You are hereKİMYA-YI SAADET (MUTLULUĞUN ESASI)

KİMYA-YI SAADET (MUTLULUĞUN ESASI)


By svp7 - Posted on 19 November 2008

Kimya-yı Saadet

DÜNYAYI TANIMAK
Bil ki dünya din yolunun konaklarından bir konak, Allah’a giden yolda bir uğrak ve yolcuların azıklarını almak için çölün başında kurulmuş bir pazardır. Dünya ve ahiret iki halden ibarettir. Ölümden önce olana sana yakın olduğu için dünya denir. Ölümden sonra olana da ahiret denir. Dünyaya gelmekten maksat ahirete azık hazırlamaktır. Çünkü insan başlangıçta basit ve noksan yaratılmıştır. Ancak maddesindeki kabiliyet ile kemal kazanıp meleklik suretini kalbinde nakşetmeye muktedir olur. Böylece Allahu Teala’nın huzuruna layık olur. Bu da onun Allahu Teala’nın cemalini görüp cennet-i ala ve en son saadete kavuşması demektir. İnsan bunun için yaratılmıştır. Ancak basiret gözü açılıp Allahu Teala’nın cemalini idrak etmeye liyakat ve kabiliyet hasıl olmadıkça O’nun cemalini görmek mümkün değildir. Bu derece de ancak marifet ile elde edilebilir. Bu sebepten insan su ve toprak alemine gönderildi ve Allahu Teala’nın acayip işlerini bilmek için Allahu Teala’yı bilmenin anahtarı yapıldı. İnsanın duyguları da Allahu Teala’yı bilmenin anahtarı yapıldı. Duygular da ancak su ve toprak alemine gönderildi ki yolculuk azığını tamamlasın. Kendini ve kainatı bilmekle Allahu Teala’yı tanısın.

İnsanın Dünyadaki İhtiyaçları

Bil ki insanın iki şeye ihtiyacı vardır. Kalbini helak olma sebeplerinden koruyup gıdasını temin etmek. Diğeri de bedenini helak edici şeylerden koruyup gıdasını temin etmektir. Kalbin gıdası Allahu Teala’nın marifeti ve sevgisidir. Çünkü her şeyin gıdası tabiyatının arzuladığı şeydir. Bu onun özelliğidir. Kalbin helak olması da Allahu Teala’dan gayrısının sevgisine dalmakla gerçekleşir. Beden bağlı bulunduğu kalbin arzularını hazırlamak içindir. Çünkü beden fani kalp ise bakidir. Beden ile kalp arasındaki ilişki hacı ile deve arasındaki ilişki gibidir. Hac yolunda deve hacı içindir. Hacı deve için değildir. Ancak hacı ahiret için kabe’ye (Allah şerefini arttırsın) varıncaya kadar devenin yemini ve diğer temin edip deve ile ilgilenmek zorundadır. Kabeye varınca onun sıkıntısından kurtulur. Ancak hacının yolda devesiyle ilgilenmesi lüzumu kadar olmalıdır. Çünkü bütün vaktini onun yem ve diğer ihtiyacını tedarik için harcarsa kafileden geri kalıp helak olur. Bunu gibi eğer insan bütün ömrünü bedenin kuvveti için sarf etse kendi saadetinden mahrum olur.

Dünyada insanın yalnız üç şeye ihtiyacı vardır. Biri yemek, biri elbise, biri de mesken. Kalbin gıdası olan Allah’ın marifeti ne kadar artarsa daha iyi olur. Bedenin gıdası yemek haddinde fazla alınırsa helak sebebi olur. Şehvet yaratılışı icabı haddinde rahat durmayıp daima fazlalık ister. Akıl cevheri şehveti haddi üzerinde istikrarlı tutmak için yaratılmıştır. Şehvetin hududunu belirtmek için peygamberler lisanıyla şeriat gönderilmiştir.
Yemek, elbise ve mesken. Bütün bu anlatılanlar bu üç şey içindir. Bu üç şey de beden içindir. Beden de kalp içindir. Kalp, Allahu Teala içindir. O halde kendini ve Allah’ı unutan insanlar, kendini ve Kabe’yi unutup bütün zamanını deveyi tımar eden hacı gibidir. Demek ki dünyanın hakikati bu anlatılanlardır. Her kim dünya meşgalesini lüzumundan fazla tutarsa dünyayı gereği üzere tanımamış olur. Bu cahilliğinin sebebini rasulullah şöyle buyurur: “Dünyanın sihri Harut Marut sihrinden daha fazladır. Ondan sakının.”
Dünya öyle bir büyücüdür ki dünya işleri başlangıçta kısa görünür. İnsanlar zanneder ki bu dünya işleri artık çoğalmaz. Fakat bazen olur ki dünyanın bir işinden yüz türlü iş meydana çıkar. Ve onun ömrü tamamen o işlerde son bulur. İsa(a.s.) buyurmuştur ki, Dünya isteklisi deniz suyundan içene benzer. Ne kadar içerse o kadar susar. Sonunda ölür de susuzluğu gitmez.

Dünyadaki İyi ve Kötü Şeyler

Dünyadaki her şey kötü değildir. Çünkü dünyada bazı şeyler vardır ki dünyadan değildir. Mesela ilim ve amel dünyada kazanılır fakat dünyadan değildir. Onlar insana arkadaş olup ahirete giderler. İlim insanla aynen kalır. Amel her ne kadar aynı kalmıyorsa da eseri baki kalır. Onun eseri iki kısımdır. Biri kalp cevherinin günahların pasından temiz ve parlak kalmasıdır. Bir de Allahü Teala’nın zikriyle ünsiyet peyda etmesidir ki ibadete devamlı olmaktan kazanılır. Allahu Teala buyurur ki, “Devamlı kalan iyi işler Rabbinin yanında daha hayırlıdır.” (Kehf, 46) ilmin, münacatın ve Allahu Tealayı zikrin zevki bütün zevklerden üstündür.
Kötü olan geçici ve baki olmayan zevklerdir. Geçici olan zevk makbul değildir. Geçici zevklerin dahi tamamı kötü değildir. Çünkü bunlar iki kısımdır. Bir kısmı her ne kadar dünyadan olup öldükten sonra baki kalmıyorsa da ahiret işlerine, ilme, amele ve müminlerin çoğalmasına yardımcı olur. İhtiyaç miktarından fazla olmayacak evlenme, elbise, yemek, mesken gibi. Bunlar ahiret yolunun şartıdır. Her kim ki dünyadan bu kadarıyla kanaat eder ve bunlardan maksadı din yolunda feragat üzere olmaksa o dünya ehlinden olmaz. Demek ki kötü olan dünya gayesi, din işleri olmayıp gaflet ve azgınlık sebebi olan dünyadır. Dünyaya meyledip muhabbet bağlamaya sebep olan şey ahiretten nefret etmeyi amaç etmektir. Bu nedenle rasulullah buyurur ki, “Dünya ve içindekiler lanetlenmiştir. Ancak Allahu Teala’yı ananlar ve buna yardımcı olanlar lanetlenmemiştir. Dünya ve dünyadan maksat bu anlatılanlardır.

GÜZEL AHLAKIN HAKİKATİ
İnsan iki şeyden yaratılmıştır: Biri gözle görülen vücut kısmı, diğeri de gözle görülemeyen ruh kısmıdır. Bu ruh kısmını ancak kalb gözüyle görmek mümkündür. Bildirdiğimiz iki kısımdan her birinin yani vücut ve ruhun bir iyilik tarafları bir de kötülük tarafları vardır. İyilik taraflarına güzel ahlak ve güzel yaratılış denir. Güzel ahlak ruhun görünüşü, güzel yaratılış ise yüz ve vücudun görünüşünden ibarettir. Yalnız gözlerin veya yalnız ağzın güzel olmasıyla yüz güzel olmaz. Diğer organların da güzel ve uyumlu olması gerekir. Bunun gibi kalb ve ruh da ancak şu dört çeşit kuvvetin iyi olmasıyla güzel olur: İlim, öfke, şehvet ve adalet kuvvetleri.

