You are hereİSLAM EKONOMİ MODELİ
İSLAM EKONOMİ MODELİ
İSLAM EKONOMİ MODELİ (İslam Ekonomisi, İslam Ekonomi Sistemi)
İslam dini son semavi din olarak insan hayatını bütünüyle ele alan bir dindir. Hem bireysel hem toplumsal hem dünya hem ahiret hem ibadet inanç, ahlak hem ticaret, ekonomi alanlarında, kısacası hayatın her yönüyle ilgili hükümleri vardır.
Dünya hayatı, maddi hayat anlamında ekonomi üzerine kurulmuştur. Sanayi ve teknolojinin gelişmesinden sonra ekonomik hayat, insanın ve toplumun diğer bütün yönlerini kapsayan ve yönlendiren bir nitelik kazanmıştır. Bu açıdan ekonomik olarak yeterli seviyede olmamak bireysel, toplumsal ve ülkeler arası dengeler gibi alanlarda sıkıntılara ve yıkımlara sebep olmaktadır. Bu açıdan İslamın diğer bütün alanları nasıl iyice anlaşılmaya ve hayatta uygulanmaya çalışılıyorsa ekonomi hükümlerinin de anlaşılması ve uygulanmaya çalışılması fert, toplum ve İslam ülkeleri hatta bütün insanlık açısından çok önemlidir.
Dünyada var olan ekonomi modelleri, ekonomi faaliyetlerinin genişlediği sanayileşme sonrası dönemler olarak düşünürsek temelde iki yaklaşım olduğu söylenebilir. Bunlar kapitalizm veya liberalizm ile sosyalizm veya komünizm kavramlarıyla ifade edilen sistemlerdir. Bunlardan içerdiği tanım gereği sosyalizm, kapitalizmden sonra ortaya çıkan bir yaklaşımdır. Fakat Sovyetlerin dağılmasından sonra dünyada büyük ölçüde rağbetini yitirmiştir. Onun, toplumun azınlık bir kesimi tarafından kabul görmesi aslında kapitalizmin bir takım sorunlarının olmasından kaynaklanır. Bazı sorunları olduğu iddia edilse de kapitalizm dünyanın büyük kısmında kabul görüp ülkelerin ekonomik hayatına yön veren bir sistem olmuştur. İslamda ekonomi modeli, islamın ekonomi anlayışı ifade edilirken bu iki sistemle karşılaştırılması, anlaşılmasını ve pratiğe aktarılmasını kolaylaştırılacaktır.
Ekonomi bilimi, en genel anlamda insanların üretim ve tüketim ilişkilerini düzenleyen bir bilimdir. Bütün ekonomi sistemlerinin temel amacı, üretimi(maddi ve hizmet anlamında) çoğaltmak ve bunu(yani refahı) toplumun genelinin kullanımına sunmaktır. Böylece insanların refah seviyeleri dolayısıyla da mutluluğu artacaktır. Bu tanımda sorun veya anlaşmazlık yoktur. Sorun veya farklı görüşler bu amaca nasıl ulaşılacağı noktasındadır. Bütün kavga hangi yöntemlerin en iyi sonucu vereceği noktasındaki fikir ayrılıklarıdır.
Kapitalizm ve sosyalizm üretimde tutulacak yöntemler noktasında ayrılsa da nihai hedef olarak aynı tarafta yer alırlar. Yani her iki anlayış da insanın mutluluğunu refah seviyesine, maddi ihtiyaçların karşılanma miktarına ve kalitesine göre değerlendirir. İslam ise metotlarda kısmi benzerlik ya da farklılıklar olsa da esas fark insanın mutluluğu anlayışındaki ayrışmadır. Bu, insanın dünyadaki varlık amacıyla ilgilidir. İslam, dünyayı fani ve ahiret yurdunu, Allah’ın sevgisini kazanmada bir araç olarak görür. Ancak bu amaca hizmet etmesi bakımından kıymeti olabilir. Yani insanın esas amacı mutluluğunun ölçüsü maddi anlamda dünya değildir. Esas olan metafizik alem ve maneviyattır. Diğer iki anlayış ise sosyalizmde doğrudan, açıkça; kapitalizmde ise fiili olarak ifade edilmese de dine karşı olma, inançsızlık esastır. Bu yüzden hayatı ve mutluluğu sadece dünya olarak görürler ve bu anlayış ekonomi prensiplerine de yön verir.
Kapitalizmin Esasları : İnsan birey olarak mutlak anlamda hürdür. Ekonomi prensipleri de bu anlayışa göre düzenlenmiştir. Kişisel kazanç, özel mülkiyet, teşebbüs hürriyeti esastır. Ekonomik faaliyetlerde sınırlamalar olmamalıdır. Bu, kapitalizmin temeli olan serbest piyasa ekonomisi denen kavramdır. Bireyler, kişisel kazanç için üretim becerilerini en iyi şekilde ve isteyerek kullanacak; insandaki bu şahsi kazanç hırsı rekabeti, dolayısıyla verimliliği getirecek ve bu anlayış sürekli yenileşmeyi ve hızlı gelişmeyi tetikleyecektir. Bu ekonomi anlayışının temel hatası verimlilik ve gelişme adına şahsi kazanç hırsını dizginlemeyip hatta önünü açmak olmuştur. İmtihanın bir sırrı olarak kötü ahlak özellikleri olan hırs ve bencilliğin esas alınması, üretim araçlarını elinde bulunduranların(patron, burjuva) asıl üretimi yapan işçilerin emeklerini sömürmesi yolunu açmıştır. Sosyalizm düşüncesi de tam bu noktada ortaya çıkar: Sınırsız ve koşulsuz kazanç ve buna ulaşmada yani ekonomik faaliyetlerdeki alabildiğine özgürlük fikrinin üretimi yapan esas kesimin mağduriyetine sebep olmasından dolayı bunların tam tersi ekonomi prensiplerini ortaya koyar.
