You are hereİslamda Muhalafet Neden Olumsuz Anlam Taşıyor?

İslamda Muhalafet Neden Olumsuz Anlam Taşıyor?


By ihy - Posted on 23 June 2011

Resulullah ın vefatından sonraki ilk yönetici olan Hz. Ebu Bekir, halife olarak seçildiği zaman yaptığı konuşmada şu ifadelere yer vermiştir: Eğer ben, bu vazifemde doğru iş görürsem siz de bana yardımcı olursunuz. Yanıldığım zaman da beni ikaz edecek, bana doğruyu siz göstereceksiniz.
Sizden daha hayırlı bir kimse olmadığım halde, sizin idareciniz olarak iş başına geçmiş bulunuyorum.
yani Resul ile kuran ile boyanın. (1)
Ondan sonra yönetici olan Hz. Ömer kendisini eleştirmek isteyen birisinin engellenmesi üzerine şu ifadelere kullanmıştır:

Onu serbest bırakın. Eğer bize söylemezlerse onlarda hayır yoktur. Eğer onların doğru sözlerini kabul etmezsek bizde hayır yoktur. (2)
Bu sözler, yüklenmiş olduğu sorumluluğun büyüklüğünü ve taşımış olduğu vebalin ağırlığını kavramış olan yöneticilerin yardım talepleridir.
Bu insanlar, üzerinde başka bir makamın bulunmadığı, yöneticilik gibi bir konuma erişmiş iken; sözlerini ve davranışlarını yargılayacak/sorgulayacak hiç kimse bulunmamasına rağmen ve hiç kimseye hesap verme mecburiyetleri bulunmadığı halde, neden böyle bir yardım talebinde bulunuyorlar. Bu talep ki, makamlarını en üst makam olmaktan çıkarıyor; sözlerini ve davranışlarını denetime açıyor ve onları, birilerine hesap vermek zorunda bırakıyor.
Yöneticilerin otoritelerini başka güçlerle paylaşmak zorunda kaldıkları yönetim modelleri, insanlık tarihinin sınırlı bazı dilimlerinde tecrübe edilmiştir. Ancak bu tecrübelerin hiç birisinde yöneticiler, otoritelerini gönüllü olarak paylaşmamışlar ve isteyerek denetime açmamışlardır. Bu yüce gönüllülük, Müslüman olmanın ortaya çıkardığı bir durumdur. Yeryüzünde adaleti tesis etmek hedefinin ve bununla imtihan ediliyor olma gerçeğinin ortaya çıkardığı bir durum… İşin ucunda, ya elde ettiği gücü şahsi çıkar ve menfaatleri için kullanıp imtihanı kaybetmek ya da adaletin tesisi ve toplumun huzurunu sağlamak için kullanıp Allah ın rızasına kavuşmak yatmaktadır. İşte bu yüzden yardım talep etmekte, otoritelerini denetime açmaktadırlar.
Peki, onların yardım talebine toplum nasıl cevap vermiştir?
Hz. Ömer bir mecliste: Ben bazı durumlarda yanlış yola girersem, siz ne yaparsınız diye sorar. Bunun üzerine orada bulunan Bişr İbn-i Saad elindeki sopayı göstererek: Eğer sen eğri yola girersen, seni şu sopa ile düzeltiriz der. Hz. Ömer döner ve: Böyle yapabilirseniz, o zaman sizin iş adamı olduğunuzu anlarım der.(3) Kısacası onlar da kendi imtihanlarının farkındadırlar. Yeryüzünde adaletin tesis edilmesi ve sürekliliğinin sağlanabilmesi için sürekli çabalamak zorunda olduklarını kavramışlardır. Adaleti tesis etmenin sadece bir kişinin görevi olmadığını, onun sapması veya yanılmasıyla ortaya çıkacak sonuçtan kendilerinin de sorumlu olduğunu fark etmişlerdir. Ve kendi imtihanlarının bir gereği olarak, bu sorumluluğun yerine getirilmesinde yöneticiye yardımcı olmaya gönüllüdürler.
Fakat hal böyleyken ne oldu?
Ne oldu da; otoriteyi paylaşmak, muhalefet, denetim gibi fiiller kötü hale geldi?
İşte bu makale, bu sorulara cevap aramak üzere kaleme alınmıştır. Bu çerçevede, İslam tarihinin belli kesitlerinde cereyan etmiş bazı olaylar, muhalefet olgusu açısından yeniden değerlendirilmeye ve tahlil edilmeye çalışılacaktır.
Muhalefet fikri neden kötü görülüyor?