İlim kuvveti: İlim kuvvetinden zekiliği kastediyoruz. İlmin güzelliği, sözlerin doğrusunu yalanından işlerin iyisini kötüsünden ve itikat konusunda hakkı batıldan ayırdetmektir.
Gazap kuvveti: Gazap kuvvetinin iyiliği, şeriatın emrinde olmak ve şeriatın emri ile kalkıp oturmaktır.
Şehvet kuvveti: Şehvet kuvvetinin güzelliği, serkeşlik etmemek, şeriat ve aklın dışına taşmamaktır.
Adalet kuvveti: Adalet kuvvetinin güzelliği, gazap ve şehveti, din ve aklın emri altına almak, ona hakim olmaktır.

Bu kuvvetlerin hepsi birden kötü olunca, her birinden kötü huylar ve çirkin işler meydana gelir. Her birinin kötülüğü iki şekilde olur: Biri haddi aşmak, diğeri de az ve eksik olmakla.
İlim kuvveti haddi aşarsa yaramaz işlerle uğraşır ve her şeyi karıştırmaya başlar. Kendini zeki ve alim zanneder. İlim kuvveti eksik olunca aptallık ve ahmaklık meydana gelir. Eğer dengeli olursa güzel işler, doğru görüşler, sağlam fikirler ve hayırlı düşünceler meydana gelir.
Gazap kuvvetinin haddinden fazla olmasına, tehevvür (korkusuzluk); noksan olmasına yüreksizlik ve cesaretsizlik; orta halde, yani normal olmasına da cesaret denir. Cesaretten lütuf, kerem, yüksek hizmet, hilim (yumuşaklık) tahammül temkin ve buna benzer sıfatlar doğar. Aşırı korkusuzluktan gurur, tahammülsüzlük, tahakküm ve tehlikeli işlerle uğraşmak gibi şeyler; cesaretsizlikten de kendini aşağı görme, çaresizlik, gibi şeyler; cesaretsizlikten de kendini aşağı görme, çaresizlik, yanıp yakılma ve yağcılık yapma meydana gelir.
Şehvet kuvvetinin çok fazla olmasına hırs denir. Hırstan utanmazlık, kötülük, mutsuzluk, pislik, çekememezlik, zenginlerden sıkılma, fakirleri beğenmeme ve bunlara benzer huylar meydana gelir. Şehvet kuvveti eksik olursa umursamama, mertsizlik, donukluk, durgunluk gibi huylar ortaya çıkar. Şehvet kuvvetinin normal olmasına iffet denir. İffetten utanma, kanaat, cömertlik, sabır ve uygunluk oluşur.
Bu sıfatların her birisinin iki ucu var. İki uç ta kötü ve çirkin yalnız ortası güzel ve makbuldür. İki uç arasındaki bu orta yer kıldan daha incedir. Doğru yol budur. İncelik te ahiretteki sırat gibidir. Dünyada bu sırat üzerinde doğru durup ayağı kaymayan, kıyamet gününde de sırat üzerinde rahat yürür. Bunun için Yüce Allah bütün sıfatların ortasını emrediyor ve buyuruyor: "İnfak ettikleri zaman israf etmeyip ve kısmayıp orta halde bulunanlar." (Furkan, 67) Yüce Allah, Peygambere buyuruyor ki: "Hiçbir şey vermeyecek şekilde elini tamamiyle bağlama ve hepsini verip yanında bir şey kalmayacak kadar da açma."
O halde tam güzel ahlaka sahip kimse, anlattığımız sıfatları kendisinde orta halde bulundurandır. Tıpkı güzel bir yüzde, her şeyin düzgün, doğru ve uyumlu olması gibi. Güzel yüzle çirkin yüz arasındaki farkın sonu olmadığı gibi, güzel ahlakla çirkin ahlak arasındaki farkın da sonu yoktur. Güzel ahlakın tam anlamı budur. Güzel ahlakın belki sonsuz çeşidi vardır. Fakat asıl kuvvetleri gazap, ilim, şehvet ve adalettir. Gerisi bu dört esasa bağlı olan dallardır.

Kötü Ahlakın Tedavisi

Kötü ahlakı terketmek isteyen için yalnız bir yol vardır: O da arzu ettiği şeylerin tersini yapmaktır. Zira şehveti, karşı koymaktan başka bir şey yok edemez. Her şey zıddı ile yok olur. Nitekim sıcaklıktan ileri gelen hastalığın ilacı, soğukluktur. Öfkeden meydana gelen hastalığın ilacı da, soğukkanlılık ve sükunettir. Büyüklenmenin ilacı, alçak gönüllülüktür. Cimrilik pisliğinin ilacı da cömertliktir. Bütün huylar böyledir.
O halde iyi işleri adet edinende, güzel ahlak meydana gelir. Şeriatın iyi işleri emretmesinin hikmeti de budur. Zira iyi işler yapmaktan gaye, kalbi çirkin şekilden iyi şekle çevirmektir. İnsanın zorlanarak zamanla adet edindiği her şey, artık onun tabiatı, huyu olur.

O halde Yüce Allah'ı tanımaktan ve O'na itaat etmekten başka şeyi sevenin gönlü hastadır. Nitekim, Yüce Allah, "Kalblerinde hastalık vardır." buyuruyor. (Bakara, 10) Ve yine "Ancak Yüce Allah'a selim kalble gelenler kurtulur." (Şuara , 89) buyuruyor. Vücut hastalığı nasıl bu dünyada insanı ölüme götürüyorsa, kalb hastalığı da öbür dünyada ölüme götürür. Hastanın, arzularına karşı koyarak, doktorun verdiği ilaçları almaktan başka kurtuluş ümidi olmadığı gibi, kalb hastalığının tedavisi için de nefsin isteklerine karşı koyup, şeriat erbabının emrini kabul etmekten başka yol yoktur. Zira insanların kalblerinin doktoru, şeriat erbaplarıdır.

Demek ki güzel ahlakın üç sebebi vardır:
1. Asıl fıtrattandır (yaratılıştandır). Bu, Yüce Allah'ın katıksız ihsanı ile olur. Zira Allah, kulunu güzel ahlak üzere yaratabilir. Örneğin cömert, alçakgönüllü ve terbiyeli yaratır. Böyle insanlar çoktur.
2. Zorlanarak iyi işler yapılır ve adet haline getirilir.
3. Güzel huylu ve iyi işler yapan kimselerle arkadaşlık ederek onun tabiatı elde edilir. Bu güzel tabiatlar edinilirken farkına bile varılmaz.

Yaratılıştan iyi huylu olmak, iyi kimselerle arkadaşlık etmek ve iyi işleri adet haline getirmek şeklindeki bu üç saadete kavuşan, en yüksek dereceye ulaşır. Bedenle yapılan her güzel amelden kalbe bir nur hasıl olur. Bedenle yapılan her kötü amelden de kalpte bir zulmet meydana gelir. Bu itibarla hayır işten doğan nur, saadet tohumu, kötü amelden doğan zulmet, haydutluk tohumudur. Bu alaka dolayısıyla insan bu aleme getirildi ki bedeni alet ve vasıta edinip nefsinde kemal sıfatları elde etsin.