Para, emeğin, birikimin karşılığı olan değişim aracıdır. Sermaye, insan gücünü harekete geçirecek bir araçtır. Maddi üretimler gibi para da satılabilir. Yani faiz kavramı vardır.
Sosyalizmin Esasları : İnsanı mutlak anlamda hür olarak kabul etmez. İnsan, ekonomik faaliyetlerde istediği gibi hareket edemez. Çünkü insan bencildir ve şahsi hırsı başkalarına zarar verir. Bu anlamda istediği gibi ekonomik faaliyet yapıp kazanç sağlayamaz. Serbest piyasa kavramı yoktur. Üretim araçları özel kişilere verilemez. Sömürünün temel sebebi olarak bunu gördüğünden üretim araçları toplum adına devlete aittir. Üretim herkese aşağı yukarı eşit dağıtılacaktır. Gelişme rekabete dayalı değil insanların ilgi ve becerilerine göre eğitilerek çalıştırılması sonucu ortaya çıkacaktır. Rekabet yok ortaklaşa(komün) çalışma esası vardır. Şahsi ticaret ve faiz yasaktır. Para değişim aracı ve emeğin ifadesidir. Kar için satılamaz. Yani sömürü aracı olamaz.
Sosyalizmin üretim alanındaki temel hatası bireysel kazancı yasaklaması yani rekabeti, ticareti yasaklaması sonucu gelişmeyi engellemesi, yeteneklerin gelişmesini köreltmesi sonucu kapitalist toplumlardan geri kalması, farklı yetenek ve iş gücünü aynı kefeye koyarak bireysel çalışma azmini kırması ve böylece verimliliği düşürmesi olmuştur. Yani bu anlayış emeğinin karşılığını alamayıp haksızlığa uğrayan işçi kesiminin adalet duygusundan doğmuş, kötü ahlak özelliği olan haset(kıskançlık) tarafından beslenmiştir.
İslam Ekonomisinin Esasları : İnsan mutlak anlamda hür değildir. Mutlak güç ve her şeyin sahibi Allah’tır. "O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur." (Furkan, 2) Dolayısıyla insan, diğer alanlarda olduğu gibi ekonomiyle ilgili faaliyetlerinde de Allah’ın koyduğu sınırlara uymak zorundadır.
Kendisine mahsus anlamda olmak üzere kapitalizmdekine benzer üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyet vardır. "De ki, ey mülkün sahibi Allah'ım! Mülkü dilediğine verir, istediğinden de onu geri alırsın..." (Âl-i İmrân, 3/26) (miras hakkı ve zekat emri de bunun göstergesidir.) Kişisel kazanç, teşebbüs hürriyeti, bireysel kazanç yani bir anlamda serbest piyasa ekonomisi vardır. Rekabet kavramı olsa da kapitalist anlayıştaki rekabetten ziyade insaflı rekabet veya yardımlaşma esasına dayalı gelişme veya tatlı rekabet denebilecek olumlu bir zihniyet vardır. Çünkü mümin müminin kardeşidir. Hedef gelişme ve ilerleme olsa da mümin kardeşinin batmasını, iflasını desteklemek yerine olabildiğince yardımcı olma anlayışı vardır. Çünkü müminin dünyadaki esas amacı Allah’ın memnuniyetini kazanmaktır.
Böylece sosyalizm düşüncesini ortaya çıkaran bencil ve sınırsız kazanma bir anlamda sadece ben önemliyim zihniyetinin getirdiği işçi sınıfının sömürülmesi temelden önlenmiş olur. Esas kazanç emeğe dayalıdır. "İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur ve çalışmasının karşılığı verilecektir." (Necm 53/39-40) Yani ancak üretim yapan insan, başkalarının üretimlerini tüketme hakkı kazanır. Dolayısıyla paradan para kazanma yolu olan, üretmeden tüketme hakkı elde etme yolu olan faiz yasaktır.
Ayrıca rekabeti ve ticareti engelleyerek gelişmeyi yavaşlatan sosyalizm düşüncesinin hatası yoktur. İnsaflı ve hilesiz olacak şekilde ticaret serbesttir. “Allah, alış-verişi(ticareti) helal, faizi haram kıldı.” (Bakara, 275) “Eğer fâizi terketmezseniz, Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz." (Bakara, 279) İnsanların emekleri eşit değildir. "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için onlardan kimisini kimisine derecelerle üstün kıldık." (Zuhruf 43/32) "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur." (Enam 6/165)
Allah insanları farklı yeteneklerle yaratmıştır. Ayrıca kader ve irade kavramlarından dolayı İslamda ekonomi alanında mutlak eşitlik yoktur. İşe veya beceriye göre ücret serbest piyasa şartlarında karşılıklı rızayla oluşur. Böylece sosyalizmdeki çalışma azminin kırılmasına sebep olan olumsuzluklar ortadan kalkmış olur.