Muhalefet fiilinin kötü anlamlara karşılık gelmesinin temelinde yatan en önemli unsur, otoritenin din ile özdeş hale gelmesi, yani; din ile devletin aynılaşmasıdır. Dini temsil eden (din ile özdeş hale gelmiş) bir otorite, otorite makamındaki şahıs paylaşımcı bir yaklaşım gösterse bile; tartışılamaz ve eleştirilemez. Çünkü tartışıldığı ve eleştirildiği zaman, din tartışılmış ve eleştirilmiş olur.
İslam tarihinde din ile devletin aynılaşması veya otoritenin dinileşmesi birdenbire ortaya çıkmış bir durum değildir.
Resulullah ın vefatıyla başlayan süreçte safha safha gelişerek serpilip boy verdiği görülür. Hatta öyle ki, tutum ve davranışları ile kendilerinden sonrası için örnek olan halifeler bile, bilerek veya bilmeyerek sergiledikleri bazı tavırlarıyla bu anlayışı beslemişlerdir. Onların dönemi için siyasi manevra olarak kabul edilebilecek bazı olaylar, sonraki dönemler için devletin din ile özdeşleşmesinde referans görevi görmüştür.
Olaylar, Resulullah tan sonraki ilk yöneticinin belirlenmesi tartışmalarıyla başlamıştır.
Hz. Ebu Bekir in yönetici oluşu
Ensar ın halife seçmek için toplandığını haber alan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde onların yanına gitmişlerdir. Medinelilerin niyetini öğrendikten sonra Hz. Ebu Bekir onların üstünlüğünü dile getirmiş ve Resulullah a yardımlarını övmüştür. Sonra şöyle bir konuşma yapmıştır:
Biz Resulullah ın yakınlarıyız, akrabasıyız. Biz hilafetin sahipleriyiz. Araplar içinde insanların en soylusuyuz. Bundan dolayı hilafet, Kureyş ten birine daha münasiptir.(4) Sizler bizleri korudunuz ve bizlere yardımcı oldunuz, ancak insanlar Kureyş e tabi olurlar. Siz de bilirsiniz ki, Araplar halifeliğe sadece Kureyş i uygun göreceklerdir; çünkü onlar, Arapların en değer verdikleri ve şerefli kabul ettikleri yurdun sahibidirler ve İbrahim in duasına muhatap olmuşlardır. Biz emir, sizler ise vezirlersiniz. Nitekim sizler, Resulullah ın da vezirleri olmuştunuz. (5)
Hz. Ebu Bekir in bu konuşması Müslümanların, Resulullah tan sonra otoritenin sürekliliğinin nasıl sağlanacağı konusunda çok ciddi endişeler yaşadıklarını göstermektedir. Bu yüzden yönetici olarak seçilecek kişinin, Arapların yönetime en fazla layık göreceği Kureyş kabilesinden olması tavsiye edilmektedir. Nitekim Hz. Ebu Bekir in yönetici seçilmesinin ardından bazı kabilelerin merkezi otoriteye isyan etmesi bu endişenin haklılığını ortaya koymaktadır.
Ancak endişenin çözümü için başvurulan yol, yöneticiyle ilgili bazı anlayışların referans kaynağı olmuştur.
İmam Eş ari, Abdülkadir el-Bağdadi, Maverdi ve İbn Hazm, Hz. Ebu Bekir in yukarıdaki konuşmayı yaptığı toplantıda Ensar ın ikna edebilmek için Halife Kureyş tendir (6) hadisini dile getirdiğini, bunun üzerine Ensar ın halifelik talebinden vazgeçtiğini ileri sürmüşler ve halifenin Kureyşli olması gerektiğine dair hüküm vermişlerdir. Ebu Hanife, İmam Şafii, Ahmet b. Hanbel, İmam Maturidi, Gazali, Şehristani ve İbn Teymiyye ise aynı kanaati paylaşmaktadır. Kısacası İslam siyaset düşüncesi üzerine fikir beyan etmiş, Şii ve mu tezili düşünürler haricindeki bütün düşünürler, Hz. Ebu Bekir in seçimi esnasında yaşanan tartışmaları referans almışlardır.
Tarihi süreç içerisindeki olumsuz sonuçları görülmese, sadece siyasi bir manevra denilip geçilecek bir olay, yöneticiyle ilgili bir kutsalın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu kutsal tek başına otoritenin din ile özdeş hale gelmesini sağlamamışsa da, yöneticiyi toplumun bir ferdi olmaktan çıkarıp dini bir kimliğe büründürülmesini sağlayan süreci başlatmıştır.