DİN YOLUNUN GEÇİTLERİNDEN MİDENİN İSTEKLERİ
Mide vücudun havuzu, insanın yedi organına giden damarlar da bu havuzdan boşalan ırmaklar gibidir. Bütün arzuların kaynağı midedir. Yemek arzusu, insandaki en kuvvetli arzudur. Bu arzu diğer bütün arzuların aslıdır. Zira insanın kalbi tok olunca evlenme isteği doğar. Midenin isteklerini karşılamak ancak mal ile mümkün olur. Böylece mal düşkünlüğü meydana gelir. Mal da mevki ve şöhretle elde edilir. Böylece mevki ve şöhret hırsı meydana gelir. Mal ve mevkiyi korumak başkalarıyla mücadele etmekle mümkün olur. Böylece insanda kızgınlık, hiddet, düşmanlık, kibir, kin ve kıskançlık sıfatları meydana gelir.
Demek ki mideyi kendi haline bırakmak, bütün günahların temelidir. Onu, arzusundan alıkoyup az yemeği adet edinmek bütün sevapların başıdır.

Az Yemenin Fazileti Ve Sevabı
Peygamberimiz buyuruyor ki: "Açlık ve susuzluk ile nefsinize karşı savaşınız. Zira bunun sevabı, kafirlerle cihad sevabı gibidir. Yüce Allah katında açlık ve susuzluktan daha makbul bir amel yoktur." Yine buyuruyor ki: "Midesini dolduran kimseye melekut alemine çıkmasına yol vermezlerPeygamberimiz buyuruyor ki: "Giyininiz, karnınız yarım doyuncaya kadar yiyiniz ve içiniz. Zira az yemek peygamberlikten bir cüzdür." "Düşünmek ibadetin yarısı, az yemek ise tamamıdır." "Kıyamet gününde Allah katında en üstününüz, devamlı tefekkür edip az yemek yiyendir. Allah katında en sevimsiz olanınız da çok yiyen, çok uyuyan ve çok gülenlerinizdir." Peygamberimiz buyuruyor ki: "Musa (a.s) Yüce Allah ile konuştuğu kırk gün hiçbir şey yemedi."
Sonuç olarak söylenebilir ki, insanların felakete sürüklenmesinin belli başlı sebebi, dünya hırsıdır. Hırsın sebebi ise mide ve fercdir. Fercin sebebi de midedir. Bunların önüne geçmenin yolu yemeği azaltmaktır.

ÖFKE ve ZARARLARI
Öfke kötü bir huydur. Aslı ateştir, yarası da kalpte bulunur. Kaynağı şeytana dayanır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de şeytanın "Beni ateşten, onu (Adem'i) ise topraktan yarattın." dediği buyruluyor. Ateşin yapısı; rahat durmamak, dalgalanmak, hareket etmektir. Toprağın yapısı ise: sakin ve rahat durmaktır. Öyle ise öfkeye kapılan kimse, Adem'den çok şeytanla ilgili olur. Onun için Hz. Ömer, Resulullah'a: "Bana çok kısa ve faydalı bir şey bildirin." dediğinde, Resulullah: "Kızma, cennete girersin." buyurdu. Hz. Ömer ne kadar sorduysa, Resulullah aynı şeyi buyurdu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Sirke balı nasıl bozuyorsa, öfke de imanı öyle bozar."
Rasulullah buyuruyor ki: “Allahu Teala katında yutulan öfke kadar makbul bir yudum yoktur. Öfke yudumunu yutanın kalbini Allahu Teala imanla doldurur.”
Öfke insanoğluna, onu silah edinip kendini zarar veren şeylerden korumak için verilmiştir. Nitekim şehvet de, faydalı şeyleri kendine çekmek için yaratılmıştır. Öyle ise insanın bu iki şeyden kurtulması imkansızdır. Fakat bu iki duygu aşırı derecede olursa zararlı olur. Zira öfke kalbi tutuşturan ateş gibidir. Kalp tutuşunca dumanı beyne gider ve beyni etkileyip akıl ile düşüncenin kararmasına, doğruyu görmemesine sebep olur. Bu çok kötüdür. Bunun içindir ki büyükler "Öfke, aklı giderir." demişlerdir. Öfkenin çok az olması da iyi değildir. Zira harama ve kafirlere karşı sert olmak öfke ile olur. Peygamberimize hitaben, yüce Allah buyuruyor ki, "Kafir ve münafıklarla savaş; onlara sert davran." (Tahrim, 9) Yine yüce Allah ashabı övüyor ve şöyle buyuruyor: "Kafirlere karşı gayet sert, kendi aralarında ise çok merhametlidirler." (Fetih, 29) Bütün bunlar öfke ile olur. O halde öfke, ne aşırı derecede fazla ne de yok denecek kadar az olmalıdır. Orta kararda olup akıl ve dinin emrinde bulunmalıdır.

KISKANÇLIK ve ZARARLARI
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Sizden önceki ümmetlerde meydana geldiği için yok olmalarına sebep olan şey sizde de görünmeye başladı. O, kıskançlık ve düşmanlıktır. Muhammed'in (s.a.v.) ruhu kabz-ı kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, imanınız olmadan cennete giremezsiniz; bir birinizi sevmeden imanınız olmaz. Bunun ne ile elde edildiğini size bildireyim mi? Selamı yaymakla olur. Birbirinize yüksek sesle selam veriniz." Zekeriya(a.s.) diyor ki, Hak Teala buyurdu ki, hasetçi kimse benim düşmanımdır. Zira benim kaza ve kaderime incinir. Gazaba gelir ve benim taksimatımı beğenmez.

İbn-i diyor ki, “Dünya nimeti için hiç kimseye hased etmedim. Zira eğer o kimse cennet ehli ise, cennet nimetleri yanında onun sahip olduğu dünya nimetinin ne önemi vardır? Eğer cehennem ehli ise ona dünyada sahip olduğu nimetin ne faydası vardır? Kendisi ateşe girdikten sonra.”
Kıskançlık, başkasının bir nimete sahip olmasını istememek, veya elinde var olan nimetin yok olmasını istemektir. Bunun için kıskançlık haramdır. Verilmiş olan bir nimetin olmamasını istemek, yüce Allah'ın hükmünü beğenmemektir. Bu da kalbin pisliğinden ileri gelir. Zira sana ulaşmayan bir malın yok olmasını istemek kötü kalplilikten başka bir şey değildir. Başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını istememek fakat kendi için benzerini istemek gıptadır. Dinde ise gıpta iyidir ve hatta farz bile olabilir.