Kapitalizmdeki, kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız düşüncesinin sebep olduğu bireyci, doymak bilmeyen menfaatçilik sömürgeleştirme düşüncesi esastan çözülmüştür. Çünkü İslami anlayışa göre, insanın dünyadaki temel ihtiyaçları sınırlıdır. “Yine sana neyi nafaka olarak vereceklerini soruyorlar. De ki: "İhtiyacınızdan geri kalanı verin!" Allah âyetleri size böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.” (Bakara, 219) Sınırsız olan, arzu ve hevesleridir. Kaynaklar ise adil dağıtıldığında bütün insanların ihtiyacını karşılayacak miktarda olduğu için kavga sebebi olamaz.
Bu temel prensiplere bakarak İslam’ın ekonomi anlayışı aslında kapitalizm ve sosyalizmin olumlu gibi görünen özelliklerini bir araya getirmiş bir sistem gibi görünse de yukarıda da ifade edildiği gibi esas fark zihniyette ortaya çıkar ve Müslüman insan zihniyeti ekonomik faaliyetlerin çerçevesini belirler. Ayrıca İslamiyet bu sistemlerden fikir almıştır denemez. Çünkü bu sistemlere İslam’a kıyasla çok yakın bir zamanda(genel anlamda sanayileşmeyle) 16.-17.yy.lardan sonra belirginleşmeye başlamıştır. İslam ise bunlardan yaklaşık 1000 sene önce ortaya çıkmıştır. Belki bu iki sistem İslam’ın belli prensiplerini alıp haberi olmasa da tespit edip kendisince yorumlamış ve hayat gerçeğinin bir parçasını yakalamışlardır, denebilir. Bu yüzden hayatın ekonomi gerçeğini tam olarak kavrayamamışlar, bir kısmını ifade edebilmişlerdir. Hayatı bütünüyle ve doğru kavrayan prensipleri İslam ortaya koymuştur.
Bu bağlamda İslam ekonomisini özel mülkiyet, teşebbüs hürriyeti, serbest ticaret gibi unsurlardan dolayı sosyalistler kapitalizme yakın olarak görürken kapitalist anlayış da faizin yasak oluşu, mutlak hürriyetin farklı yorumu, sınırsız kar için her şeyin meşru olmayışı gibi unsurlardan dolayı da İslamı sosyalizm olarak görür. Demek ki İslam ne kapitalizm ne sosyalizmdir. Bunlardan farklı kendine mahsus bir anlayıştır.
Yukarıdaki genel zihniyet ve prensiplerin yanında İslam ekonomisini belirleyen kavramlar veya esaslar şunlardır: Faiz yasağı, zekat emri, israf yasağı, hayır ve infak kavramları, tekelleşmeye karşı olma, ticarette serbestiyet İslam ekonomisinin temel prensipleridir.
Serbest çalışma, ticaret sonucu farklı kazançlar ve gelişmeye açık oluş, faiz yasağı(faiz yerine kar ortaklığı ve sonucunda toplumsal dayanışmayı sağlama), zekat emri "Ve namazı kılınız, zekatı da veriniz."(Bakara, 43), israf yasağı “İsrafta bulunmayınız. Şüphe yok ki Allahu Teala israf edenleri sevmez.” (Enam, 141) ve hayır, infak kavramları "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe nail olamazsınız." (Al-i İmran, 92), tekelleşme yasağı toplumun üretiminin yine topluma adaletli dağıtılarak sömürünün engellenmesi İslam ekonomisinin temelini oluşturur.
Kısaca belirtmek gerekirse, İslam, bir yandan şahsi mülkiyet, teşebbüs hürriyeti, serbest ticaret anlayışı ile gelişmeyi sağlayan temel dinamiği yakalamış (kapitalizmdeki gibi), diğer yandan faiz yasağı ve zekat, infak emri ile toplumda üretilen refahın topluma adaletli dağıtılması gerektiğini (sosyalizmdeki toplumcu düşünceye yakın bir tutum) ifade etmiş olmaktadır.
Kapitalizm İslamın bu iki temel dinamiğinden birini, sosyalizm diğerini esas alıp ileriye götürmüş ama hayatın tek yönünü değerlendirdikleri için insanlığa gerçek kurtuluş reçetelerini sunamamışlardır. Evet, Kur'an-ı Kerim'in şu mucizesine bakın ki normalde sayfalarca hatta ciltler dolusu yazıyla ortaya konulmaya çalışılan ekonomi sistemi, kazancın emeğe dayalı olması, özel mülkiyetin varlığı, ticaretin serbest, faiz ve israfın yasak oluşu, zekat ve infakın farz oluşu gibi birkaç kavramla, birkaç cümleyle çok veciz ve beliğ bir şekilde ifade edilmiştir. Artık detaylar, bu prensiplere uygun olarak zamana ve şartlara göre insan aklı sayesinde ortaya konulacaktır.
Toplumun ekonomik faaliyetlerindeki kurallar, bu iki emir doğrultusunda ihtiyaçlara göre tespit edilecektir. Mesela, devlet serbest ticaret ve rekabet ortamını sağlayacak, işçi ve işveren arasındaki ilişkileri belirleyecek, alt gelir gruplarına temel ihtiyaçları (barınma, eğitim, sağlık, su, elektrik gibi) olabildiğince ücretsiz sağlayacak, alt gelir gruplarında vergi almayarak, zenginlik ve lüks tüketimden fazla vergi alarak sosyal adaleti sağlamaya çalışacaktır. Fakat burada ortaya çıkacak adalet, sosyalizmdeki gibi mutlak anlamda bir eşitlik değildir. Çünkü insanlar doğuştan eşit yaratılmazlar. Aile, çevre, sağlık, beceri gibi farklar ve çalışma veya tembellik seçimi gibi irade sonucu ortaya çıkan farklı tutumlar ve nihayet imtihan sırrı meselesinden dolayı bireyler arasında mutlak anlamda eşitlik fıtrata aykırı bir durumdur. Fakat her çalışanın mutlaka temel ihtiyaçlarını insanca karşılayabilecek prensiplerin belirlenmesi adaletin gereğidir. Fazlası Allah'ın takdirine, hikmetine, lütfuna, imtihan sırrına bağlıdır.