Ridde Savaşları
Otoritenin din ile özdeş hale gelmesine ve muhalefetin kötü görülmesine hizmet eden en önemli olaylardan birisi Ridde(7) savaşlarıdır. Ridde savaşları, irtidat eden (dinden dönen) ve sonra Müslümanlara karşı büyük düşmanlıklar yapan kavimlere karşı Resulullah zamanında başlamıştır. Gönderilen ordu ile onların bir kısmı etkisiz hale getirilmiştir.
Fakat Hz. Ebu Bekir halife olunca aynı kabileler yeniden isyan etmişler, bu defa bunlara; dine bağlı kalacaklarını söyleyen ama zekat vermeyi reddeden bazı kabileler eklenmiştir.(8) Başta Hz. Ömer olmak üzere bazı Müslümanlar, dinden dönenlere karşı savaşı meşru görmekle birlikte, sadece zekat vermeyi reddeden kabilelerle savaşılmaması gerektiğini savunmuşlar; bir süre zekattan muaf tutulmalarını önermişlerdir. Fakat Hz. Ebu Bekir bu görüşü kabul etmemiş ve:
Allah a yemin ederim ki, namaz ile zekatın arasını ayıranlara karşı savaşacağım. Çünkü zekat malın hakkıdır. Onlar Resulullah a verdikleri zekat hayvanının başına bağlanan ipi dahi bana vermekten çekinirlerse, yine onlarla savaşırım. (9)
diyerek, bu kabilelerle de savaşmayı tercih etmiştir.
İrtidat edenlere karşı yapılacak muamele, İslam siyaset düşüncesi açısından en sıkıntılı konulardan birisini oluşturmuştur. Üzerinde durulması gereken iki yönü olduğunu düşünüyoruz:
1. Devleti din ile özdeşleştiren ve devleti dinin bekçisi haline getiren siyaset anlayışını beslemesi
İslam düşünce ekolleri içinde en büyük damarı teşkil eden Sünni anlayışa göre Ridde savaşları; dinin irtidat edenlerle ilgili hükmünün bir sonucudur. Tezini: Kim dinini değiştirirse onu öldürün (10) şeklindeki hadislere ve: Onları bulduğunuz yerde öldürün (11) lafzının geçtiği ayetlere dayandırmaktadır. Sünni ekol içindeki bütün mezhepler mürtedin hükmü konusunda ittifak halindedirler. Ahmet b. Hanbel ile başlayan, daha sonra İbn Teymiyye nin siyaset düşüncesi olarak yorumladığı selefi çizgi de mürtedin hükmü konusunda aynı görüşleri sahiplenir. Hatta Selefi çizgi daha da ileri giderek, kafirlerin nerede bulunurlarsa öldürülmesini meşrulaştıracak kapıyı aralar.
Bu yaklaşım biçiminde iki temel unsur vardır: 1- Şu veya bu sebeple dinden dönenler, 2- Dini temsil eden ve irtidat edenlerle savaşan bir devlet…
İşte devletin din ile özdeş hale gelmesinden ve devletin dine bekçi olmasından kastedilen budur. Birileri bir zamanda ve coğrafyada bir devlet kuruyor; devleti kuranlar onu dinin temsilcisi ve dinin varlığının garantisi olarak görüyorlar; sonra da dini korumak adına devleti korumaya girişiyor ve dinden dönenlerle, Müslüman olmayanlarla savaşa tutuşuyorlar. Bunun sonucunda ortaya çıkan siyaset düşüncesi, farklı inançların varlığına tahammül göstermeyen, kendi uygulamalarını zorla herkese dayatan, totaliter bir düşünce oluyor. Kanla, baskıyla ve zorlamayla netice almaya çalışan bir devlet düşüncesi gelişiyor.
Oysa Ridde savaşları, sebebi din olan, yani; temelinde Kur an ın dinden dönenle ilgili bir hükmü yer alan savaşlar değildir. Çünkü geleneksel Sünni düşüncenin kabullerinin aksine, Kur an ın dinden dönenlerle ilgili yaklaşımı şöyledir:
Her kim İslam ın dışında bir din edinmek isterse, bu din ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır. Resul ün hak olduğunu gördükten ve kendisine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra inkara yönelen bir toplumu Allah nasıl doğru yola iletsin! Allah zalim bir halkı asla doğru yola iletmez. Onların elde edecekleri tek şey, Allah ın, meleklerin ve tüm insanların lanetine uğramak olacaktır. Orada ebedi olarak kalacaklardır; ne azabı hafifletilecektir onların, ne de yüzlerine bakılacaktır. Ancak, daha sonra tövbe edip durumlarını düzeltmiş olanlar bunun dışında tutulacaktır. Çünkü Allah kullarını bağışlar, onlara merhametle muamele eder. Ama tabii ki iman ettikten sonra yeniden inkara yönelip, sonra da inkarlarını iyice artıranların tövbeleri kabul edilmeyecektir. Onlar sapıkların ta kendileridir. (Al-i İmran 3/85-90)
Görüldüğü gibi iman ettikten sonra inkara yönelenlere karşı ne savaş emredilmektedir, ne de görüldükleri yerde öldürmek! Hatta Yüce Allah, tövbe etmeleri halinde tövbelerinin kabul edileceğini bildirmektedir.
Onları bulduğunuz yerde öldürün ifadesinin geçtiği ayetler ise, öncesi ve sonrasıyla okunduğu zaman bambaşka mesajlar vermektedir. Mesela Bakara suresinde; Sizinle savaşanlarla siz de savaşın. … Onları yakaladığınız yerde öldürün (12) şeklinde geçmektedir Nisa suresinde; Kendileriyle aynı duruma düşesiniz diye, kendilerinin inkar ettiği gibi sizin de inkar etmenizi arzuluyorlar. … Yakaladığınız yerde onları öldürün. … Ancak sizinle savaşmak istemeyenlere yahut ne size karşı ne de kendi kavimlerine karşı savaşmak istemediklerinden dolayı içlerinde bir sıkıntı duyarak size gelenlere dokunmayın (13) şeklinde geçmektedir. Tevbe suresinde ise yaptığı anlaşmayı bozan kavimlere karşı yapılması gerekenler anlatılmaktadır. Kısacası bu ayetler dinden dönenin veya kafirin katledilmesini helal kılan ayetler değil, sadece tehdit oluşturanlara karşı tedbir ve tutum öneren ayetlerdir. Bu çerçevede Resulullah da sırf dinden döndükleri için değil, dinden döndükten sonra Müslümanlara savaş açtıkları veya potansiyel tehdit oluşturdukları için Ridde savaşlarına girişmiştir.
2. Muhalefetin fitne ve isyan gibi algılanması ve muhaliflerin şiddet kullanılarak yok edilmesi anlayışına yol açması
Ridde savaşlarının Hz. Ebu Bekir zamanında gerçekleşen kısmı, Resulullah zamanında gerçekleşenlerden farklı olarak, tarih içerisinde şekillenen İslam siyaset düşüncesini bir yönden daha etkilemiştir.
Hz. Ebu Bekir zamanında zekat vermeyi reddeden kabilelere karşı verilen savaş; dinin bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmeyenlerle yapılmış bir savaş görüntüsü vermektedir. Bu ise devletin din ile özdeş hale getirildiği dönemlerde, devletin temsil ettiği görüşe uymayan din anlayışlarının dışlanmasını ve hatta onlara baskı uygulanıp, onlarla savaşılmasını meşrulaştırmıştır.
Hz. Ebu Bekir, zekat vermeyenlere karşı Hz. Ömer in (bir süre zekat almamak şeklindeki) görüşünü uygulayabilirdi. Sonuçta bu da bir seçenekti. Ancak Hz. Ebu Bekir bu meseleyi, devletin sürekliliği noktasında önemli bir sorun olarak görmüş olmalı ki; savaş şeklinde bir siyasi karar verdi. Ne var ki (belki de o gün için haklı gerekçelerle) vermiş olduğu bu siyasi karar, zaman içerisinde muhalefet anlayışının yok olmasına ve gelişmemesine zemin hazırlamıştır. Farklı dinlere ve hayat görüşlerine karşı tahammülü olmayan din anlayışı, farklı İslami görüşlere de kapalı hale gelirken, bu olaylardan da beslenmiştir.
Yöneticinin yeryüzünde Allah ın temsilcisi olarak görülmeye başlanması