Hasedin (Kıskançlığın) İlacı
Kıskançlık, kalp için çok tehlikeli bir hastalıktır. İlacı da ilim ve amel macunudur.
İlim macunu, kıskançlığın dünya ve ahirette kendisine zarar, kıskandığı kimseye de fayda getirdiğine inanmaktır. Kıskançlık dünyada zararlıdır. Zira devamlı üzüntü ve azaba sebep olur. Çünkü hiçbir vakit geçmez ki birisi bir nimete sahip olmasın. O halde kıskandığı kimse için arzu ettiği üzüntü ve sıkıntıyı kendisi çekmiş olur. İnsanın hoşlanmadığı kimse için, kendini sıkıntı ve kedere sokması kadar büyük bir akılsızlık ve divanelik olamaz.
Ahiretteki azabı ise şu sebeptendir ki Yüce Allah'ın kaza ve kaderine kızmış olur. Yüce Allah'ın ezelde yapmış olduğu taksimatı inkar etmiş olur. Onun tevhidine bundan daha büyük zarar nasıl olur? Ayrıca kıskanç kimse, kıskandığı insana şefkat ve merhamet göstermez. Onun kötülüğünü ister. Böylece şeytana yoldaş olur. Bundan daha büyük talihsizlik var mıdır?
Ameli ilaç, kıskançlığın sebeplerini kalbinden atmak için uğraşmaktır. Zira kıskançlığın sebepleri kibir, kendini beğenme, düşmanlık, şan - şöhret tutkusu ve benzeri şeylerdir. O halde bunların kökünü nefsine karşı savaşarak kalpten söküp atmak gerekir. Kesin ilaç budur. Kalpten sökülüp atılamıyorsa, kıskançlık neyi istiyorsa onun tersi yapılmalıdır. Mesela övmeyi istiyorsa, yermelidir. Nimetin yok olmasını istiyorsa, yardım edip kalması için uğraşmalıdır. Kıskanan kimsenin kıskandığını övmesi, ona önem ve itibar vermesi kadar etkili bir ilaç yoktur. Zira o kimse övgüyü duyunca kalbi hoş olur, aralarındaki düşmanlık kalkar. Nitekim, Yüce Allah buyuruyor ki: "Kötülüğe iyilikle karşılık ver. O zaman görürsün ki aranızda düşmanlık bulunan kimse, şefkatli bir dost olur." (Fussilet, 34)

MAL TOPLAMAK
Bil ki, dünyanın dalları çoktur. Onun dallarından biri mal ve nimet, biri makam ve hürmettir. Bunlar gibi daha birçok dalları vardır. Fakat malın fitnesi büyüktür. Onun en büyük fitne olması ondan kurtuluş çaresi olmamasındandır. Allahü Teala ona akabe(dar geçit) buyurmuştur. Hem de dünyadan daha zor geçit yoktur. Zira dünyanın ihtiyaçları, şehvetleri gibi askerleri vardır. Ahiretin azığı da dünya ile hasıl olur. Zira yiyecek, giyecek ve meskenden kurtulma çaresi yoktur. Bunlar da malın ta kendisidir. Mal ile elde edilen şeylerdir. Bu itibarla bunlardan vazgeçme çaresi yoktur. Onları elde etmeden selamet bulmak da müşgüldür. Eğer dünyalık olmasa fakir düşüp, Allah korusun, küfre düşme korkusu olur. Dünyalık olursa zenginlik olup azgınlık ve dalalet ihtimali olur.
Yüce Allah buyuruyor ki, "Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ın zikrinden alıkoymasın. Böyle yapanlar ziyan etmişlerdir." (Münafikun, 9) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Mevki ve mal sevgisi, kalpte nifakı, suyun toprakta tere otunu büyüttüğü gibi büyütür." Yine buyuruyor ki, "İki aç kurt, bir sürü koyuna, mal ve mevki sevgisinin bir müslümanın dinine yaptığı zarar kadar zarar vermez." Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Dünyayı, dünyayı sevenlere bırakınız. Zira ihtiyacından fazlası dünyalığa sahip olmak isteyen, kendi felaketi için çalışmış olur."

Mal ve para her ne kadar kötülenmişse de, bazı sebeplerden dolayı övülmüştür. Zira onda kötülük olduğu gibi iyilik de vardır. Onun için Yüce Allah ondan hayır diye bahsetmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Fakirlik küfre götürebilir." Fakir insan, kendisi çaresizlik ve ihtiyaç içinde iken dünyadaki çeşitli nimetleri görünce, şeytana uyup şöyle der, "Yüce Allah'ın bu yaptığı adalete insafa sığar mı? Bu ne biçim rızık bölümüdür? Zalim ve fasıka, sayısını bilemeyecekleri kadar mal verirken, bir zavallıyı da açlıktan öldürüp bir gümüş dirhem vermez.
Malın övgüye değer olmasının nedenlerinden biri de, ahiret saadetine vesile olan üç şeyden biri olmasıdır. Ahiret saadetine üç şeyle uğraşmak mümkündür. Birincisi, kalptedir; ilim ve güzel ahlak gibi. İkincisi, vücuttadır; sağlık ve selamet gibi. Üçüncüsü de vücudun dışındadır; gereken miktarda mala sahip olmak gibi. Yüce Allah'ı bilmek bütün saadetlerin başıdır. Bu saadete kavuşmak için gerektiği kadar dünya malına sahip olan kimse övgüye değer. Gerektiğinden fazla mala sahip olmak felaket getirir. Övülen miktar, ihtiyaç miktarı kadar mala sahip olmaktır.
Bunun için Resûlüllah buyurur ki, «Ya Rabbi, âl-i Muhammed'in malını kifayet miktarı eyle.» Zira kifayet miktarından fazla olan mal¬dan helak kokusu gelir. Kifayet miktarından eksik olandan da küfür kokusu gelir.

AÇGÖZLÜLÜK, HIRS ve KANAAT
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa doymayıp bir üçüncüsünü daha ister. İnsanoğlunun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz." Yine buyuruyor ki, "İnsanoğlunda her şey yaşlanır fakat şu iki şey yaşlanmaz: Biri uzun yaşama ümidi, diğeri de dünya sevgisidir.", "Mutlu insan, kendisine doğru yol gösterilip, kifayet miktarı mal verilince, onunla kanaat eden kimsedir.", "Şüpheli şeylerden sakınınız ki, insanların en çok ibadet edeni siz olasınız. Sahip olduğunuz şeye kanaat ediniz ki, insanların en çok şükredeni siz olasınız. Kendiniz için istediklerinizi, başkaları için de isteyiniz ki, tam mü'min olasınız."
Musa (a.s.) "Ya Rabbi, kullarının en zengini hangisidir?" diye sordu. Yüce Allah, "Verdiğimle kanaat eden kimsedir." buyurdu. İbn-i Mesud diyor ki, "Her gün bir melek şöyle çağırır: "Ey insanoğlu! Sana yeten az bir şey, sana Allah'ı unutturan çok şeyden daha hayırlıdır." Hadiste, “Allah buyurur ki, ey insanoğlu, eğer bütün dünyayı sana versem senin ondan nasibin yiyeceğinden fazla olamaz. O halde yiyeceğinden fazla vermeyip fazlasının hesabını başkasına yüklersem sana yaptığım bu iyilik ve ihsandan daha büyük iyilik ve ihsan olur mu?” buyrulmaktadır.

CÖMERTLİK VE CİMRİLİK
Malı olmayan kimse hırslı değil, kanaat sahibi olmalıdır. Malı olan kimse ise cimri değil, cömert olmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Cömertlik cennette bir ağaçtır. Cömert olan kimse o ağacın bir dalına tutunmuştur. O dal onu Cennete götürür. Cimrilik de cehennemde bir ağaçtır. Cimriyi cehenneme çeker.", "Yüce Allah cimri ve kötü huylu bir veli yaratmamıştır.", "Yüce Allah cömerdin günahlarını affeder, darda kaldığı zaman da ona yardım eder.", "Cömert ve geniş kalpli kimsenin yemeği şifadır. Cimri olan kimsenin yemeği de hastalıktır.", "Cömert insan Yüce Allah'a yakındır, Cennete yakındır, insanlara yakındır ve Cehennemden uzaktır. Cimri olan kimse Allah'tan uzaktır, Cennetten uzaktır, insanlardan uzaktır ve Cehenneme yakındır.", "Yüce Allah cahil cömerdi, cimri abidden daha çok sever. Hastalıkların en kötüsü cimrilik hastalığıdır."