Faizin mahiyeti, vergi ve fiyat oluşumu konularında İslam alimlerinin kısmen farklı yorumları olmuştur. Çoğunlukla faiz için paranın satılması, üretmeden, risk almadan kazanmak şeklindeki yorumlar benimsenirken, fiyat oluşumuna devletin müdahale etmemesi(serbest piyasa) esası benimsenmiş, devletin toplumsal düzeni ve işleyişi sağlamak için organize yapılacak işleri karşılamak için vergi alması görüşü benimsenirken alt gelir gruplarından vergi alınmaması, verginin sadece üretimden alınması, tüketimden alınmaması görüşü genel kabul gören görüşlerdir. Ayrıca devlet vergiyi istediği gibi sık sık yükseltemez.
Karşılıksız para basmak(yani dolaylı yoldan herkesten vergi almak) fiyat artışına, eldeki birikimin azalmasına sebep olduğu için bireylerin haklarını ihlal olarak görülür. Para ancak bir karşılığı olursa basılır. Mesela, para basıp memura, işçiye vs. maaş ilavesi olarak verilemez. Çünkü bunlar ilave üretimde bulunmayacaktır. Ama işsiz insanların üretim gücü karşılığı ve bu gücün işletilmesinden ortaya çıkacak üretimin karşılığı olmak üzere basılabilir. Böylece senyorajla elde edilecek gelirle üretim tesisi kurularak işsizlere iş sağlanabilir. Yani karşılıksız para basılmamış olur. Bu şekil enflasyona sebep olmaz. Çünkü basılan parayı alanlar tüketim hakkına kavuşur ama karşılığında üretim yapmıştır. Bu anlamda para basımı, işsizliği çözmede insan gücünü üretime dönüştürmek için bir araç olarak kullanılır. Zaten para kavramının ekonomide temel kullanımlarından biri de bu olmalıdır. Yani nüfus artışı oldukça ortaya çıkacak olan insan gücü üretime bu şekilde sokulabilir. Serbest piyasa şartlarında bu kendiliğinden yeterince gerçekleşmez. Çünkü üretim kapasitesinin arttırılması, tüketimin arttırılmasına bağlıdır. Para basmak tüketimi arttıran bir unsur olur. Bu anlamda hiç para basmamak da doğru değildir. Çünkü üretimi tetikleyecek değişim aracı ihtiyacı bu şekilde karşılanmazsa yabancı parayla karşılanmaya başlar. Böylece kendi insanımızın iş gücünün karşılığını başkaları basmış ve bu gelire sahip olmuş olur. Paranın işlevinin iyi anlaşılması gerekir.
Devlet ekonominin bu prensiplere uygun işlemesini sağlamak için uygun şartları sağlamakla ve sosyal hizmetleri yapmakla görevlidir. Kanunlar bunun için oluşturulur.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki Osmanlı gibi İslam ideolojisini kendi zamanının şartlarında ve anladığı kadarıyla uygulayan İslam ülkeleri ekonomi prensiplerinin yanlışlığından veya işlemeyişinden değil farklı siyasi ve ekonomik gelişmeler sonucu hep dış baskılar ve etkilerle çökmüştür. Sistemden doğan sorunlardan olmamıştır.
Bu genel prensipler çerçevesinde ekonomiyi yönlendirici uygulamalar toplumun ve çağın gereklerine göre değişiklikler gösterebilir. Devlet organizasyonunun temel varlık sebebi yani meşru oluşu halkın temel ihtiyaçlarının asgari seviyede karşılanmasını sağlamaktır. Bu temel ihtiyaçların çerçevesi şöyle çizilebilir:
Kimsenin aç kalmaması
Herkesin alt seviyede barınma(konut) ihtiyacının karşılanması
Herkese bir iş sağlanarak işsiz insanın kalmaması yani ülkenin insan gücünün atıl(boşta) kalmaması ve böylece üretimin arttırılması
Eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, ulaşım, su, elektrik gibi temel ihtiyaçların sağlanması
Bu alanlarda devlet, özel bir kuruluş gibi kar amacı gözeterek faaliyet yapmaz. Hizmet etme, temel amaçtır. Fakat, artan nüfusa paralel olarak bu hizmet miktarını iyileştirmek ve arttırmak için başka alternatifi yoksa bu birikimi elde etme ölçüsünde maliyet üzerine kar konabilir. Bu alanlardaki ihtiyaçların temini tamamen özel sektöre bırakılamaz. Mutlaka devletin de belli ölçüde bir payı bulunması rekabet ortamının sağlanması açısından da önemlidir.
Eğitim, ülkenin ihtiyaçlarına göre planlı olmalı, ne kadar üniversite eğitimlisine ihtiyaç var, ne kadar
mesleki eğitim olmalı, bunlar iyi planlanıp zaman, insan ve maddi kaynak israfı yapılmamalıdır.