Otoritenin din ile özdeş hale gelmesine ve muhalefetin kötü görülmesine hizmet eden bir diğer önemli olay, yöneticinin yeryüzünde Allah ın temsilcisi olarak görülmeye başlanmasıdır. Bu kabulün ortaya çıkmasında dönüm noktası oluşturan olaylardan birisi, Allah ın halifesi kavramının kullanılmaya başlanmasıdır. Bu ise Hz. Osman zamanında gerçekleşmiştir.
Halife kavramını ilk kullanan isim Hz. Ebu Bekir dir. Fakat onun kullanımında kavram özel kutsi bir mana taşımaz. Sadece Resulullah ın ardından gelen anlamında, kendi vakıasını ifade eder. İbn Esir, Nihayetu l-Lügat adlı eserinde şöyle kaydetmiştir:
Arap ın biri Ebu Bekir in yanına gelerek, Sen Resulullah ın halifesi misin? diye sordu. Ebu Bekir, Hayır! dedi. Adam, Öyleyse kimsin? dedi. Ebu Bekir, Ben ondan geriye kalan ve bir işe yaramayan bir şeyim. dedi.(14)
Hz. Ömer halife kavramını kullanmayı istememiştir. Kur an da, insanın yeryüzündeki görevini ifade eden bir kavram olarak kullanılmış olması, onu endişelendirmiştir. İleride yanlış anlaşılır, Yönetici ile Allah arasında bir ilişki kurulur düşüncesiyle, kendisine Emir ül-Mü minin diye hitap edilmesini istemiştir. Nitekim bu konuyla ilgili olarak Suyuti şu diyalogu nakleder.
Ömer halka, Siz müminlersiniz, ben de sizin emirinizim. dedi. Ondan sonra Ömer i Emirü l-Mü minin diye çağırdılar. Oysa daha önce onu, Resulullah ın halifesinin halifesi diye çağırıyorlardı. Ama o zamandan itibaren bunun yerine Emirü l-Mü minin lakabını kullandılar.(15)
Hz. Osman dönemine gelindiğinde ise bir yaklaşım farkının ortaya çıktığı görülür. Üçüncü halife, yönetime ilk geldiği zaman her ne kadar hatalarının düzeltilmesini talep etmişse de, kurduğu bürokrasi ile uyarı mekanizmasının işlemesini engellemiştir. Şikayetler halifeye ulaşmayınca zamanda birikmeye ve soruna dönüşmeye başlamıştır. Nitekim Vali Abdullah b. Sa d ın kötü uygulamalarından iyice bunalan Mısırlılar, Kufeliler ve Basralılarla anlaşarak, seslerini duyurmak için hicretin 35. yılında (Nisan 656) Medine ye doğru harekete geçmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Osman yönetime karşı büyük bir tehlike oluşturan isyancıları uzaklaştırması için Hz. Ali den yardım istemiştir. Hz. Ali nin uyarılara kulak asmadığı şeklindeki sitemli konuşması(16) üzerine Hz. Osman, bu defa kesinlikle sözüne uyacağını söyleyerek onu ikna etmiştir. Hz. Ali de isyancıları ikna etmiş ve Medine den çıkmalarını sağlamıştır. Ne var ki dönüş yolunda isyancılar, Hz. Osman ın kölesini rastlamışlar ve onu yakalamışlardır. Yanında, Mısır valisine yazılmış ve isyancıların önde gelenleri hakkında ölüm fermanı içeren bir mektup(17) bulmuşlardır. Bunun üzerine derhal geri dönmüşlerdir. Hz. Osman böyle bir mektup yazmadığını söylediyse de onları ikna edememiştir. İsyancılar ona, görevini terk etmediği sürece Medine den ayrılmayacaklarını bildirmişlerdir. Halife ise Allah ın giydirdiği elbiseyi kesinlikle çıkarmayacağını söyleyerek teklifi reddetmiştir.(18)
Bu olayın öncesinde, tayin ettiği valilerin kötü uygulamalarından dolayı Hz. Ali nin şikayetlerine maruz kaldığı bir görüşmeden sonra yaptığı konuşmada ise şu ifadeleri kullanmıştır:
Allah a yemin olsun ki, İbn Hattab ı kınamadığınız hususlarda beni kınıyorsunuz. O size ayağıyla tekme vurur, eliyle tokat atar, diliyle gerekeni söylerdi de, sesinizi çıkarmazdınız. Ama ben yumuşak davrandım. Elimi ve dilimi sizden uzak tuttum. Allah a yemin olsun ki, taraftarlarımın sayısı sizden daha çoktur. Çağırırsam hemen gelirler. Bu nedenle bana dil uzatmayın ve valilerimi kötülemeyin. (19)