Yüce Allah buyuruyor ki, "Kendini cimrilikten koruyan kurtuldu." (Haşr, 9) Yüce Allah buyuruyor ki, "Allah'ın kendilerine verdiği şeyde cimrilik edenler, sakın bunu kendileri için hayırlı bir iş sanmasınlar. Aksine bu, kendileri için bir şerdir. Onların cimriliğini yaptıkları şeyler, kıyamet günü boyunlarına halka olarak geçecek." (Al-i İmran, 18O) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Cimrilikten uzak olunuz. Sizden önceki toplumlar cimrilik yüzünden yok olmuşlardır. Cimrilik onları o dereceye getirdi ki, kan döktüler, helali haramdan ayırmadılar." Yine buyuruyor ki, "Üç şey insanı yokluğa sürükler: Cimriliğe uymak, onun emrettiklerini yapmak. Boş arzular peşinde koşmak. Kendini beğenmek."

İSAR (Başkasını Kendine Tercih Etmek )
İsar'ın derecesi, cömertlikten daha büyüktür. Zira cömert kendine lazım olmayanı, ihtiyacından fazla olan şeyi verir. İsar ise kendisi için lazım olan bir şeyi başkasına vermektir. Cömertliğin en üstün derecesi budur. Cimriliğin en aşağı derecesi ise, muhtaç olduğu şeyi, kendinden bile esirgemektir. Mesela hasta olduğu halde, kendini tedavi ettirmez. Çok arzuladığı bir şeyi, kendi malını verip almaz da başkasının ona vermesini bekler. İsar'ın sevabı çok büyüktür. Yüce Allah Ensar toplumunu bunun için övüyor ve şöyle buyuruyor: "Kendilerinin ihtiyacı olsa da, başkalarını kendilerine tercih ederler." (Haşr, 9)

MAKAM VE ŞÖHRET
Bil ki makam ve itibar da mal gibidir. Nasıl ki mal tamamen kötü değildir. Belki kifayet miktarı ahiret yolculuğunun azığıdır. Kalbin darlığına sebep olacak kadar çok miktarı ahiret yolunu keser. Makam da bunun gibi kifayet miktarı olursa zarar etmez, belki faydalıdır. Zira insana hizmet edecek hizmetçi lazımdır. Yardım edecek yoldaş gereklidir. Zalimlerin şerrini defetmek için destek olacak bir sultan zaruridir. O halde insanın bunların yanında itibarlı olması gerekir ki kalp huzuru temin edilsin. Bu maksat hasıl olacak kadar makam istemek doğru olur.

Mevki ve şöhret sevgisine yakalanan kalp hasta demektir. Bu sevgi de mal sevgisi gibi sahibini ikiyüzlülüğe, bozgunculuğa, yalana, hileye, düşmanlığa, kıskançlığa ve bencillik gibi günahlara iter. Hatta mevki ve şöhret hastalığı, mala tutulma hastalığından daha tehlikelidir. Zira insanın yaradılışında daha çok vardır.
Bir kimse mal ve itibarı dinin selametine vesile olacak kadar kazanıp dinin selametine lazım olan dereceden fazlasını istemezse o kimse hasta değildir. Zira hakikatte o mal ve itibar değil belki din yolunda ilerlemek için kalp rahatlığı istemiş olur. Zira makam ve itibara gönül veren kimsenin kalbinden Hak Teala’nın sevgisi gider. Hak Teala’nın sevgisinden başka bir şeyi kalbine hakim olarak öbür dünyaya gidenin azabı büyük olur.

RİYA (İKİYÜZLÜLÜK)
Yüce Allah'a yapılan taat ve ibadetlerde ikiyüzlülük yapmak, büyük günahlardan olup yüce Allah'a eş koşmaya yakın bir şeydir. İbadet sahibinin yaptığı ibadetlerin başkası tarafından görülmesi ve zahid tanınmayı arzu etmesi kadar büyük bir günah yoktur. Başkaları görsün de kendisini iyi bilsinler diye yapılan ibadet hak için değil, halk için olur. İbadet, hem başkaları iyi bilsin diye, hem de hak için olursa şirk olur. Zira başkalarını da yüce Allah'a ortak etmiş sayılır. Oysa yüce Allah buyuruyor ki: "Allah'a kavuşmayı umanlar, yararlı işler yapsın ve Rabbine ibadette ortak koşmasın." (Kehf, 110) yüce Allah buyuruyor ki: "Başkalarını aldatmak niyetiyle namaz kılanların vay haline!" Raulullah buyurdu ki, “Ümmetim için küçük şirkten korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmam.” Küçük şirk nedir ya Rasulullah? dediklerinde, “Küçük şirk riyadır.”

KİBİR ve ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK
Kibir, yani, kendini büyük görmek, kötü bir huydur. Aslında Yüce Allah ile düşmanlık yapmaktır. Zira büyüklük yalnız yüce Allah'a mahsustur. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de cebbar ve mütekebbirler (gururlular) çok kötülenmiştir. Yüce Allah buyuruyor ki:"Allah bütün cebbar ve gururluların kalbini mühürler." (Müminun, 35), Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Kalbinde bir kabarcık veya hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete girmez."
Süleyman (a.s.) buyurur ki, “Bulunduğu müddetçe hiçbir ibadetin faydası olmayan günah kibirdir.” Yine buyurur ki, “Bir defa bir kimse tekebbürle salınıp kendi elbisesine böbürlenerek baktı. Hak Teala onu yerin dibine batırdı. Kıyamete kadar batmaktadır.”
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Alçakgönüllü olduğu halde, Yüce Allah'ın şerefini artırmadığı kimse yoktur.", "Acizliğinden değil de, bile bile alçakgönüllü davranana; helalden kazandığı malı sadaka verene; çaresizlere acıyana ve gerçek alimlerle oturup kalkanlara saadetler, müjdeler olsun."
Kibir çok kötü bir huydur. Kalbin ahlakındandır fakat etkisi dışta olur. Kibrin aslı, kendini başkalarından üstün görmek, iyi bilmek ve kalben bundan sevinç duymaktır. Kalpte meydana gelen bu sevinç ve neşe havasına kibir denir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Kibir havasından Allah'a sığınırım." Bir kimsede kibir havası meydana gelince, başkalarını aşağı görür ve onlara hizmetçi gözüyle bakmaya başlar. Öyle ki, bazen onları hizmetine bile layık görmez. Nitekim devlet başkanları herkesi işlerine layık görmezler. Ancak uygun gördüklerini hizmetlerine alırlar. Bu, kendini Yüce Allah'tan bile yüksek görmek derecesinde büyük bir kibirdir. Zira Yüce Allah, herkesi kulluğuna ve kendisine secdeye kabul etmektedir.
Peygamber (s.a.v.)'e: "Mütekebbir kimdir?" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Hakka boyun eğmeyen ve insanlara hakaret gözüyle bakan kimsedir." Kibir kul ile Allah arasında büyük bir perdedir. Bütün kötü huylar bundan doğar. İnsanı bütün iyi huylardan uzaklaştırır.

UCUB (Kendini Beğenmek)
Ucub (kendini beğenmişlik) de kötü bir ahlaktır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Üç şey insanı felakete götürür: Cimrilik, Nefsine uymak, Ucub (kendini beğenmişlik.)" Yine buyuruyor ki: "Günah işleseniz de, sizin günahtan daha beter olan bir işi yapmanızdan korkarım: O da kendini beğenmişliktir." Bişir bin Mansur bir gün gayet fazla namaz kıldı. Bir kimse onun ibadetine bakıp taaccüp etti. Bişr selam verince, “Ey delikanlı, taaccüp etme. Şeytanın ne kadar ibadet ettiğini ve sonunun ne olduğunu bilirsin.” dedi.
Bil ki, kendini beğenmişlik insanı birçok felakete sürükler. Bunların en önemlisi olan kibir kendini beğenmekten meydana gelir..