Toplumda çalışma şartlarını taşıyan hiç kimsenin işsiz kalmaması, aç ve açıkta kalmama meselesini de minimum ölçüde çözeceği için işsizlik meselesinin çözülmesi yani sıfır işsizlik temel ekonomi amacı olmalıdır. Burada aç ve açıkta kalmamanın en alt sınırı, zaruret sınırı belirlenmelidir. Bunda insanca yaşama temel ölçü olur. Bu da temel tarım ve hayvancılık ürünleri ile sayısal verileri teknik olarak belirlenecek belli bir oda sayısı ve metre kare olarak ifade edilebilecek bir konut ihtiyacıdır.
Bundan sonra üretimin yani refahın topluma adaletli dağıtımının nasıl sağlanacağı sorununun çözümü gelir.
Refahın dengesiz dağılımında ve gelişimin önündeki engellerden biri olan tekelleşme ve rekabetin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yönde etkili düzenlemeler yapılır.
Vergilendirmede esas üretimden vergi alınmasıdır. Tüketimden vergi alınmaz. Böylece, tüketim mallarının fiyatlarında kısmi pahalılanmanın önüne geçilir. Yani alt gelir gruplarından iki kere vergi alınmış olur ki gelir dağılımındaki dengesizlik sebeplerinden biri de budur.
İkinci esas alt gelir gruplarından vergi alınmaz ya da 1-2 puan gibi sembolik miktarlarda tutulur. Gelirin büyüklüğü ölçüsünde artan oranlarda bir vergilendirme sistemi belirlenir.
Refahın topluma, yasaklamalar yapılmadan, doğal yoldan adaletli dağıtımı meselesi:
Üretimin, tüketiciye ulaşmasında aracı, kademe sayısının fazla oluşu ürünün nihai tüketiciye ulaştığında fiyatının artmasına sebep olur. Devlet, ürünün, üreticiden tüketiciye en kısa yoldan ulaşmasını sağlamada gerekli işleri yapar. Pazarların kurulması, ulaşımın kolaylaştırılması vs. gibi.
Toplumun genel refah seviyesi esasen maddi üretimin çokluğuna bağlıdır. Çünkü maddi üretimler hem sürekli ihtiyaç(her gün, her yıl vs.) hem de üretilmesi daha zor, fazla emek yani insan gücü gerektirir. Hizmet üretimi de çok önemli olmakla birlikte hizmetteki verimlilik arttırılarak hizmet alanındaki çalışan sayısının minimuma indirilmesi esastır. Çünkü ancak böylece maddi üretimde çalışan sayısı arttırılarak maddi üretimler arttırılır ve refah artmış olur. 100 insan gücünün 35 inin hizmet, 65 inin maddi üretimde çalıştığını kabul edersek hizmet alanındaki verimlilik artışıyla mesela 10 kişinin yaptığı işi 7-8 kişinin yapmasıyla 35 kişiden 8-9 kişi maddi üretime kaydırılarak sayı 65 ten 75 çıkarılacak, böylece üretim miktarı arttırılmış olur. Tabi maddi üretim artışında teknolojik yenilikler de önemlidir ama aynı teknolojiyle insan gücü fazla olan fazla üretecek demektir. Üreten sayısı az, tüketen sayısı fazla ise doğal olarak herkese düşen pay az olacak demektir. Üreten sayısının arttırılması, esasen işsiz insan kalmaması, hizmet üretiminde verimliliğin arttırılarak hizmet alanının olabilecek en az kişiyle yürütülmesi gerekir. Yani devlet hizmetlerinde, personel verimliliği sağlanmalıdır.
Ticaret ve üretimde kar sınırlaması yapılmaz. Bazen üretici veya satıcı kar oranlarını iki üç kat arttırabilir. Bu durum, sabit gelirli nihai tüketicinin alım gücünü azaltan bir unsurdur. Fakat kar sınırlaması hizmetin kalitesini, miktarını; özellikle üretimin miktarını düşürür. Üretici, serbest piyasa koşullarında istediği kar oranıyla üretim yapabilir. Böylece daha çok üretim yapmaya çalışacaktır. Bu, üretimi ve kalitesini arttıran, piyasaya daha çok malın girmesini sağlayan temel bir prensiptir. Bu durumda adil rekabet şartlarında, kar yüksek olduğu için başka üreticiler de üretimlerini arttırma yoluna gidecek ve fiyatlar yine dengelenecektir. Serbest piyasa kavramının olmazsa olmazı demek olan rekabet şartlarının devletçe adil sağlanmasıdır.
Barınma ihtiyacı da alt gelir gruplarının refah seviyesini düşüren, refahın dengesizliğine sebep olan önemli bir unsurdur. Konut üretiminin zor oluşu ve yüksek karlarla satılması(bir konut satışından belki çalışan birinin ömrü boyunca zor biriktireceği bir miktarda kar yapılması gibi.), kira olarak ise bir aylık kazancın belki yarısının kira giderine ayrılması alt gelir gruplarının alım güçlerini düşüren büyük temel bir sorundur. Bu anlamda devlet konut fiyatlarının ve kiraların aşırı yüksek olmaması için bazı düzenlemeler yapabilir. Mesela konut üretimine bizzat katılması, yüksek kira alanlardan ev vergisinin yüksek alınması böylece kiraların mecburen belli seviyeleri geçmemesi sağlanabilir. Yani mesela 750 TL asgari ücrete karşılık 200 TL kirada ev vergisi diyelim 450 TL ise 300 TL kirada ev vergisi 2000 TL alınsa ev sahibi 200 TL kira aldığında daha karlı olacağı için zaten kirayı belli seviyelerde tutacaktır.