Görüldüğü gibi Hz. Osman yöneticiliği; ateşten bir gömlek, ağır bir vebal veya taşınabilmesi için toplumun yardımına ihtiyaç duyulacak bir sorumluluk olarak değil, Allah ın giydirdiği bir elbise olarak tanımlamıştır.
Hz. Osman ın bu tanımlamadan ne kastettiği, bilerek isteyerek mi yoksa o an sıkıştığı için mi söylediği bilinemez. Yapılacak tahminler de niyet sorgulaması olur. Ancak kesin olan, bu yaklaşımın yol açtığı sonuçtur. Tarih bize bunu net bir şekilde göstermektedir. Bu yaklaşım tam da Hz. Ömer in çekince duyduğu manayı çağrıştıracak şekilde, yönetici ile Allah arasında irtibat kurulması sürecinin önemli bir köşe noktasını teşkil etmiştir.
Hilafetin saltanata dönüşmesiyle birlikte Muaviye, yönetim ile güç arasında ilişki kurarak, yönetimi eleştirmek veya yöneticiyi değiştirmek isteyenlerin savaşmayı göze almak zorunda olduğunu ilan etmiştir. Medine de yaptığı bir açıklamada bu durumu şöyle ifade etmiştir:
Hükümet işlerini elime aldığım zaman, iktidara gelmiş olmamdan hoşlanmadığınızı bilmiyor değilim. Hatta bu hususta kalbinizdeki kuruntuları da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılıcımın kuvveti ile elde ettim. Devlet işlerini belki istediğiniz gibi yürütemem. Fakat siz de yapabildiğim kadarıyla yetinin. (20)
Güçle elde edilen ve el değiştirmesi için savaş gereken bir makam için, Allah ın halifesi sıfatının ilk defa ne zaman kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. Ancak Emeviler tarafından kullanıldığını gösteren rivayetler bulunmaktadır. Örneğin Haccac, bir cuma namazı hutbesinde Mervan ın yönetimi için şöyle demiştir:
Allah ın halifesi ve onun seçkin kulu Abdülmelik Mervan ı dinleyin ve ona itaat edin! (21)
Bir başka örnekte Cerir, bir şiirinde Ömer b. Abdülaziz i şöyle övmüştür:
Halifetullah ne emredersiniz bize
Size karşı beklemiyoruz evimizde(22)
Abbasiler ise bu geleneği daha da ileri götürmüşlerdir. Me mun döneminde (Miladi 813-833) sikkelerin üzerine Allah ın halifesi tabiri yazılmaya başlanmış, bu sıfat devlet başkanının resmi unvanı haline getirilmiştir.
Yöneticinin kendisini yeryüzünde Allah ın temsilcisi olarak görmesi önemli bir problemdir. Ancak halk tarafından benimsenmediği sürece bunun bir anlam ifade etmeyeceğini de eklememiz gerekir. Ne var ki İslam tarihinde iddia ve benimsenme süreçleri paralel yürümüş, oluşan siyaset teorileri yöneticilerin iddialarını yerleştirecek şekilde gelişmiştir. Günümüze kadar gelen sürece rengini vermiş olan iki güçlü ekol; Şia ve Ehl-i Sünnet, siyaset teorilerini bu çerçevede oluşturmuştur.
İslam siyaset düşüncesinde imamet ve hilafet nazariyelerinin doğuşu
Daha önceki başlıklar altında tartıştığımız tarihi olaylar, İslam düşünce ekollerinden Şia nın siyaset teorisinin oluşmasına direkt katkı yapmış olaylar değildir. Şia, başlangıçta bir muhalefet ekolüdür. Muaviye ye karşı Hz. Ali, Yezid e karşı Hz. Hüseyin ve Hişam bin Abdülmelik e karşı Zeyd bin Ali örneklerinde olduğu gibi, sapmaya karşı red tavrı sergileyen ve başkaldıran bir geleneğe dayanmaktadır. Ne var ki sonradan bu özelliğini yitirmiş, imamet nazariyesi çerçevesinde dogmatik bir düşünceye dönüşmüştür.