GAFLET ve DALALET
Din yolundaki engeller şunlardır: Makam ve itibar, mal ve servet, mide ve cinsi arzular. Güçsüz insan bu geçitlerden birisini aşar, ikincisine takılır veya ikinciyi de aşar, üçüncüsüne takılır. Böylece bütün geçitleri aşamadığı için gayesine kavuşamaz.
İnsanların çoğu gafletten dolayı Allah'tan uzak kalmıştır. Belki insanların yüzde doksan dokuzu bu durumdadır. Gafletin anlamı, ahiret işlerinden habersiz olmak, onu hatırlamamaktır. Eğer haberdar olsalardı, kusur yapmazlardı. Zira insan yaratılışında sıkıntılara katlanmak pahasına da olsa, tehlikelerden kaçınma eğilimi vardır. Bu tehlikeler de ya Peygamberlerden, ya onların varisleri olan alimlerden öğrenilir. Yol başında uyuyakalan yolcunun kurtuluşu, ancak şefkatli ve uyanık bir kimsenin yetişip onu uyandırmasıyla mümkün olur. O şefkatli kimseler de Peygamberler ve onların vekilleri olan alimlerdir. Bütün Peygamberler, gaflet uykusunda bulunanları uyandırmak için gönderilmişlerdir. Yüce Allah buyuruyor ki:"Artık kim azgınlık edip kafir olursa, (ahiret yerine) dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz ki cehennem öyle kimselerin varacağı yerdir. Fakat kim Rabbinin azametinden kendini, nefsi ve şehevi arzularından alıkoymuşsa, mutlaka onun varacağı yer cennet olacaktır." (Naziat, 37-41)

SABIR ve ŞÜKÜR
İman iki şeyden meydana gelmiştir. Biri ilim (bilmek) hali diğeri de amel hali'dir. Ameli sabırsız elde etmek mümkün değildir. Onun için sabır, imanın yarısıdır. Sabır iki cins şeyden meydana gelir. Şehvete sabretmek. Öfkeye sabretmek. Şehvete oruç tutarak sabredilir. Bu itibarla oruç sabrın yarısıdır. Mü'minin ameli sıkıntılara sabır ve nimete şükürdür. Bu sebepten de sabır imanın yarısıdır. Fakat sabır daha zordur. Bu itibarla sabır imanın tamamı olur. Nitekim Resulullah "İman sabırdır." buyurdu. Yani imanın en zor olan kısmı sabırdır.Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Yemek yiyip şükredenin derecesi, oruç tutup sabredenin derecesi gibidir." Para biriktirmeyi menetmek hakkındaki "Gümüş ve altını hazineye koyup saklayanlar..." ayet-i celilesi gelince Hz. Ömer "Öyleyse ne toplayalım?" dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah'ı zikreden dil, şükreden kalp ve mümine bir hanım." İnançlı bir hanım, kalbin rahat ve huzurlu olmasına yardımcı olur. Şükür de ancak bu kalp ile yapılabilir.
Şükrün ilmi, sana ulaşan her şeyin Yüce Allah'tan olduğunu, onda kimsenin ortaklığı olmadığını kesin olarak bilmektir. Sebepler arasında başka biri veya başka bir şey görüldüğü sürece şükür tamam olmaz. Zira padişahtan aldığın bir bağışta, vezirin yardım ve aracılığını görürsen, bütün teşekkürünü padişaha karşı olmaz. Belki bir kısmı vezir için olur. Bunun gibi nimeti yağmurdan, yağmuru da buluttun bilirsen, denizde kurtuluşu rüzgarın uygun esmesine bağlarsan, şükür tam olmaz. Ama bütün bunları Yüce Allah'ın kudretine bağlı bilirsen şükre noksanlık gelmez. Bir insandan gelen nimeti de aslında gönderen Allah'tır. Ve Allah verdiğin şeyin karşılığında bir gaye gütmez. Bütün insanların, Padişahının Allah olduğu bir hazine müdürü durumunda oldukları ve padişahın emirlerine karşı gelme gücünü taşıyamadıkları düşünülürse ve inanılırsa şükredilebilir. Belki bunu bilmek şükrün ta kendisidir.

Yüce Allah'ın verdiği nimeti, O'nun rızasına uygun yerde harcamak şükür, sevmediği yerde kullanmak ise nimete küfürdür. Allah'ın rızasına uygun olan ve olmayan her şeyi bilmek ancak şeriatı bilmekle mümkün olur. Her nimet, Allah'ın sevdiği yerlerde harcanmalıdır.
Mesela göz iki şey için yaratılmıştır. Biri insanın bu dünyada kendi işler için gezip dolaşması. Diğeri de Yüce Allah'ın acaip işlerine bakıp büyüklüğü ve gücünü anlaması için, onunla acaip işlere bakmaz da, namahreme bakarsa, göz nimetinde küfür etmiş olur.
Yüce Allah eli, işlerini görmek, yemek yemek, onunla yıkanıp temizlenmek ve bunlara benzer işler için yaratmıştır. Onunla günah işleyince nimete küfür olur. Boş yere bir ağacın dalını kırmak veya gereksiz yere bir çiçeği koparmak el ve ağaç nimetini bozmak demektir. İhtiyaç için olunca nimete küfür değildir. Ancak başkasına ait ağacın dalını kırmak, ihtiyaç için olsa bile yine nimete küfürdür.

KORKU ve RECA(Ümit)
Din yolunda ilerleyenler için korku ve ümit iki kanat gibidir: Bütün beğenilen makamlara bunlarla ulaşılır. Zira Yüce Allah'a kavuşmayı engelleyen geçitler çok yüksektir. Gerçek bir ümit ve Yüce Allah'ı görmekten lezzet alan bir göz olmadıkça bu geçitler aşılmaz. İnsana cehennem yoluna sürükleyici şehvet ve arzular galiptir. Çok aldatıcı olan bu arzular onu sürükleyip götürmektedir. Tuzağı da çok kuvvetlidir; düşeni yakalar ve kolay kolay bırakmaz. İnsanı bundan sakındıran şey ise kalbe korkunun hakim olmasıdır. Onun için korku ve ümidin fazileti büyüktür. Ümit, kulu Allah tarafına çeken bir yular, korku da sür'ati sağlayan bir kamçı gibidir.
Peygamberimiz(s.a.v) buyurdu ki, Allahü Teala buyurur ki, “Ben kulumun zannetiği gibiyim. Onlara de ki istekleri gibi zannetsinler.” Yine buyurdu ki, “Kul günah işleyip de istiğfar edince Allah(c.c.) der ki, ey benim meleklerim, bakın benim kulum günah işlemiştir. Fakat havf ile reca arasındadır. Ve günahı ile onu muahaze edecek veya günahını bağışlayacak bir mevlası olduğunu bilir. Sizler şahit olun, onu bağışladım. Yine buyurdu ki, Allah(c.c.) der ki, Eğer kulum gök dolusu günah işlese de bana istiğfar edip af umarsa onu bağışlarım ve eğer kulumun yer dolusu günahı olsa benim de yer dolusu rahmetim vardır.
Allah'tan korkmak büyük makamlardandır. Üstünlüğü, sebep ve neticelerine bağlıdır. Sebebi ilim ve bilinçtir. Bunun için, yüce Allah buyuruyor ki: "Allah'tan ancak alim kulları korkar." Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Hikmetin başı Allah korkusudur." Allah'tan korkmanın semeresi iffet, yasaklardan kaçınma ve takvadır. Bunların hepsi saadet tohumudur. Zira arzu ve şehvetlere karşı koyup sıkıntıya sabretmeyince, ahiret yolunda ilerlemek mümkün olmaz. Arzu ve şehvetlere de hiçbir şey korku kadar mani olamaz.
Bunun için Yüce Allah kendisinden korkanlara hidayet, rahmet ilim ve rızayı üç ayette topladı. Yüce Allah buyuruyor ki: "Hidayet ve rahmet, Allah için günahlardan kaçanlaradır." "Allah'tan ancak alim kulları korkar." (Fatır, 28) Yüce Allah buyuruyor ki: "Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar." (Beyyine, 37)

