüküm veremeyiz. Hakkında bilgi sahibi olunmayan konulardaki uygulamalar töhmet altında bırakılamaz.

Dördüncüsü, cehennem azabının hayali tasavvur bile edilemeyen bir zaman diliminde aynı şiddette devam etmesinin ne şekilde olacağı da bize meçhuldür. Zira aradan geçecek tatmin edici bir uzun zaman diliminden sonra Allah'ın merhametiyle cehennemliklerin ilk acılarından azade olup o ortama ülfet peyda edecekleri(alışacakları), belki dünyamızdaki bataklıklarda yaşayan pislikler içinde leşlerle beslenen ama hallerinden memnun olan hayvanların durumu gibi, mükafat olmasa da eski şiddetli azaplarının da olmayacağı veya cehennemin maddi acısının manevi acılara dönüşeceği(cennet ve cemalullahtan mahrum kalmanın pişmanlığı gibi) veya Kuran'da sonsuz cehennemden değil de , cehennemde sonsuz kalınması şeklindeki bir ifadeyle bir süre sonra ve belki bir kısım cehennemliklerin cehennemle beraber yok edilerek yoklukta cehennemde sonsuza kadar kalacakları şeklinde bir uygulamayla rahmet ve adaletin gereği neyse o yönde bir uygulamanın yapılabileceği şeklinde islam alimlarinin yorumları vardır. (Gazali, Said Nursi, Farabi, Rabbani gibi)

Dolayısıyla, rahmet, adalet, uluhiyet bakımlarından cehennem azabının ne şiddeti ne tehdidi ne de süresi asla kusur olarak değerlendirilemez. Bu konuyu anlamakta zorlananların inkar yerine en azından kendi anlayışlarına uygun bir yorumu kabul etmeleri daha mantıklı olacaktır.

Zira, Allah, hikmetleri anlatıldığı üzere dünya hayatını insanın iradesini kesin elinden alacak şekilde yaratmamıştır. Her olayda, eşyada olduğu gibi Kuran'da da yoruma dayalı, mecazlı ifadelerin olması bu yüzdendir. Yoksa herkesi imana getirecek iradeyi ortadan kaldıracak bir açıklama, yaratma, uygulama olabilirdi veya peygamber göndermesi mümkündür. Fakat muradı bu yönde olmamıştır. Bu sebepten Kuran'da açık hükümler olduğu gibi peygamberin uygulamasına bırakılan hükümler de olmuştur. Peygamberimizin de açıkça ifade etmediği hala yorumlara açık hükümler de mevcuttur. Bu sır, ahirette Allah'ın bildirmesi ile anlaşılacaktır.

Son olarak şunu ifade edelim. İnsanların böyle, Allah'ın her uygulamasını sorgulaması belki tenkit etmesi özgür iradenin varlığını gösterir. Kişilerin, Allah bunu böyle değil de şöyle yapsaydı, bu böyle olmuşsa bu da şöyle olmalıydı şeklindeki yaklaşımları aslında benliğin ve bencilliğin, kibir ve gururun, kendini, nefsini Allah yerine koymanın, Kura'ın ifadesiyle nefsini ilah edinmenin yani şirkin, Allah'ın emrine teslim olmak istememenin bir göstergesidir. İster önyargılarda olsun, ister kibir ve gurudan olsun, ister çevreden ayıplanma korkusundan olsun, isterse menfaatten olsun bu ifadeler insanın çok büyük şeyleri kaybetmesine, hüsranına sebep olmaktadır.
Ne mutlu sonsuzluğa ve Cemalullah'a talip ve tabi olanlara...
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki kainatta Allah'ın varlığını gösteren nice deliller olsa da bu dünyada her şeyin akılla bilinmesi söz konusu değildir. Kapalı bir kapı da vardır. Çünkü her şeyin açık olarak herkesi cebri olarak imana getirecek şekilde olması zaten insanın yaratılış hikmetine aykırıdır. Çünkü, Allah, özgür iradeyle her şeyin olmasını istiyor. Aksi halde, insanlık, melekler gibi emredildiğini itirazsız ve kusursuz yapan canlılar olurdu. Meleklerde özgür irade yoktur. Emredildikleri üzere iş görürler. Makamları sabittir. İnsanın farkı iradeye ve kendini geliştirebilme özelliğine sahip olmasıdır.

Bu durum şuna benzer. Yüz kapısı olan muhteşem bir sarayın kapılarının doksan dokuzu açık, biri kapalı ise bir tane kapalı kapıya bakarak bu saraya girilemeyeceği iddia edilemez. İşte, aklın anlamakta zorlandığı gaybi bazı konular bu kapalı bir kapı hükmündedir. Ancak öldükten sonra Allah'ın bildirmesi ile bilinecektir. Allah, ayet-i kerimede bunu, aranızda ihtilaf ettiğiniz şeylerin hakikatini o size bildirecektir, şeklinde ifade etmiştir.
Kafirin durumu, açık kapıları bırakıp kapalı kapının başında bekleyen kişinin durumu gibidir. Bu tek kapı kapalı, içeri girmek için bunun da açılması lazım, aksi halde saraya girilemez hükmünü vermesi ancak onun ahmaklığını gösterir. Halbuki açık kapılardan içeri girilse sonra o kapalı kapı da içeriden açılacaktır.

Reklam