Son olarak çalışma, üretme çağına giren her insana devletin iş sağlaması ve enflasyonun nasıl önleneceği konusuna gelecek olursak, bunlarda iki temel kavram ortaya çıkmaktadır: birincisi, kağıt paranın ekonomideki işlevi ve yeri, ikincisi faiz.
Para, mal veya hizmetin karşılığıdır. Bunların değişimin sağlar. Toplumda 100 birim mal ve hizmet varsa 100 birim de bunların karşılığı olan para bulunması lazım. Böylece herkes ürettiğini satıp üretemediğini alarak ekonominin işlemesi sağlanır. 100 birim para yerine 80 birim para olursa 20 birimlik mal veya hizmet satılamadığı için bir dahaki sefere üretilmeyecek, bunları üretenler işsiz kalacak böylece toplumun refahı 20 birim azalmış olacak. Buradaki durumun temel sebebi üretim miktarını ölçüsünde değişim aracının piyasada bulunmayışıdır. Devlet para basma hakkını kullanarak bu dengeyi sağlamak zorundadır.
Burada üretim ve bunun karşılığı olan para miktarı dengesinin nasıl bozulduğu tespit edilmelidir. Bunun doğal sebebi, nüfusun yani insan sayısının artmasıdır. 100 çalışan insan gücüne karşılık 100 birim kağıt para var ise çalışan sayısı 120 olduğunda 20 kişinin üretim gücüne karşılık olarak 20 birim para devlet tarafından basılarak aşağıda belirtildiği şekilde kullanılır.
Diğer sebebi ise enflasyondur. Üretimlerin satış fiyatı artınca 100 birim para ile artık 100 değil 80-90 birim üretim alınır hale gelir. Aradaki fark devletçe basılarak, işçi, memur ve emekliye maaş zammı şeklinde verilerek sorun çözülür.
Enflasyonun da iki temel sebebi vardır. Doğal sebebi gerçek maliyet artışıdır. Mesela, hammadde fiyatlarının artması gibi. Bu durumda fiyat artışının sebebi üretim az olduğu için tüketimin de azalması gerekliliğidir. Bu durumda para basıp maaşa ilave etmek sorunu çözmez. Bu anlamda tüketimin, üretim tekrar arttırılıncaya kadar kısılması gerekir.
İkinci ve esas sebebi faizdir. Faiz sebebiyle dolaşımdaki para dolaşımdan çıkar, üstelik bazen mümkün olur(faiz oranı düşük olursa) ve piyasaya maliyeti artmış olarak tekrar girer. Yani faizli kredilerle. Bu da üretim maliyetlerine yansır. Nihai tüketicinin tüketme hakkı azaltılmış ve faizden kazananlara aktarılmış olur. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin temel sebebi de budur.
İşsizlik ve enflasyonun temel ve haksız sebebi faizdir. Faiz, hem enflasyonun temel sebebi hem de hem de işsizliğin temel sebebidir. Faiz olduğu sürece para basmak da işe yaramaz. Bunun çözümü de faizin ekonomiden çıkarılmasıdır. Fakat esas mesele bunun nasıl yapılacağıdır.
Faiz ekonomiden nasıl çıkarılabilir:
1. Devlet faizle borçlanmaz. Ülkenin üretim kaynakları tespit edilip devlet işlerinin yürütülmesi için gerekli para tespit edilip daha önce bahsedildiği üzere vergi olarak alınır ve doğru yerlere harcanır. İşlerin yürümemesi gibi değişik sebeplerle vergi alınamadığı ölçüde bunun karşılığı olarak para basılır. Yani faizle borç alınmaz.Vergi tahsil edilince alınan para ekonomiden çıkarılır. Yani para basmak bir borç olmuş olur. Piyasadan çıkarılması enflasyon yapmaması içindir.
2. İşletmelerin finansman ihtiyaçlarının belli esaslar çerçevesinde(projelerine, imkanlarına bakılarak, doğru yerde kullanılması denetlenerek) devlet bankaları aracılığıyla faizsiz olarak verilmesi. Katılım, ortaklık bankacılığının desteklenmesi.
Devlet faizle borç almayacağı için, faizle kimse kredi kullanmayacağı için, faiz vaad ederek bankalar para toplayamayacak, (çünkü topladığı paradan para kazanması lazım, bunu da para satarak, faizle yapamayacağı için) böylece faiz kanunla yasaklanmadan kalkmış olacaktır. Yani faizi ortaya çıkaran sebeplerin ortadan kaldırılması meselesi.
3. Döviz değişkeni : Döviz değişkeninin fazla yükselmesi veya düşmesi hem işletmelerin iş yapması engeller hem de bu hareketlerden para kazanma durumu ortaya çıkacağı için belli ölçüde faize de sebep olabilir. Bu hareketlerden para kazanmak için insanlardan faiz adıyla para toplanabilir.
Her ülke dış ticaret yapmak zorundadır. Yani hammadde, ya teknoloji ihtiyacından dolayı. İşte esasen bu ticaretin şeklinden dolayı para birimlerinin birbirine karşı değerlerinde oynamalar olur.