Şia, imamet nübüvvetin devamıdır diyerek, peygamberden sonra ortaya çıkacak meşru yönetimlerin Allah tarafından belirlenen imamlarca gerçekleştirilebileceğini savunmuştur. Yani yönetici ile Allah arasında dolaysız bir ilişki kurup bunu iman ilkesi haline getirmiştir. Peygamberlik nasıl temel iman esaslarından birisi ise, onun uzantısı ve devamı olan imamet de, Şia ya göre bir iman esasıdır.
Fakat imamet nazariyesinde şöyle bir incelik yer alır: Peygamberin vefatından sonra imam olarak seçilen kimseler, ilki Hz. Ali olmak üzere on iki kişidir. Bunlar tıpkı peygamberler gibi masum sıfatına sahip olup asla günah işlemezler.(23) Şii imamet anlayışına göre on bir imam tarih sahnesindeki yerlerini almış ve görevlerini yerine getirmişlerdir. On ikinci imam ise Kayıp İmam Mehdi dir. O, insanoğlunun kendisine en fazla ihtiyaç duyduğu bir anda görevlendirilecek ve onun eliyle Müslümanlar zafere ulaştırılacaklardır.
Yine imamet nazariyesine göre Mehdi gelene kadar ortaya çıkacak bütün yönetimler gayri meşrudur. Onlara karşı, hep muhalefet edilmesi gerekir.
Bu siyaset nazariyesiyle birlikte Şia nın; zulümle, haksızlıkla, adaletsizlikle bir işi kalmamıştır. Mehdi nin olmadığı bir ortamda her türlü kötülüğün var olmasını doğal karşılamış ve hatta Mehdi nin gelmesini hızlandırmak için bunların mümkün olduğunca artmasını dileyen mezhepler olmuştur. Mehdi nin zuhuruna kadar kötülük, adaletsizlik ve zulüm ile birlikte yaşamakta bir sakınca görmemiştir.(24) Günün haksızlıklarına dönük bir muhalefet geleneği geliştirmemiştir.
* * *
Ehl-i Sünnet in siyaset teorisi hilafet düşüncesi çerçevesinde oluşmuştur. Hilafet modelinde teorik olarak iktidara muhalefet edilebilir. Ancak hem muhalefetin niteliği, hem de uygulama imkanları çok sınırlıdır. Allah ın temsilcisi olarak görülen halife figürü, iktidara muhalefet etmeyi, Allah a/dine muhalefet etmek boyutuna taşır. Şöyle ki:
Bu düşünceye göre yönetici belirlemek Allah a değil, ümmete gereklidir. Allah ve Peygamberi kimlerin imam olacağı konusunda herhangi bir açıklamada bulunmamış, bunu ümmetin düzenlemesine bırakmıştır. Bu yönüyle imamet nazariyesine göre daha dünyevi, daha ulaşılabilir bir makamdır. Teorik olarak eleştirilebilir, karşı çıkılabilir ve hatta azledilebilir. Kadı Abdulcebbar Şia da imamın masum olması ve hatalarından sorumlu tutulamaması karşısında şunları söylemiştir: Bize göre, ulema ve salihler imamı sorumlu tutar. Onun yanlışlığına dikkat çekerler, yanlışından çevirirler ve kaybettiğini ona hatırlatırlar. Hak yolundan sapınca onu değiştirirler. Fahreddin Razi ise hata yapan imamı sorumlu tutanları sadece ulema ve salihler ile sınırlamamıştır; gerektiren bir durum olduğunda onu azletmeyi, ümmetin hakkı olarak görmüştür: Mademki imamı ümmet seçiyor, öyleyse onu denetlemek, muhasebe etmek ve gerektiğinde görevden almak ve değiştirmek de onun hakkıdır. Bu konuda ne o, ne de diğer görevlileri masum değildir demiştir.(25)
Cuveyni bu konuda şöyle demiştir: Başka bir imam seçme imkanı olur, bu yeni imam için güç ve kudretin gerçekleşmesinde ittifak edilir ve onun için itaat sağlanırsa, görevden alınmak istenen imama karşı durulabilir. Şayet görevden alınan imam ümmetin kararını kabul etmezse, cemaatten ayrılan bağiler muamelesine tabi tutulması caizdir. Ama görevden alınmak istenen imamın uzaklaştırılması, fitne doğmasına, kan dökülmesine, hak ve malların kaybolmasına sebep oluyorsa, imamın fesadından ortaya çıkan zarar ile görevden alınmasından beklenen zarar arasında mukayese yapmak gerekir. Şayet beklenen ortaya çıkandan fazla ise, ortaya çıkan zarara sabretmek, daha hafif olanına katlanmak gerekir. (26) El-İci de bu görüşü desteklemiş ve: Gerektiren bir sebep dolayısıyla ümmet imamı görevden alabilir, şayet fitneye sebep oluyorsa zararların daha hafifine katlanılır (27) demiştir.
Ehl-i Sünnet fıkhına göre halifeyi görevden almanın şartları şunlardır:
1. Halifenin İslâm dan çıkması (mürted olması) ve bunda ısrar etmesi
2. İyileşme ümidi olmayan sürekli deliliğe tutulması
3. Kendini yenen düşmanın eline esir düşmesi ve kurtulma imkanı ve umudunun bulunmaması
Alimlerin görüşlerine ve fıkhi şartlara baktığımızda, Ehl-i Sünnet imamlarının, gerektiği durumlarda halifenin azledilmesi fikrini benimsediğini görmekteyiz. Ancak bununla birlikte imamlar dönem şartlarının etkisiyle otoritenin sürekliliğine daha fazla önem vermiş ve maslahatçı bir tutum takınarak, sessizce reddediş şeklinde isimlendirilebilecek bir tavır geliştirmişlerdir. Bu tavrın gelişmesinde; Sizden bir kötülüğü gören onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu sonuncusu imanın en zayıfıdır hadisinin önemli bir etkisi bulunmaktadır.
Böylece Ehl-i Sünnet imamlarının genel özelliği, diğer fırkaların görüşlerine reddiye dışında siyasetten uzak durmak ve bütün ilgilerini fıkıh ve hadise yöneltmek olmuştur. Hasan Basri Savaş ve ayaklanmalarla sarsılan bir dönemde yaşamıştır. İbnu l Murteda onun hakkında şöyle demiştir: Haccac a karşı, Hasan Basri gibi karşı çıkan yoktu. (28) Fakat onun muhalefeti diliyle hakkı söylemek noktasındadır. Takipçilerine de ayaklanma ve isyanı yasaklamış, sabrı tavsiye etmiştir. Ayaklanma ve isyandan önce kendilerini düzeltmelerini söylemiştir. Abbasi halifesi Mansur un devrinde yaşayan İmamCafer Sadık ve ondan etkilenen öğrencisi İmamMalik de ayaklanmayı yasaklayan ve sabrı yeğleyen görüşlere sahiptirler. Fakat İmam Malik doğruyu ifade etmekten çekinmeyen bir yapıya sahip olmuş nitekim bu sebeple Harun Reşid döneminde dayak bile yemiştir. İmam Şafii, üç özelliği gizleyen kendine haksızlık etmiş olur: Doktordan hastalığı, dosttan ihtiyacı ve imamdan öğüdü diyerek imama öğüt verilmesi gerektiğini ifade etmekle birlikte, ayaklanmayı reddeden ve sabrı yeğleyen tutumu sürdürmüştür. Ahmet b. Hanbel ise Kur an ın mahluk olduğu yönündeki Mu tezile görüşünü kullanarak fetva (Kur an ı yorumlama) gücünü ele geçirmek isteyen(29) Abbasi yöneticilerine karşı çok sert bir duruş sergilemiş olmasına karşın, muhalefetini ayaklanmaya dönüştürmeyi asla düşünmemiştir. Size kalben hoşnutsuzluk göstermeyi, elinizi itaatten çekmemeyi ve Müslümanların birliğini bozmamayı öğütlerim (30) diyerek Ehl-i Sünnet in genel tutumunu sürdürmüştür.

 



Kuran Surelerinin Kimliği

Müzik Dinle

Allah'a çağıran, iyi işler yapan ve ben Allah'a teslim olmuş müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır. (Fussilet 33)

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Hz. Muhammed (S.A)

Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz. ( Cervantes)

Kimler yeni

  • NurT
  • ElestIdota
  • handan kavukçu
  • BerkayGüçlü
  • Damdinceren

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 users ve 2 misafir ziyaretçi çevrimiçi.

İçerik paylaşımı

İçeriği paylaş

Ana Menü

Secondary links

Anket

FİLİSTİN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORMUYUZ?:

En son ağ günlüğü gönderileri