FAKİRLİK VE ZÜHD
Bil ki, sabreden fakirin mi, yoksa şükreden zenginin mi üstün olduğu hususunda ihtilaf vardır. Doğrusu, sabreden fakir, şükreden zenginden üstündür. Bütün hadis-i şerifler bunu gösteriyor. Ama işin aslını bilmek gerekirse, gerçek şudur: İnsanı Yüce Allah'ı anmaktan ve onu sevmekten alıkoyan her şey kötüdür. Bazı kimseler için fakirlik, bazıları için de zenginlik Allah'ı anmalarına mani olur. En iyi yol, yeteri kadar malın olması, hiç olmamasından daha iyidir. Zira kifayet miktarı mal, dünyalıktan sayılmaz. Belki ahiret azığıdır. Bunun için, Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:"Ya Rabbi, Muhammed ailesine yeteri kadar rızık ver." Yeterli miktardan fazla malın olmaması daha iyidir. Hırs ve kanaatte fakir ile zenginin hali birdir. Haris olduktan sonra ister fakir, ister zengin olsun, mala bağlanıp onunla meşgul olur. Ama fakirin insanlık sıfatları aşınır, zayıflar ve çektiği sıkıntılardan dolayı dünyadan soğur. Dünya onun için giderek zindan olur. Fakir bu durumu sevmese bile, ölüm zamanında kalbi dünyaya az ilgi duyar.
Zengin olanlar ise dünyadan tat almışlardır. Onunla bütünleşmiş, içli dışlı olmuştur. Ölüm anında ondan ayrılması çok güç olur. Bu bakımdan zengin ile fakirin kalbi arasında büyük fark vardır. İbadet ve Allah'a yalvarma esnasında fakirin bulduğu hali zengin hiçbir zaman bulamaz. Zira zenginin zikri dil ucuyla olur ve kalp tam lezzet alamaz. Gönül yaralı ve kırık olup eziyet ve sıkıntı çekmeden zikrin lezzeti onun içine sirayet etmez.

NİYET ve İHLAS
Bil ki, basiretli kimseler(kesin görüş sahipleri), bilir ki, Bütün insanlar helak olmuştur, alimler hariç. Bütün alimler de helak olmuştur, ibadet eden alimler hariç. Bütün ibadet edenler de helak olmuştur, ihlasla ibadet edenler hariç. İhlaslılar da büyük tehlikededir. O halde ihlassız zahmetler boşunadır.

Bütün işlerin esası niyettir. Yüce Allah da yapılanları değerlendirirken niyete bakar. Bunun için, Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Yüce Allah sizin malınıza ve görüntünüze bakmaz, kalbinize ve halinize bakar." Kalpten kastedilen şey niyettir. Yine buyuruyor ki: "Bütün ameller niyete göredir; herkese ibadetinin karşılığı niyetine göre verilir. Allah için yola çıkanın (kendi vatanını bırakıp gurbete çıkan veya hacca gidenin) göçü Allah için olur. Bir malı kazanmak veya bir kadın ile evlenmek için yola çıkanın göçü Allah için olmaz belki isteği ne ise onun için olur.", "Benim ümmetimin şehitlerinin çoğu yastık ve yatakta ölür.", "Kulun çok güzel amelleri olur. Melekler onları Allah'a sunduklarında, Yüce Allah meleklere, "o amelleri onun defterinden silin. Zira o o amelleri benim için yapmadı. Şu amelleri onun defterine yazın" diye emreder. Melekler "Ya Rabbi, o amelleri yapmadı" dediklerinde Yüce Allah şöyle buyurur: "Evet yapmadı, fakat yapmaya niyetlendi." Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Dünyada malını şeriatın emrettiği işlere harcayan kimse ile, onu görüp de kalbinden "benim de malım olsa bu hayırlı işlere harcardım" diyen kimse aynı sevabı alırlar. Şeriata göre malını harcamayan kimse ile onu görüp de "malım olsaydı ben de öyle yapardım" diyen kimsenin günahı aynı olur."

Bil ki Allahü Teala buyurur, “İnsanlar dinde Allah’a ihlaslı olarak ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. “ (Beyine, 5) yine buyurdu ki, “Din halisen Allah içindir.” (Zümer, 3)
İhlastan daha zor şey olmaz, demişler. Eğer insan bütün ömründe ihlaslı bir adım atsa kurtuluşu umulur. O halde çare şudur ki kalbi dünya arzusundan kesip sadece Allah’ın sevgisine vermektir. Tıpkı her ne yaparsa sevgilisi için yapan aşık gibi. O halde yemek yemesi yahut helaya gitmesi de ihlaslı olabilir. Eğer biraz dünya sevgisi galip olursa namazında orucunda ihlaslı olmak zor olur. Zira bütün ameller kalp sıfatını alır. Kalp ne tarafa eğilirse ameller de o tarafa eğilir. Makam mevki sevdasında olan kimse onun teveccühü insanlara olur. Sabahleyin yüzünü yıkayıp elbisesini giymesi insanlar için olur.

TEFEKKÜR

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır." Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde insana işlerin sonunu düşünmek ve her şeye ibretle bakmak emredilmiştir. Bütün bunlar tefekkürle olur.
Bir saati bir yıllık ibadetten üstün olan tefekkürün derecesi çok büyük olur. İbn-i Abbas diyor ki: "Bir grup insan Yüce Allah'ın zatını düşünüyorlardı. Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Allah'ın yarattığı şeyleri düşünün, zatını düşünmeyin. Zira buna dayanamazsınız." Hz. Aişe anlatıyor: "Resulullah namaz kılarken ağladı. "Ya Resulullah, niçin ağlıyorsun, Senin her şeyin affedilmiş" dedim. Şöyle buyurdu: "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün ard arda gelmesinde, akıllı kimseler için ayetler, işaretler vardır." (Al-i İmran, 190) Ayet-i celilesi bana indirilmiş iken nasıl ağlamam." Ondan sonra buyurdu ki, “Bu ayet-i kerimeyi okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun.”

TEVHİD VE TEVEKKÜL
Allahu Teala sevdiği kulunu sıkıntı ve bela ile uyandırır. Bunun için denilmiştir ki mümin üç şeyden boş olmaz. Fakirlikten, hastalıktan ve zilletten. Hadiste gelmiştir ki, “Allahü teala buyurur ki, fakirlik benim kemendimdir. Hastalık benim zindanımdır. Bunlara sevdiklerimi sokarım.” O halde sağlığı günah işlemesine sebep olan kimsenin sıhhati ve afiyeti aslında hastalıktadır. Kul, Allah’tan gelen her şeye rıza göstermelidir.

ALLAH'IN KAZASINA RIZA GÖSTERMEK
Bil ki Allahü Teala’nın kazasına rıza göstermek çok yüksek bir makamdır. Onun üstünde başka bir makam yoktur. Zira Allah’ın sevgisi en güzide makamdır. Rıza ise sevginin semeresidir. Ama her sevginin değil belki tam olan sevginin semeresidir. Onun için rasulullah buyurdu ki, “Allahü Teala’nın kazasına rıza göstermek Allah’a açılan en büyük kapıdır.
Davud(a.s.)a vahiy geldi ki, ey Davud, velilerimin dünya üzüntüsüyle ne işi vardır. Dünya üzüntüsü benim münacatımın lezzetini onların kalbinden götürür. Ey Davud, ben dünya için üzülmeyen ve dünyadan hiçbir şeye gönül bağlamayan dostlarımı severim. Abdülaziz bin Ebu Revad diyor ki: "Hüner, sirke ile arpa ekmeği yemek, aba giymekte değil, kazaya rızadadır."

ÖLÜM VE ÖTESİ
Hamd, Allah’a mahsustur. Öyle ise, ben, O'na hakkıyla hamd ederim. O; ölüm kılıcı ile zalimlerin boynunu, hak adalet bilmeyen şımarık, kibir ve gurur içinde yolunu kaybetmiş, batıla sapmış sapıkların belini kırdı. Onları zelil ve perişan ederek arzularını boşa çıkardı. O kimseler, ölümden nefret eder, ölümle karşı karşıya gelmeyi asla istemezlerdi. Zalim olan kimselere Allah-ü Teala'nın vaad ettiği ölüm geldi. Ölüm, onların bel kemiğini kırıp hayatlarını söndürerek bedenlerini yere serdi. Saraylardan indirerek, mezarlara, evlerinin aydınlığından kabrin karanlığına, hanımlariyle oynaşmaktan kurtların ve böceklerin arasına, yeryüzündeki şımartıcı dünya servetleriyle buldukları zevk ve sefalarından yer altında inleyip kıvranmaya, dost ve ahbapları ile sürdükleri neşe ve mutluluktan mezarda yalnızlık ızdırabına, yumuşak, ipekli yatakların üzerinde yaslanıp yatmaktan taşlı sert toprağa intikal ettirdi.
Enes(r.a.) der ki, “Rasulullah buyurdu ki, ya Enes ölümü hatırlamayı bırakma. Çünkü o seni dünyadan uzaklaştırıp zahid yapar. Günahlara kefaret olur. Rasulullah gene buyurdu ki, “İnsanlara nasihat olarak ölüm kafidir.” Ashab-ı Kiram, rasulullah’ın huzurunda bir kimseyi çok övdüler. Rasulullah onun kalbindeki ölüm endişesini nasıl anladınız? buyurdu. Onlar biz onun ölümden bahsettiğini duymadık dediler. Rasulullah, “O halde o kimse sizin sandığınız gibi değildir.” buyurdu.

KISA EMEL ve UZUN EMEL
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Sizin için çok korktuğum iki huy vardır. Bunlar da nefsinizin arzularına uymak ve uzun emeldir. Nefsin arzularına uymak, insanı Hak'tan alıkoyar. Uzun emel ise, dünya sevgisinden ileri gelir. Allah-ü Teala dünyayı dilediğine verir. Hem sevdiğine hem de düşman olduğuna. Fakat bir kulunu sevdiği zaman, mutlak surette ona imanı nasip eder. Simdi iyi biliniz ki, dünya arkasını çevirdi, gitmek üzere. Ahiret ise bize önünü çevirmektedir. Şunu da iyi biliniz ki, amel gününde hesabınız olmayacağı gibi, hesap gününde de amelinizin olmayacağından korkulur."
Bil ki kalbinde uzun yaşamak fikri olan kişi din ve ahiret için bir şey yapmaz. Zira kendi kendine der ki bu kadar ömrün vardır. İstediğin zaman tevbe etmek mümkündür. Biraz rahatına bak huzur bul. Ama ölümünü yakın bilirse her zaman onun hazırlığı ile meşgul olur. Bu ise bütün saadetlerin temelidir. Rasulullah, İbn-i Ömer’e buyurur ki, “Sabahleyin kalkınca akşama kadar sağ kalacağını, akşam olunca da sabaha kadar sağ kalacağını söyleme. Hayatta iken ahiret azığını hazırlamaya bak. Çünkü yarın Hakk’ın huzuruna vardığında ne isimle çağrılacağını bilemezsin.
Uzun emelin iki sebebi vardır. Biri cehalet, diğeri ise dünya sevgisidir.
Dünya Sevgisi: İnsanoğlu, dünya ile dünyanın şehvet ve zevkleri ile münasebet kurup onunla ilgilendiği vakit, dünyadan ayrılmak zoruna gider. Kendisini dünyadan ayıracak olan ölümü düşünmek bile istemez, insan hoşuna gitmeyen bir şeyden uzaklaşır ya da kendisinden uzaklaştırır.
Cehalet: Uzun emelin ikinci sebebi cehalettir, insan bazen gençliğine güvenip ölümü kendisi için uzak görür. Bilmez ki bir ihtiyar ölünceye kadar binlerce çocuk ve genç ölür.

CENNET
Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: "Size cennet köşklerinden haber vereyim mi? Burada gözler görülmedik, kulak işitmedik, akıl ve hayale gelmedik nimetler, zevk ve sefalar vardır. Bunlar, selamı açıklayan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uykuda iken namaz kılanlar içindir. Buna, benim ümmetimin gücü yeter. Bunları şöyle açıklayayım size: Müslümanlar karşılaştıkları yerde selamlaşırlar. Böylece selamı açıklarlar. Aile efradını yedirip doyuran, yemek yedirmiş sayılır. Ramazan ayı ile diğer her aydan üç gün oruç tutan da, oruca devam etmiş olur. Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan da, insanlar (müslüman olmayanlar) uykuda iken, kendileri geceyi namazla geçirmiş olurlar."
Yine buyuruyor ki: "Cennete giren, nimetlere erişir. Darlık çekmez, elbisesi eskimez, gençliği yıpranmaz. Cennette gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akla ve hayale gelmeyen nimetler vardır." Yahya Muaz diyor ki: "Dünyayı terketmek zor. Ancak cenneti kaybetmek çok daha zordur. Çünkü dünyayı terketmek, ahiretin mihri, nikah parasıdır." Yine Yahya Muaz şöyle demiştir: "Dünyayı aramakta, insanlar için zillet, ahireti aramakta ise izzet vardır. Yok olacak şeyin peşinde koşarak zillete düşene, ebedi olanı ve kendisini izzete ulaştıracak şeyi terkedene şaşarım doğrusu." Cerir bin Abdullah diyor ki: “Sevgili Peygamberimizin huzurunda bulunuyorduk. Ay, tam on dördünde idi. Sevgili Peygamberimiz, ay'a bakarak: "Siz, Rabbinizi, şu ay'ı görür gibi, görüşünde hiçbir leke olmadan görürsünüz. Gücünüz yetiyorsa, sabah ve ikindi namazlarına devam edin." diye buyurdu. Sonra da: "Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbinizi hamd ile tesbih ediniz." ayet-i celilesini okudu.

Kaynak :

* Kimyay-ı Saadet - Gazali (Merve Yayınları)

Yardımeli Derneği

 



 

Müzik Dinle

Allah'a çağıran, iyi işler yapan ve ben Allah'a teslim olmuş müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır. (Fussilet 33)

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Hz. Muhammed (S.A)

Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz. ( Cervantes)

Kimler yeni

  • nami7791
  • hale
  • genogen
  • reyhani
  • hasret32

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 users ve 8 misafir ziyaretçi çevrimiçi.

İçerik paylaşımı

İçeriği paylaş

Ana Menü

Secondary links

Anket

FİLİSTİN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORMUYUZ?:

En son ağ günlüğü gönderileri