Dövizin tek tek ülkelere olan zararı üreticilerin iş yapma düzenlerini bozup işsizliğe sebep olması. Bütün ülkeler için ise hakim birkaç ülkenin(abd, ab gibi) karşılıksız para basarak diğer ülkelerin kaynaklarına ve üretimlerine sahip olması. Yani üretmeden tüketme hakkı kazanması. Dünya ticareti altın para ile yapılsaydı bu sorun yaşanmazdı. Çünkü altını üretmek kağıt para üretmek gibi zahmetsiz değildir. Bizatihi bir emek, çalışma gerektirir. Fakat bu, günümüzde iki sebepten dolayı uygulanamaz. 1. sebep ilk anda çok miktarda altın ihtiyacı ortaya çıkarır. Bu da altının fiyatının tahmin edilemez ölçülerde artmasına sebep olur. Elinde altın bulunduranlar bir anlamda karşılıksız kağıt para basarak tüketme hakkına kavuşmuş gibi olur. 2. sebep: Kağıt paranın özelliği altın parada yoktur. Bir devlet vergi toplamadaki aksaklıklar, ticaret sorunları, borç bulamama gibi durumlardan dolayı iflas etme durumu ortaya çıkabilir. Kağıt parada devletin iflası bütün toplumun iflasından sonra ancak olabilir. Çünkü, karşılıksız para basarak dolaylı yoldan yani vergisini veren veya vermeyen herkesten vergi toplanmış olur. Haksız da olsa herkes mecburen vermiş olur. Ayrıca yeni iş gücünün devreye sokulması için gerekli olan paraya hemen ulaşılamayabilir. Kağıt parada bu sorunlar yaşanmaz.
Temel prensip döviz hareketlerinin belli çerçevede doğal olarak ekonomiye zarar vermeyecek ölçüde yükselmesi veya düşmesidir. Peki bu nasıl sağlanır:
1. Esas: Ekonominin doğal bir gereği olarak genel anlamda insanlar ürettikleri kadar tüketme hakkına sahiptir. Ülkenin mecburi bazı ihtiyaçlarının karşılanmasında fazla kısıntıya gidilemez. Ama ticaret açığından kaynaklanan döviz artışı doğal olarak dış tüketimi dengelemek sonucu getirmesi gerekir, bu normaldir. Yani döviz yükselir. İthal ürünlerin fiyatları bu yükselme oranında zamlanır. Böylece ithal ürünlerin satışı belli ölçüde düşerek ticaret dengesi sağlanır. Bu doğal bir durumdur. Yani biz dış ülkelerin imkanlarından daha fazla yararlanmak istiyorsak onlara daha ürün fazla ihraç etmeliyiz. Yani daha çok tüketmek için daha çok üretmeliyiz. Ayrıca, ithal edilen ürünler değerlendirilip özellikle toplamdaki payı çok yüksek olan ürün gruplarının mümkünse ülkede üretilmesi(mesela enerji, otomotiv, savunma sanayi gibi) ticaret dengesini lehimize çevrilmesinde çok önemlidir. Mesela 100 birimlik ithalat içinde 35-40 birim enerjiye gidiyorsa ülkedeki üretim arttırılarak bu miktar 15-20 ye veya daha aza çekilirse böylece açık varsa 20 birim azalır yoksa da hazinenin birikimi artar. Böylece dış tüketim miktarımızı istenirse arttırma durumumuz ortaya çıkar. Denge böyle sağlanır. Yoksa döviz yükseldikçe para basıp maaşa ilave ederek dış üretimlere daha çok sahip olamayız. Böyle olursa(ki 2000li yıllara kadar hep yapıldı.) döviz ve enflasyon sürekli yükselir. İstikrar bozulur. İş yapma şartları bozulur. Ekonomi işlemez hale gelir.
2. Esas: Ülkeye ticaret harici hızlı para giriş çıkışları dövizi hızlı etkiler. Bu da faiz ve borsa gibi araçlar yüzünden esasen de faizle ilgilidir. Faiz yukarıda belirtildiği gibi ortadan kalkınca bu sorun büyük ölçüde çözülür. Bunun haricinde yabancı yatırım şeklinde çok giriş olursa devlet bu giren parayı piyasadan yavaş yavaş çekerek oynaklığı önler. Bunları alacak kadar kaynak yoksa para basma hakkıyla elde ettiği kaynağı kullanır. Döviz çıkmak istediği zaman da devlet aldığını verir. Yani devlet bir anlamda emanetçilik yapar. Peki ülkeler için dövizlerin ideal seviyesi ne olmalıdır? Bu seviye dış ticaretin dengelendiği veya ülke ihtiyacına göre belli oranda fazla verdiği bir seviye olur.
Son olarak işsiz hiçbir insanın kalmaması, üretme çağına giren herkesin çalışmak, para kazanmak istiyorsa üretime katılması yani bir işte çalışması konusuna gelelim.
İşsizliğin azalması, esasen tasarrufla ilgili değil aksine tüketimin arttırılmasıyla ilgilidir. Yani tüketim artarsa üretici de daha fazla üretmek isteyecek neticede yeni işçi alımı yapacaktır. Bu, normal şartlarda belli bir süreç gerektirir. Yani talebin artmasıyla üretim yavaş yavaş artar ve kapasite sınırlarına dayanır. Talep olduğu sürece de yeni üretim tesisleri yapılması kararı alınır böylece işçi ihtiyacı ortaya çıkar. İşe girip üretim yaparak tüketme hakkı kazanan insanlar da tüketimin artmasına sebep olacak ve üretim zincirleme arttırılmaya devam edecek ve zamanla işsizlik sıfırlanacaktır. Ülkenin üretim kaynaklarının kapasite kullanımı dikkate alınarak kapasite kullanımı maksimum değilse devlet işçi, çiftçi, esnaf, memur ve emeklisine maaş zammı ve kredi imkanlarıyla yavaş yavaş toplumun tüketim gücünü arttırır ve kapasite kullanımı yavaş yavaş %100 lere çıkarılır sonra bu durum üretim kapasitelerinin artışına sebep olur.
Bu işleyişin iki kırılma noktası vardır:
1. ihracat yapan firmalar, dış pazarda daralma olunca mantıken bu daralma oranında üretimi kısacak yani işçi çıkaracak. İşsiz kalanlar tüketemeyecek. Dolayısıyla onların tüketim miktarları da kısılacak. İç pazarda da daralma olacak. Böylece belli oranda zincirleme bir etki meydana gelecektir.
Bu durum döviz hareketinden de kaynaklanabilir, bizim etkimizin olmadığı dış şartlardan da kaynaklanabilir. Döviz hareketi yukarıdaki gibi önlenir. Yapısal pazar sorunu da ihracat pazarlarının çeşitli tutulması ve sorun olan yerden başka yere olan ağırlığı arttırarak bir dereceye kadar çözülebilir. Ayrıca bu firmalara devlet bazı finansman kolaylıkları sunarak belli bir süre iş yapmaya devam etmeleri sağlanabilir.
2. Dövizin hareketi hem ihracat yapan üreticileri etkiler hem maliyetinde yabancı ürün olup iç piyasaya çalışan üreticiyi etkiler. Döviz hareketlerinin belli ölçüler içinde kalması yukarıda belirtildiği şekilde sağlanarak bu olumsuzluklar önlenir.
Bu işsizliği belli bir dereceye kadar çözecek bir mekanizma sunar. Fakat sıfırlanmayabilir. Bu durumda ise devlet senyorajla elde ettiği geliri kullanarak ki bu gelir işsiz insanların üretim gücü karşılığında ve oranında olur, temel maddi üretim tesislerinde, alternatifi bulma arayışına sevk etmek için minimum seviyede bir maaşla(asgari ücretten az) , özel sektörde iş imkanı bulana kadar geçici süreli iş imkanı sağlar. Devletin işveren olması verimlilik açısından kötü olduğu için bu maddi üretim alanları kolay ve temel ürünlere yönelik olur. Yani tarım ve hayvancılık alanlarındadır. Devletin sağladığı bu iş imkanları, devletin asli görevi olan eğitim, sağlık, güvenlik ve adalet gibi alanlardan farklı tutulmalıdır. İşsizlik ölçüsünde bu faaliyete devam edilir, işsizlik doğal olarak azaldıkça bu faaliyetler kısılır.
Ayrıca devlet büyük sermaye gerektiren stratejik ve mecburi üretim fabrikalarını kendi kurup sonra %49 u kalmak üzere özelleştirebilir. Böylece, özel teşebbüsün becerisiyle verimliliği artarken karın yarısı hazineye aktarılır. Bir anlamda o fabrikadan %50 vergi alınmış olur.
Güçlü ekonomiye sahip olmayan ülkelerin dünyada söz sahibi olamadığı bir çağda yaşıyoruz. Güçlü ekonomiyi de beraberinde getirecek stratejik üretim alanları da esasen teknolojik üretim kabiliyetleridir. Bunun ekonomik değer olarak başta gelenlerinden biri motor üretimidir. Yerli araba üretimini yerli motor üretimi olarak düşünmek lazım. Kasa üretimi zor değil. Motor üretme kabiliyeti daha sonra yerli uçak üretme kabiliyeti anlamına gelir. Bunlar bir ülkenin bekası ve dünya devleti olması için elzemdir. Bunların yanında sırasıyla mikroçip üretimi, makine üretimi, kimya(özellikle ilaç) üretimi ve nükleer enerji bilgisi hem ekonomik güç hem de stratejik güç olma anlamında yerli üretim kabiliyetine sahip olunması gereken alanlar. Diğer bütün üretimlerin esası bunlara dayanır. Yoksa alt sınıf üretimlerle dünyada söz sahibi olunacak güçlü ekonomi yakalanamaz. Ayrıca ekonomik güç sadece para değildir. Mesela hiçbir üretim gücü olmayıp sırf yeraltı kaynaklarıyla para gücü olan bir ülke aslında her bakımdan dışa bağımlı demektir. Sadece ambargonun iması bile bu ülkeleri dize getirir. Onun için yerli stratejik üretim kabiliyetimizin ortaya çıkarılması çok elzemdir. Bu ise, imkanı olan yerli şirketlerin desteklenmesiyle veya doğrudan devlet eliyle kurulabilir. Devlet eliyle kurulanlar(başlangıç üretimleri öncelikle kamuya alınmak suretiyle desteklenip geliştirilerek)sanal olarak üçe bölünüp üç farklı firma olarak %51inin özelleştirilmesiyle kamudan devredilir.
İslam ekonomi modeli uygulandığında toplumsal hayatta ne gibi gelişmeler yaşanır:
Serbest çalışma ve üretme ortamı devam eder. Tekelleşmeye izin verilmez. Rekabet şartları adaletli sağlanır. Üretim ve ticarette fiyat koyma veya kar sınırlaması yapılmaz. Faiz ekonomiden kalkar. Herkese iş sağlanır. Alt gelir gruplarından vergi alınmaz. Dövizde fazla oynaklık yaşanmaz. Sosyal devlet anlayışına uygun olarak eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, ulaşım, su, elektrik, barınma gibi temel ihtiyaçlar ücretsiz sağlanır.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun



