You are hereMARİFETULLAH (Allah'ı(cc.) Tanımak)
MARİFETULLAH (Allah'ı(cc.) Tanımak)
MARİFETULLAH (Allah'ı(c.c) Tanımak)
Kur'an marifetullah (Allah'ı tanıma) bilgisini Allah'ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur'ân'da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Yani Allah, kendisini bize yine kendisi tanıtmaktadır. Bu açıdan, "Nasıl bir Allah? sorusu, Kur'ân'da zikredilen "Esmâ-i Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah" şeklinde cevaplandırılabilir.
ALLAH'IN (c.c ) SIFATLARI
Allahu Teâla'nm isimlerinin dışında bir de sıfatlan vardır ki, bu sıfatlar, O'nıın isimlerinin kaynağıdır. Mesela Cenâb-ı Hakk'ın "Mükevvin", "Mukaddir", "Musavvir" gibi isimleri, "Tekvin" sıfatından; "Hayy" ve "Muhyî" ismi de "Hayat" sıfatından nebaân etmektedir
Cenab-ı Hakk'ın sıfatları, genellikle 'Zatî ve Subûti' olmak üzere iki grupta ele alınmıştır.
A-ZATİ SIFATLAR
Sadece O'nun zalına mahsus olup, yaratıklarından herhangi birisine verilmesi caiz ve mümkün olmayan şu altı sıfattır:
1. Vücııd : Allah’ın, kendisine has bir varlığa sahip olması. O'nun (c.c.) varlığı, kendindendir. Varlığın zıddı olan yokluk O'nun için söz konusu değildir.
2. Kıdem : Varlığının başlangıcının olmaması. Ne kadar geriye gidilirse gidilsin, O'nun var olmadığı bir an yoktur.
3. Beka : Allah'ın varlığının sonunun olmaması. Ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, O'nun olmayacağı bir an düşünülemez.
4. Muhalefetün lil-Havadis : Allah'ın, sonradan olmuş varlıkların hiçbirisine hiçbir şekilde benzememesi. O'nun zatı, hatırımıza ve zihnimize gelen her şeyin ötesindedir.
5. Vahdaniyet : Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olması, eşinin, benzerinin bulunmaması.
6. Kıyam bi-nefsihi : Varlığının kendinden olması. O'nun varlığına sebep olan başka bir varlık, başka bir irade ve kudret yoktur. Varlığı, zatının gereğidir.
B- SUBUTÎ SIFATLAR
Benzerleri sınırlı ve vasıtalı olarak insanlara verilmiş olsa da, Allah'ın kendisine has olan bu sıfatları sınırsızdır ve herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir. Bunlar sekiz tanedir.
1. Hayat : Allah'ın kendisine has bir hayata sahip olması, ölümsüz olması.
2. İlim : Allah'ın, olmuş, olan ve olacak her şeyi bilmesi.
3. Sem’i : Cenab-ı Hakk'ın, gizli, aşikâr her şeyi işitmesi.
4. Basar : Yüce Yaratıcı'nın, her şeyi görmesi. Hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmaması.
5. İrade : Allah'ın, dilediği her şeyi dilediği gibi yapması.
6. Kudret : Sonsuz ve sınırsız güç sahibi olması.
7. Kelâm : Allah'ın, kelâm sahibi konuşan bir varlık olması.
8. Tekvin : Allah'ın, yok olanı, yokluktan varlığa çıkarması, yaratması.
30.Lema, Üçüncü Nükte'nin İkinci Noktası
Birinci Mes'ele: Onuncu Söz'de beyan edildiği gibi nihayet kemalde (sonsuz olgunlukta) bir cemal (güzellik) ve nihayet cemalde bir kemal, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi; en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstur-u umumîye binaendir ki; bu kitab-ı kebir-i kâinatın Nakkaş-ı Ezelî'si(Allah), bu kâinatla ve bu kâinatın her bir sahifesiyle ve her bir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemalâtını bildirmek ve cemalini göstermek ve kendisini sevdirmek için en cüz'îden en küllîye kadar herbir mevcudun müteaddid lisanlarıyla cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte ey gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelali Velcemal, sana karşı kendisini her bir mahlukuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği halde, sen onun tanıttırmasına karşı imanla tanımazsan ve onun sevdirmesine mukabil ubudiyetinle (kulluk) kendini ona sevdirmezsen ne derece hadsiz muzaaf bir cehalet, bir hasaret olduğunu bil, ayıl!..
7.Şua (Ayetül kübra)
Madem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnu'larıyla (sanatlı yaratılanlar) kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden (söz ve konuşmadan) daha zahir (görünen) bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe (açıkça) anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratından bilmeliyiz.
…
Evet her şeyi gösteren, kendini herşeyden ziyade gösterir. Öyle ise şemsin (güneşin) şuaatı (ışığı) ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlıkımızın esma-i hüsnasıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle (kutsal sıfatlarıyla) onu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal
Birinci Meyve:
Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet (sevgi), şu kâinatın bir sebeb-i vücududur (varlık sebebidir.). Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi' (kapsamlı) bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir. İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfe (korkuya) ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında dercolunmuştur (koyulmuştur.). Alâküllihal o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlık'a müteveccih (yönelik) olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir (beladır.). Halka muhabbet dahi, belalı bir musibettir. Çünki sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir beladır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allah'a ısmarladık demeyip gider. -Gençliğin ve malın gibi.- Ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksandokuzu, maşukundan şikayet eder. Çünki Samed âyinesi olan bâtın-ı kalb ile sanem-misal (put gibi) dünyevî mahbublara (sevgililere) perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvanî sevmekler, bahsimizden hariçtir.)
Demek sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir; bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun. Evet Hâlık-ı Zülcelal'inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatına yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünki şefkat sinesine celbediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem'asıdır. Demek havfullahta (Allah korkusunda) bir azîm (çok büyük) lezzet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta (Allah sevgisinde) ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah'tan havf eden, başkaların kasavetli, belalı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.
Evet insan evvela nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlukları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırab içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur. Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belalardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm (çok acı veren) bir nikmet(ceza) olur.
4.Şua, İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:
Üçüncü Mes'ele: Hayatımın Hâlıkıma bakan fıtrî vazifelerine ve manevî faidelerine baktım, gördüm ki: Hayatım, hayatın Hâlıkına üç cihetle (yön) âyinedarlık (ayna olma) ediyor:
Birinci Vecih: (yön) Hayatım, acz ve za'fıyla ve fakr ve ihtiyacıyla Hâlık-ı Hayat'ın kudret ve kuvvetine ve gına ve rahmetine âyinedarlık eder. Evet nasıl ki açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanlığın mertebeleriyle ışık mertebeleri ve soğuğun mikyasıyla hararetin mizan dereceleri bilinir; öyle de hayatımdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber hadsiz ihtiyaçlarımı izale ve hadsiz düşmanlarımı def'etmek noktasında Hâlıkımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim; sual ve dua ve iltica ve tezellül ve ubudiyet vazifesini anladım ve aldım.
İkinci Vecih: Hayatımdaki cüz'î ilim ve irade ve sem' (duyma) ve basar (görme) gibi manalarıyla, Hâlıkımın küllî (kapsamlı) ve ihatalı (kuşatıcı) sıfatlarına ve şuunatına (işlerine, fiillerine) âyinedarlıktır. Evet ben kendi hayatımda ve şuurlu fiillerimde bilmek, işitmek, görmek, söylemek, istemek gibi çok manalarıyla bildim ki; bu kâinatın şahsımdan büyüklüğü derecesinde daha büyük bir mikyasta (ölçekte) Hâlıkımın muhit (sınırsız) ilmini, iradesini, sem' ve basar ve kudret ve hayat gibi evsafını (sıfatlarını) ve muhabbet ve gazab ve şefkat gibi şuunatını anladım; iman ederek tasdik ettim ve itiraf ederek bir marifet yolunu daha buldum.
Üçüncü Vecih: Hayatımda nakışları ve cilveleri bulunan esma-i İlahiyeye âyinedarlıktır. Evet ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu'cizane eserler, nakışlar, san'atlar görmekle beraber çok şefkatkârane beslendiğimi müşahede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan zât, ne kadar fevkalâde sehavetli (cömert), merhametli, san'atkâr, lütufkâr, ne derece hârika iktidarlı, -tabirde hata olmasın- meharetli, hüşyar, işgüzar olduğunu iman nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve ta'zim ve tevhid ve tehlil gibi fıtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve hayat neticeleri ne olduğunu bildim. Ve kâinatta en kıymetdar mahluk hayat olduğunun sebebini ve her şey hayata müsahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve hayatın hayatı iman olduğunu ilmelyakîn ile anladım.
23. Söz, 2. Mebhas
Beşinci Nükte: İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad (yetenek) ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal(özet) edeceğiz. Tâ ki, "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın.
İşte insan, şu kâinata geldikten sonra "iki cihet ile" ubudiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var.
Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.
Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.
Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi' (güzel) san'atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.
Sonra kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.
Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latif san'atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal'inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'-i Zülkemal'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih, huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire (eseri yapana) geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelal, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle (ibadetle) kendini ona sevdirir.
Sonra görüyor ki: Bir Mün'im-i Kerim (Allah), maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: "Allahü Ekber, Sübhanallah" deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, ta'zim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: "Mâşâallah" diyerek takdir ile, "Bârekâllah" diyerek tahsin ile, "Sübhanallah" diyerek hayret ile, "Allahü Ekber" diyerek istihsan ile mukabele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını (birliğin ayetlerini) nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini (Rablığını) ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.
İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.
4. Şua, 2. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:
Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mu'cizane yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalb ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün rahmanî hediyeleri, atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve esma-i hüsnanın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince tarifeleri o âletlere yardımcı vermiş.
Hem kemal-i intizam ile bu kadar hassas duyguları ve hissiyatları ve gayet muntazam bu manevî latifeleri ve bâtınî hasseleri bu cismimde dercetmekle beraber, gayet san'atlı bu cihazatı ve cevarihi ve hayat-ı insaniyece gayet lüzumlu ve mükemmel bu kadar a'za ve âletleri bu vücudumda kemal-i hikmetle yaratmış. Tâ ki, nimetlerinin bütün nevilerini ve umum çeşitlerini bana tattırsın ve ihsas etsin ve hadsiz tecelliyat-ı esmasının ayrı ayrı zuhurlarını o duygular ve hissiyatla ve hassasiyetle bana bildirsin, zevkettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücudumu -her mü'minin vücudu gibi- kâinata bir güzel takvim ve ruzname ve âlem-i ekbere muhtasar bir nüsha-i enver ve şu dünyaya bir misal-i musaggar ve masnuatına bir mu'cize-i azhar ve nimetlerinin her nev'ine talib bir müşteri ve medar ve rububiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar ve hikmet ve rahmet atiyyelerine ve çiçeklerine nümune bahçesi gibi bir liste, bir fihriste ve hitabat-ı Sübhaniyesine anlayışlı bir muhatab yaratmış olmakla beraber, en büyük bir nimet olan vücudu, bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayat ile o nimet-i vücudum âlem-i şehadet kadar inbisat edebiliyor.
Hem insaniyeti verdi; o insaniyet ile o nimet-i vücud manevî ve maddî âlemlerde inkişaf ederek insana mahsus duygularla o geniş sofralardan istifade yolunu açtı.
Yirmi Dokuzuncu Lem'a
Birinci Bab, Birinci Fasıl : Bütün o ağaçlar, Senin kendini mahlûkatına yakından tanıtan ve sevdiren tahabbüb (sevdirme) ve taarrüfünün (tanıtma) cilvelerindeki lem'alardan tereşşuh eden ve onların ağızlarından damlayan katrelerle Senin sıfatını tavsif, esmanı tarif ve masnuatına tahabbüb ve taarrüfünü tefsir ederler. Öyle ki, güya çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki, o kaside Fâtır-ı Zülcelâlin (Allah’ın) medâyih-i bâhiresini (açık övgülerini) inşad (anlatıp) edip, şairane, lisan-ı hal ile söylüyor.
4.Şua, 2. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:
4.Nokta: Hem zemin sofrasında Kerim-i Mutlak olan Rahman-ı Rahîm'in misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi (çeşitli), hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk u safasına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyet-i Rabbaniyenin gayet şirin cemalini ve gayet tatlı güzelliğini gör.
Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellileriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok manidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok cazibedar sîmalarına bak, fettahiyet ve musavviriyet-i İlahiyenin mu'cizatlı cemalini gör.
32. Söz, 2.Mevkıf:
2.Maksat: Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar; hikmet-i Rabbaniyenin birer mu'cizesi.. san'at-ı İlahiyenin birer hârikası.. rahmet-i İlahiyenin birer hediyesi.. vahdet-i İlahiyenin birer bürhan-ı maddîsi.. âhirette eltaf-ı İlahiyenin (İlahi lütufların) birer müjdecisi.. kudretinin ihatasına (sınırsızlığına) ve ilminin şümulüne (genişliğine) birer şahid-i sadık oldukları gibi; şunlar, âlem-i kesretin aktarında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş (artmış) bir nevi âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzarı(bakışları), kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) çeviriyorlar. Lisan-ı hal ile her birisi der: "Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma, bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti, vahdetimizde dâhildir." Hattâ her meyvenin kalbi hükmünde olan her bir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî âyinesi oldukları gibi; zikr-i kalbi-yi hafî (gizli kalp zikri) ile koca ağacın zikr-i cehrî (açık zikir) suretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmayı zikreder, okur. Hem o meyveler, tohumlar; vahdetin âyineleri oldukları gibi, kaderin meşhud (görünen) işaratı ve kudretin mücessem (somut) rumuzatıdır (işaretleri) ki; kader onlar ile işaret eder ve kudret o kelimeler ile remzen der: "Nasıl ki şu ağacın kesretli dal ve budakları, bir tek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san'atkârının icad ve tasvirde vahdetini gösteriyor. Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten (yayıldıktan) sonra, bütün hakikatını bir meyvede toplar. Bütün manasını bir çekirdekte derceder. Onunla Hâlık-ı Zülcelalinin halk ve tedbirindeki hikmetini gösterir."
Öyle de: Şu şecere-i kâinat, bir menba-ı vahdetten vücud alır, terbiye görür. Ve o kâinatın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcudat içinde, vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi, iman gözüyle kesret (çokluk) içinde sırr-ı vahdeti (birlik sırrı) görür.
20. Mektup
Beşinci Fıkra: Kudret-i İlahiye âlem-i ekberde, haşmet-i rububiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbaniye ise âlem-i asgar olan insanda, nimetleri tanzim ediyor. Yani Sani'in kudreti, kibriya ve celal noktasında, kâinatı öyle muhteşem bir saray şeklinde icad ediyor ki; Güneş'i büyük bir elektrik lâmbası, Kamer'i kandil ve yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler. Ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kal'a ve hakeza bütün eşyayı büyük bir mikyasta o büyük sarayın levazımatı şekline getirerek, şaşaalı bir surette haşmet-i rububiyetini gösterdiği gibi; cemal noktasında rahmeti dahi en küçük zîhayata kadar her zîruha enva'-ı nimetini verir, onun ile tanzim eder.. baştan aşağıya kadar nimetlerle süsleyip, lütf u keremle tezyin eder ve o haşmet-i celaliyeye karşı cemal-i rahmetini o küçücük lisanlarla o büyük lisana karşı çıkarır. Yani: Güneş ve Arş gibi büyük cirmler, haşmet lisanıyla "ya Celil, ya Kebîr, ya Azîm" dedikleri vakit; sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi rahmet lisanıyla "ya Cemil, ya Rahîm, ya Kerim" diyerek o musika-i kübraya latif nağamatlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar. Hiç mümkün müdür ki: O Celil-i Zülcemal'den ve o Cemil-i Zülcelal'den başka birşey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asgara icad cihetinde müdahale edebilsin? Hâşâ!..
Beşinci Kelime:
Şu kâinata baktığımız vakit, bağistan şeklinde; sakfı (göğü) ulvî yıldızlarla yaldızlanmış, zemini zînetli mevcudatla şenlenmiş surette görünüyor. İşte şu bağistandaki muntazam nuranî ecram-ı ulviye ve hikmetli ve zînetli mevcudat-ı süfliye, umumen her biri lisan-ı mahsusuyla derler ki: Biz bir Kadîr-i Zülcelal'in mu'cizat-ı kudretiyiz. Bir Hâlık-ı Hakîm ve bir Sani'-i Kadîr'in vahdetine şehadet ederiz.
Ve şu bağistan-ı âlem içindeki Küre-i Arz'a bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde rengârenk yüz binler süslü çiçekli nebatat(bitkiler) taifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüzbinler enva'-ı hayvanat onda serpilmiştir.
İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebatat ve zînetli hayvanat, muntazam suretleriyle ve mevzun (ölçülü) şekilleriyle ilân ediyorlar ki: Biz birtek Sani'-i Hakîm'in san'atından birer mu'cizesi, birer hârikasıyız ve vahdaniyetin birer dellâlı, birer şahidiyiz.
Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar görürüz ki: Gayet derecede alîmane, hakîmane, kerimane, latifane, cemilane yapılmış muhtelif suretlerde meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte şunlar bil'umum bir lisan ile ilân ederler ki: Biz, bir Rahman-ı Zülcemal'in ve bir Rahîm-i Zülkemal'in mu'ciznüma hediyeleriyiz, hayret-nüma ihsanlarıyız.
İşte bağistan-ı kâinattaki ecram ve mevcudat ve Küre-i Arz bahçesindeki nebatat ve hayvanat ve eşcar (ağaçlar) ve nebatatın başlarındaki ezhar ve semerat; nihayet derecede yüksek bir sadâ ile şehadet eder, ilân eder, derler ki: Bizim Hâlıkımız ve Musavvirimiz ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemal, Hakîm-i Bîmisal, Kerim-i Pürneval her şeye kadirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Hiçbir şey daire-i kudretinden hariç olamaz. Kudretine nisbeten, zerreler yıldızlar birdir. Küllî, cüz'î kadar kolaydır. Cüz', küll kadar kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır. Küçük, büyük kadar san'atlıdır.. belki san'atça bazı küçük, büyükten daha büyüktür. Bütün mazideki acaib-i kudreti olan vukuat şehadet eder ki; o Kadîr-i Mutlak, bütün istikbaldeki acaib-i imkânata muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; maziyi icad eden o Zât-ı Kadîr, istikbali dahi icad eder. Dünyayı yapan o Sani-i Hakîm, âhireti de yapar. Evet Mabud-u Bilhak yalnız o Kadîr-i Zülcelal olduğu gibi, Mahmud-u Bil'ıtlak yine yalnız odur. İbadet ona mahsus olduğu gibi, hamd ü sena dahi ona hastır.
15. Şua:
Dokuzuncu, Onuncu Delil: Her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedî (daimi) bir hüsn ü cemalin cilvelerini gösteren bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde ve cihazatlarında öyle mu'cizane bir meharet ve dikkat ve hârika bir san'at, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve san'atkârlarının mu'cizatlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihatalı bir ilme ve -tabirde hata olmasın- gayet meharetli ve fünunlu bir meleke-i ilmiyeye kat'î delalet ve serseri tesadüfün ve şuursuz ve müşevveş (karışık) esbabın (sebeplerin) müdahale etmesinin imkânsız olduğuna şehadet ettikleri gibi; o güzel masnu'larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet ve cazibedar bir cemal-i san'at var ki, nihayetsiz bir ilim ile iş görür ve herşeyin en güzel tarzını bilir ve san'atkârlığın cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini zîşuurlara (şuur sahiplerine) göstermek ister ki; en cüz'î bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkârane, mahirane, san'atperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder. Bu ihtimamkârane tezyin (süslemek) ve Tahsin (güzelleştirmek), bedahetle hadsiz ve her şeye muhit bir ilme delalet ve o güzellerin adedince bir Sâni'-i Alîm-i Zülcemal'in vücub-u vücuduna (varlığının şart oluşuna) şehadetler ederler demektir.
11. Şua, Yedinci Mes'ele :
Hem madem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihatalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebatları Cennet hurileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp "Haydi alınız, yeyiniz" dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifalı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman (kilo) taamları (yiyecek) bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki; bu derece nazeninane beslediği bu sevimli ve minnetdarları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dam etmez. Belki onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat-ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye "Rahîm" ve "Kerim" isimleri sualimize cevab veriyorlar; "El-Cennetü Hakkun" (cennet gerçektir) diyorlar.
Hem madem gündüz bedahetle güneşi gösterdiği gibi; zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde (değişminde) küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf gayet intizamla koca küre-i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühuletinde (kolaylığında) ve mizanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşr u neşrin nümune ve misallerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebatat ve hayvanat taifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatasız, mükemmel, muntazam, manidar yazan bir kalem-i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihayetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinatı bir hanesi misillü insana müsahhar (emrine veren) ve müzeyyen ve tefriş etmek (döşemek) ve o insanı halife-i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrayı ona vermesi ve sair zîhayatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semavî fermanlarda ona saadet-i ebediyeyi ve beka-i uhreviyeyi kat'î va'd ü ahdettiği halde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki: Bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ı saadeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyameti getirecek diye Muhyî ve Mümit ve Hayy ve Kayyum ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hâlıkımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
7. Şua (Ayetül kübra)
Birincisi: Evet balarısı fıtratça ve vazifece öyle bir mu'cize-i kudrettir ki; koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a'zaları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu'cizeli bu san'at-ı İlahiyenin ve bu fiil-i Rabbaniyenin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, bedahetle vahdeti isbat eder.
İkinci âyet: Evet başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddi, hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz. İşte böyle gayet mu'cizeli ve hikmetli bu san'at-ı Rabbaniyenin ve bu fiil-i İlahînin, umum rûy-i zeminde (yer yüzünde), yüz binlerle nevilerin, hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellisi ve tasarrufu ve yapması ve ihatası, bedahetle vahdeti isbat eder.
Üçüncü âyet; der ki: "Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır." Evet bu iki meyve, hem gıda ve kut, hem fakihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşe'leri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu'cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mizan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san'attırlar ki; zerre kadar aklı bulunan bir adam, "Bunları böyle yapan, elbette bu kâinatı yaratan zât olabilir." demeğe mecburdur. Çünki meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hârika-i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki; bu işi yapan bütün kâinatın Hâlıkıdır ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak onun fiilidir.
….
Evet meselâ her baharda nebatattan ve hayvanattan dört yüzbin nev'in hadsiz efradlarını, beraber ve birbiri içinde, bir anda ve bir tarzda, yanlışsız, hatasız, kemal-i hikmet ve hüsn-ü san'atla icad etmek ve idare ve iaşe etmek.. hem kuşların misal-i musaggarları olan sineklerden tâ nümune-i ekberleri (en büyük örneği) olan kartallara kadar hadsiz efradlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihazatı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu'cizane birer sikke-i san'at ve cisimlerinde müdebbirane birer hâtem-i hikmet ve mahiyetlerinde mürebbiyane birer turra-i ehadiyet koymak.. hem zerrat-ı taamiyeyi (besinlerin zerrelerini) hüceyrat-ı bedeniyenin (beden hücrelerinin) imdadına ve nebatatı hayvanatın imdadına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum vâlideleri iktidarsız yavruların muavenetine(yardımına) hakîmane, rahîmane koşturmak, göndermek.. hem daire-i Kehkeşan'dan ve manzume-i şemsiyeden ve anasır-ı arziyeden, tâ göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil daireler gibi cüz'î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn-ü san'at ve aynı fiil ve kemal-i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedahet derecesinde isbat eder ki: Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir, her şeyde sikkesi var. Hem de hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hazırdır. Hem güneş gibi; herşey ondan uzak, o ise her şeye yakındır. Hem daire-i Kehkeşan ve manzume-i şemsiye gibi en büyük şeyler ona ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvat (küçücük parçalar), kalbdeki hatırat ondan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz. Hem herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az birşey gibi ona kolaydır ki; sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mahiyetinde ve bir ağacı bir bahçe suretinde ve bir bahçeyi bir bahar san'atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde sühuletle icad eder. Ve san'atça çok kıymetdar şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsan eder. İstediği fiyat ise, bir "Bismillah" ve bir "Elhamdülillah"tır. Yani, o çok kıymetdar nimetlerin makbul fiyatları, başta "Bismillahir rahmanirrahîm" ve âhirinde "Elhamdülillah" demektir.
33. SÖZ
İşte bütün rûy-i zeminde (yeryüzünde) gayet kıymettarlık ile beraber hadsiz (sınırsız) ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilat ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik (farklılık); ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gayet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gayet derecede sühulet ve kolaylık ile beraber gayet derecede ihtimamkârane yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at-i mutlaka ve çabuklukla beraber gayet derecede mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gayet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-ü san'at; ve son derece hüsn-ü san'at içinde nihayet derecede sehavet (cömertlik) ile beraber intizam-ı mutlak.. elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelal'in, bir Hakîm-i Zülkemal'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in vücub-u vücuduna ve kemal-i kudretine ve cemal-i rububiyetine ve vahdaniyetine ve ehadiyetine şehadet ederler.
MÜNACAT
Ey Kadir-i Külli Şey! Dağlar ve içindeki mahlûklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle hizmetkardırlar. Onları bu tarzda görevlendiren yaratıcısını takdis ve tesbih ederler.
Ey Hâlık-ı Rahman ve ey Rabb-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tâlimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım: Nasıl ki sema ve feza ve arz ve deniz ve dağ, içindekiler ve mahluklariyle beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de: Zemindeki bütün ağaç ve bitkiler, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle seni çok açık olarak tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umum ağaçların ve bitkilerin cezbeli bir surette zikir hareketinde bulunan yapraklarından ve zînetleriyle, Sanatlı yaratıcısının isimlerini tasvir ve târif eden çiçeklerinden ve letafet ve merhametinin cilvesinden tebessüm eden meyvelerinden her birisi, tesadüfe havalesi hiçbir şekilde imkanı olmayan hârika san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlariyle, nihayetsiz merhametli ve kerîm, cömert bir Sâniin(Sanatlı yaratıcısının) vücub-u vücuduna(varlığı zorunlu olan Allah) bedahet(çok açık) derecesinde şehadet ettikleri gibi, hey'et-i mecmuasiyle, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik; birbirine benzemeklik ve yaratılışta birbirlerine benzemeleri ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taallûk eden îcad fiilleri ve Rabbânî isimlerde uyumluluk ve o yüz bin çeşidin hadsiz ferdlerini birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalar, o Vâcibül-vücud Sâniin çok açık olarak var olduğuna ve tek olduğuna dahi şehadet ederler.
Hem, bu geçici handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, ağaçlar ve bitkilerin elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret, belki şehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm(Allah), bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yâni: Bütün mahlûkat tarafından: "Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam etti" dememek ve dedirmemek ve ilahlık saltanatını susturmamak ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek, ve bütün kendisini arzulayan dostlarını mahrumiyet yönünde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı kullarına, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete lâyık bir surette meyvedar ağaçlar ve çiçekli bitkiler hazırlamıştır. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir.
Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin güzel bir surette etleri çok muhtelif, san'atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak.. o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve bitkilerin başlarına koyarak.. yaşayan misafirlerine göndermek yönünde, hal lisanı olan tesbihatları, görünüşçe söz, konuşma derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve hikmetinle görevlerini yaparlar ve senin her bir emrine itaat ederler.
Ey Rahmânürrahim! Ey Sâdıkul-va'dil-emin! Ey Mâlik-i yevmiddîn! Senin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ının tâlimiyle ve Kur'ân-ı Hakîminin irşadiyle anladım ki: Madem kâinatın en belirgin neticesi hayattır.. ve hayatın en belirgin hulâsası ruhdur.. ve ruh sahilerinin en belirgin kısmı şuur sahibi olanlardır.. ve şuur sahibi olanların en kapsamlı olanı insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata bağlanmıştır ve onun için çalışıyor.. ve canlılar, ruhu olanların emrindedir, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve ruhu olanlar insanların emrindedir, onlara yardım ediyorlar.. ve insanlar fıtraten Hâlikını pek ciddi severler.. ve Hâlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir.. ve insanın kabiliyeti ve manevi cihazları, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.. ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisanı, hadsiz dualariyle beka için Hâlikına yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratmış iken, ebedî bir düşmanlıkla gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki, başka bir ebedî âlemde mes'udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.
Ey Kadir-i Kayyum! Bütün hayat sahibi, ruhu olan, şuurlu olan; senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle.. ve ancak senin irade ve tedbirlerinle.. ve rahmet ve hikmetinle, rububiyyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle görevlendirilmişlerdir. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galip gelmesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için rahmet tarafından onun emrine girmişlerdir. Ve söz ve davranış ile Sâni'lerini ve Ma'budlarını kusurdan, şerikten takdis; ve ni'metlerine şükür ve hamd ederek, herbiri hususi ibadetini yapıyorlar…
Ey Vâcibül-Vücud!(varlığı şart olan) Ey Vâhid-i Ehad! (bir ve tek olan) Bu hârika yıldızlar, bu acib güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile düzenlenmiş vazifelendirilmişlerdir. Bütün o büyük yıldızlar, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hâlika tesbih ederler; tekbir ederler; lisan-ı hal ile "Sübhânallah, Allahu Ekber" derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyle seni takdis ederim.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl! Ey Kadir-i Mutlak!
Kur'an-ı Hakîminin dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tâlimiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar, senin mevcudiyetine ve birliğine şehadet ederler. Öyle de: Sema, bulutlariyle ve şimşekleri ve yıldırımları ve rüzgârlariyle ve yağmurlariyle, senin varlığının mecburiyetine ve vahdetine(birliğine) şehadet ederler.
Evet donuk, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan canlıların imdadına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karışık tesadüf karışamaz. Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve aydınlığının faydalarına işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise senin gökteki kudretini güzelce aydınlatır. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca göğü konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan şimşek dahi, lisan-ı kal ile konuşarak seni takdis edip, rablığına şehadet eder. Hem, canlıların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek, nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile görevlendirilen rüzgârlar dahi; hava boşluğunu âdeta bir hikmete binaen "mahv ve isbat levhası" ve "yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine işaret ve senin vücuduna(varlığına) şehadet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan sağıp canlılara gönderilen rahmet dahi; ölçülü, düzenli damlaları kelimeleriyle senin rahmetinin sonsuzluğuna ve geniş şefkatine şehadet eder.
Yirmi Dokuzuncu Lem'a, Birinci Bab:
İkinci Fasıl: Sen bütün kusurlardan, noksan sıfatlardan, aczden ve şerikten (ortaktan) münezzehsin. Senin senanı ben ifade edemem, kemal sıfatlarını saymakla bitiremem. Sen ancak Furkan'ında kendi zâtını sena ettiğin gibi ve Senin izninle Habibinin Seni sena ettiği gibi ve Senin intakınla bütün masnuatının Seni sena ettiği gibi bir Zât-ı Zülcelâlsin.
32.söz, Üçüncü Mevkıf:
Birinci Mebhas: Amma dünyada ise leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir nimet ve ayn-ı şükür bir lezzettir. Nefsine muhabbet ise: Ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan men'etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevasına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevaya değil, hüdaya sevkedersin.
…
Hem güzel şeylere muhabbetin, madem Sâni'leri hesabınadır. "Ne güzel yapılmışlar" tarzındadır. O muhabbetin bir leziz tefekkür olduğu halde, hüsün-perest, cemal-perest zevkinin nazarını daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha güzel cemal mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünki o güzel âsârdan ef'al-i İlahiyenin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmanın güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelal'in cemal-i bîmisaline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu surette olsa, hem lezzetlidir, hem ibadettir ve hem tefekkürdür.
…
Bahar gibi zînetli meşherlere muhabbet ise: Madem san'at-ı İlahiyeyi seyran itibariyledir. O baharın gitmesiyle, temaşa lezzeti zâil olmaz. Çünki bahar yaldızlı bir mektub gibi, verdiği manaları her vakit temaşa edebilirsin. Senin hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeridleri gibi sana o temaşa lezzetini idame ettirmekle beraber o baharın manalarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz. Lezzetli, safalı olur.
Dünyaya muhabbetin ise: Madem Cenab-ı Hakk'ın namınadır. O vakit dünyanın dehşetli mevcudatı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle sevdiğin için, her şeyinde, âhirete faide verecek bir sermaye, bir meyve alabilirsin. Ne musibetleri sana dehşet verir, ne zeval ve fenası sana sıkıntı verir. Kemal-i rahatla o misafirhanede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki: Sıkıntılı, ezici, boğucu, fenaya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur, gidersin.
20. Mektup, On Birinci Kelime:
Ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelaline dönecekler ve Mevlâ-yı Kerim'lerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından ve vesaitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlıkı ve Mabudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar. İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkinde şöyle müjde eder. Ve der ki:
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezal'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan! Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahib ve Mâlik-i Hakikî'nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî'nin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.
* Risale-i Nur – Bediüzzaman Said Nursi
ESMA-ÜL HÜSNA
Esmâ-i hüsnâ, “en güzel ve en yüce isimler” mânâsına Allah’ın esmâ-i sübhaniyesi demektir. Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha'da ilâhî isimler hep bu unvan-ı mübeccelle yâd edilegelmiştir. Bu mukaddes isimlerden "Allah" lâfzı ism-i Zât, diğerleri ise birer ism-i sıfattırlar. Lâfz-ı celâle olan Allah ism-i şerifi değişik delâlet çeşitleriyle bütün ilâhî isimleri kapsayan Hazreti Zât'ın unvan-ı mübeccelidir ve onun ifade ettiği mânâyı başka bir kelime ile ifade etmek de mümkün değildir.
Vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, gözden-gönülden isi-pası siler, cismaniyete ait perdeleri yırtar ve ruhlara ta öteleri ve ötelerin de ötesini gösterir; birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes'i hatırlatır; insan onlarla Hakk'ı yâd ettikçe, kalblerde itminan hâsıl olur.
Esmâ-i hüsnâdan addedilen isimlerden, müstakillen zikredildiklerinde Kur’ânî Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasına uygun düşmeyen veya edebe münafi görünen esmâ ile de O’nun anılmasını tasvip etmemişlerdir. Bu cümleden olarak, “Züntikam”, “Dârr”, “Cebbâr”, “Kâbız”... gibi isimleri müstakillen zikretme yerine “Azîzün Züntikam”, “Dârr u Nâfi’”, “Kâbız u Bâsıt” demeyi tercih etmişlerdir.
Hadis şârihleri; bunları belleyip vird-i zeban etme (devamlı okuma, zikretme), Zât-ı Ulûhiyet hakikati mülâhazasında bu isimlerin bütününün birden nazara verdiği mazmun ve mefhuma saygılı olma, onları okuyanların okudukları isimlerde ilâhî ahlâkı görüp onunla ahlâklanması; bunların arka planındaki esrâr-ı esmâyı duymaya çalışma, bu mübarek isimleri duyarak ve hissederek tekrar ede ede iç dünyalarını aydınlatma şeklinde anlamışlardır.
Şüphesiz ki Allah(c.c.) her istek ve arzunun gerçekleşmesini bir sebebe bağlamış ve her gayeye götüren bir yol yaratmıştır. İman, gaye ve arzuların en büyüğü ve en önemlisidir. Allah, imanın elde edilmesini ve onun güçlenmesini sağlayan sebepler var etmiştir. Nitekim onu zayıflatan ve ortadan kaldıran sebepler de vardır.
İmanın elde edilmesini ve güçlenmesini sağlayan şeylerin başında Allahu Teala’nın Kur’an ve sünnette geçen güzel isimlerini bilmek, onların manalarını anlamaya çalışmak ve onlarla Allah’a kulluk etmek gelir.
Allah şöyle ferman buyurur: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin.” (Araf, 180) Peygamberimiz şöyle ferman buyurmuştur: “Allahu Teala’nın doksan dokuz ismi vardır. Kim bu isimleri sayarsa cennete girer.” (Buhârî ve Müslim) Tirmizî, İbn-i Hibban ve Hâkim'in bu konudaki rivâyeti ise, şöyledir: "Kim bunları (Esmâ-i Husnâ'yı) mânâlarını anlayarak sayar, bunlarla Allah'ı zikrederse Cennete girer."
Şâh-ı Nakşibend Hz.leri bu hadîsle ilgili olarak buyurur ki: "Bu hadîs-i şerîfteki Ahsâ kelimesinin bir mânası, saymaktır. Diğer bir mânası ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip bilmektir. Bir mânası da, bu esmâ-i şerîfin mûcibince amel etmektir. Meselâ: Rezzâk ismini söylediği zaman, rızkı için asla endişe etmemeli. Mütekebbir ismini söyleyince, Allahü Teâlâ'nın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir."
Esma-i Hüsna’nın bilinmesi üç merhalede gerçekleşir: 1. Onların lafızlarını tek tek sayabilmek 2. Delalet ettikleri manaları kavramak 3. O isimlerle Allah’a dua etmek
Müslümanlar Cenâb-ı Allah'dan bir dilekte bulunacakları zaman veya dua edecekleri zaman genellikle Allah'ın isimlerinden bazılarını zikrederek dilekte bulunurlar ve dua ederler. Meselâ, bol rızık istemek için O'nun Rezzâk olduğunu, günahlarını affetmesini diledikleri zaman O'nun Rahîm, Gafur ve Afüvv olduğunu vurgularlar; çok bunaldıklarında O'nun Vâsi' ismiyle kendilerine ferahlık nasîb etmesini dilerler.
"İşbu Esmâ-i Celîle-i Hüsnâ'yı her gün sabah namazını müteâkib okuyan kimse dünyâ ve âhirette azîz olur. Azâb-ı kabrden, cehenneme duhûlden mahfuz olup cennete girer.
Herhangi bir hayırlı maksat ve hacet niyyeti ile Esmâ-yı Hüsnâ'yı sülüs-i ahîr-i leylde kırk bir defa okuyup, ardından dergâh-ı Kâdıyü'l-hâcât'dan talep eder ise, o haceti bi-izni'llîhi taâlâ reva olur.
Her gün sabah namazını müetâkib Esmâ-i Hüsnâ'yı kıraat iden kimse o gün akşama kadar ve akşam namazını mütâkib kıraat eden kimse de o gece sabaha kadar şerr-i şeytândan ve bi'l-cümle belâ ve kazadan emîn ve mahfuz olur."
Esma-Ül Hüsna ( Allah'ın 99 İsmi) Ve Anlamı
1- ALLAH : Her şeyin gerçek mabudu, her ismini ihtiva eden öz adı.
2- RAHMÂN : Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran, merhamet eden
3- RAHÎM : Çok merhametli Ahirette yalnız dostlarına, müminlere rahmet eden
4- MELİK : Bütün mevcudatın gerçek sahibi ve mutlak hükümdarı
5- KUDDÛS : Her türlü noksan, kusur, ayıplardan münezzeh olan
6- SELÂM : Her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran
7- MÜ'MİN : Kalplerde iman nurunu yakan ve kullarına emniyet veren
8- MÜHEYMİN : Bütün varlıkları ilim ve kontrolü altında tutan, gözetip koruyan
9- AZÎZ : Sonsuz izzet sahibi olan, mutlak galip
10- CEBBAR : İstediğini zorla yaptırmaya muktedir olan, kırılanları onaran, perişanlıkları düzelten
11- MÜTEKEBBİR : Sonsuz büyüklük ve azamet sahibi
12- HÂLIK : Her varlığı geçireceği halleri tespit edip ona göre yoktan yaratan
13- BÂRİ' : Eşyayı ve her şeyin aza, cihazatını birbirine uygun yaratan
14- MUSAVVİR : Her varlığa münasip şekil giydiren, suret veren
15- ĞAFFÂR : Mağfireti pek bol olan, bağışlaması pek çok olan
16- KAHHÂR : Her şeye galip gelen ve bütün düşmanlarını kahreden
17- VEHHÂB : Bol bol, karşılıksız ve devamlı nimetler, hediyeler veren
18- REZZÂK : Bütün rızka muhtaç olanları maddi manevi rızıklandıran
19- FETTÂH : Her türlü müşkilleri hikmetle açan, her zorluğu kolaylaştıran
20- ALÎM : Her şeyi hakkıyla çok iyi bilen
21- KÂBİD : İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan, ruhları alan
22- BÂSİT : İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten
23- HÂFİD : Alçaltan, zillete düşüren
24- RÂFİ' : Dilediklerinin mertebesini yükselten
25- MU’IZZ : İstediğine izzet veren ve şereflendiren
26- MÜZİLL : İstediğini zelil kılan, alçaltan
27- SEMİ' : Gizli açık her sesi en iyi işiten
28- BASÎR : Her şeyi bütün incelikleriyle gören
29- HAKEM : Hükmeden hakkı yerine getiren
30- ADL : Tam adaletli, Allah adildir zalimleri sevmez
31- LATÎF : Lutfu keremi bol olan, İnce ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran
32- HABÎR : Her şeyin içyüzünden, gizli taraflarından haberdar olan
33- HALÎM : Yaratıklarına son derece yumuşak muamele eden, Acele ve kızgınlıkla davranmayan
34- AZÎM : Kendisine büyük ümitler beslenen, azamet sahibi, mâhiyeti anlaşılamayacak kadar çok yüce
35- ĞAFÛR : Mağfireti, affı çok
36- ŞEKÛR : Rızası için yapılan işleri bol sevapla karşılayan
37- ALİYY : Her hususta, her şeyden yüce olan
38- KEBÎR : Varlığının kemaline hudut yoktur
39- HAFÎZ : İşleri bütün tafsilâtıyla tutan, muhafaza eden
40- MUKÎT : Her türlü mahlukata münasip rızık veren
41- HASÎB : Kullarının bütün fiillerinin teferruatıyla hesabını gören
42- CELÎL : Celalet, yücelik ve ululuk sahibi
43- KERÎM : Keremi, lütuf ve ihsânı bol
44- RAKIYB : Bütün varlıklar üzerinde gözcü
45- MUCÎB : Kullarının dualarına cevap veren, kabul eden
46- VÂSİ' : Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti, mağfireti her şeyi kuşatan
47- HAKÎM : Bütün işleri hikmetli yerli yerinde yapan
48- VEDÛD : İtaatkar kullarını çok seven
49- MECÎD : Azamet şeref ve hakimiyeti sonsuz
50- BÂ’İS : Ölüleri diriltip kabirlerinden kaldıran
51- ŞEHÎD : Kullarının her yaptığına şahit olan her zamanda ve her yerde hâzır ve nâzır
52- HAKK : Varlığı hiç değişmeden duran, daima sabit
53- VEKÎL : Usûlüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren
54- KAVİYY : Güç ve kuvveti sonsuz olan
55- METÎN : Çok sağlam, metanetli ve güçlü; her şeye gücü yeten, kudretli
56- VELİYY : Müminlerin dostu olan, yardım eden
57- HAMÎD : En çok övülen ve Her bakımdan en çok övgüye layık olan
58- MUHSÎ : Her şeyin sayısını bir bir bilen
59- MÜBDİ' : Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan
60- MUÎD : Mahlukatı öldükten sonra yeniden dirilten
61- MUHYÎ : Canlılara hayat veren can bağışlayan, sağlık veren
62- MÜMÎT : Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan
63- HAYY : Gerçek hayat sahibi olan, hayatı ezeli ve ebedi olan
64- KAYYÛM : Gökleri yeri ve bütün mahlukatı ayakta tutan
65- VÂCİD : İstediğini, istediği zaman bulan, Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan müstağnî
66- MÂCİD : Sonsuz şan ve yücelik sahibi Kerem ve müsamahası bol
67- VÂHİD : İsimlerinde sıfatlarında ve fiillerinde tek, ortağı dengi bulunmayan
68- SAMED : Her şey kendisine muhtaç, O kimseye muhtaç değil
69- KÂDİR : Sonsuz kudret sahibi olan
70- MUKTEDİR : Her şeye gücü yeten
71- MUKADDİM : Dilediğini öne geçiren
72- MUAHHİR : İstediğini arkaya, geriye bırakan
73- EVVEL : Varlığının başlangıcı olmayan
74- ÂHİR : Varlığının sonu olmayan
75- ZÂHİR : Varlığı apaçık görünen
76- BÂTIN : Varlığı gizli olan, duyu organları ile idrâk edilemeyen
77- VÂLÎ : Bütün kainatı idare eden
78- MÜTE’ÂLÎ : Her bakımdan en yüce, çok büyük
79- BERR : İyilik eden, iyiliği ve mükâfâtı çok olan
80- TEVVAB : Bütün tevbeleri kabul eden günahları bağışlayan
81- MÜNTEKIM : Suçluları müstehak oldukları cezaya çarptıran
82- AFÜVV : Kullarını çok çok affeden
83- RAÛF : Kullarına çok şefkat edip esirgeyen
84- MÂLİKÜ’L-MÜLK: Hakiki mülk sahibi O dur. Dilediğine verir, dilediğinden alır
85- ZÜ’L-CELÂALİ
VE’L-İKRÂAM :Büyüklük, fazl ve kerem sahibi
86- MUKSİT : Bütün işleri denk, birbirine uygun
87- CÂMİ' : İstediğini istediği şekilde, yerde toplayan
88- GANİYY : Gerçek zenginlik sahibi ve hiçbir şeye muhtaç olmayan
89- MUĞNÎ : Mahlukatının ihtiyacını giderip İstediğini zengin eden
90- MÂNİ’ : İstediği şeyin meydana gelmesine engel olan
91- DÂRR : Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri yaratan
92- NÂFİ' : Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan
93- NÛR : Alemleri, istediği simaları ve gönülleri nurlandıran
94- HÂDÎ : Kullarına hidayet veren
95- BEDÎ : Emsali olmayan hayret verici şeyler yaratan
96- BÂKÎ : Varlığının sonu olmayan
97- VÂRİS : Bütün mülk ve servetlerin hakiki sahibi
98- RAŞÎD : Bütün işlerini ezeli hikmetine göre neticeye ulaştıran
99- SABÛR : Çok sabırlı olan, Asileri hemen cezalandırmayıp çok sabreden
Esmâ-i Hüsnâ'dan bir isim zikredilince, peşinden (Celle celâlühû ve celle şânuhû) yani; azameti ve şanı yüce olsun manasındaki hürmet ve saygı ifadesi eklenmelidir. Allah ism-i şerifinden sonra "Tealâ" demek yeterlidir. Celle celâlühû ifadesi de söylenebilir.
Esmâ-i Hüsna’yı, çerçeve yaptırıp duvara asmakla yetinmemeliyiz. Bizden istenen, onu ezberleyerek veya yazılı metinden okuyarak Yüce Rabbimizi zikretmektir. Zikrin adabı ise ihlas, edeb ve helal lokma olarak ifade edilebilir.
MAVİ MUCİZE
Kainat yüce Allah’ın muhteşem sanatını, gücünü, benzersiz yaratıcılığını gösteriyor. Kainattaki her varlık, bilim geliştikçe, araştırmalar sonucu varlıkların yapısı incelendikçe kendi lisanıyla Allah’ı ifade ediyor. Kainattaki gezegenlerin ve sistemlerin, galaksilerin düzeni, canlılıarın yapısı, gözün, kulağın, beynin, hareket sisteminin işleyişleri ve yapısı çözüldükçe Allah’ın yaratmasındaki kusursuzluğu daha iyi anlaşılıyor ve inceleyip bu mükemmelliği görenler hayretler içinde kalıyorlar.
“Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Akılları hayrete düşürecek büyüklüğü ve genişliğü olan uzay içinde insanoğlunun ulaştığı son bilgilere göre hayat olan tek gezegen dünyadır. Diğer bilinen gezegenlerde, özellikle güneş sistemindeki gezegenlerde sıcaklık, atmosfer yapısı, havadaki çeşitli gazlar gibi sebeplerden dolayı hayat yoktur. Mesela bu gezegenlerin güneşe göre dünyadan sonra gelenlerinde sıcaklıklar aşırı düşük (-140, -200, -500 derece gibi) dünyadan önde bulunanlarda ise aşırı fazladır. (+200, +500 gibi) Yani bu değerler demir, çelik gibi en sağlam maddeleri bile saniyede parçalayacak veya eritecek büyüklükte, akıl almaz korkunç değerlerdir.
Dünya, içinde yaşayanlar alıştığı için insanlara çok büyük gibi geliyor. Halbuki insanoğlu uzaya çıktıktan sonra dünyanın aydan ve daha uzak mesafelerden fotoğrafları çekilince dünyanın ne kadar küçük göründüğü ortaya çıkıyor. Yani büyüklük kavramı izafi, görecelidir. Aydan bakıldığında bir top büyüklüğünde görünen dünya daha uzak mesafelere gidildikçe küçülüyor ve uzayda bir nokta kadar görünüyor. Milyarlarca insan, insanların her gün birbirleriyle olan ilişkileri, sevinçler, acılar, çeşitli yalanlar, çirkinlikler, güzellikler, evler, arabalar, bilgisayarlar, çeşit çeşit aletler, alım, satım, eğitim vs. uzaya nispetle bir toz zerresi gibi olan dünyada gerçekleşiyor.
Yaşadığımız yer, yani mavi gezegende hayat esasen karbon atomuna bağlıdır. Calılığın temel yapı taşı olan hücrelerdeki atomik bağı yapan tek atom karbon atomudur. Yani uzayda bir yerlerde canlılık olacaksa bu muhakkak karbon esaslı olmak zorundadır.
Yapılan bilimsel araştırmalar sonucu karbon atomunun ancak ve ancak -20 ila +120 derece aralığındaki sıcaklık değerlerinde reaksiyona girebileceğini ortaya koymuştur. Sıcaklık bu değerleri aşarsa karbon atomu organik bağını koparıyor ve canlılık sona eriyor. Bu yüzden pişirilen etler fazla pişirilince yanıyor, kömürleşiyor yani organik olmaktan çıkıyor.
Dünyadaki canlılığın devamı için bu sıcaklık değerlerinin korunması şarttır. Şu mucizeye bakın ki dünya samanyolu galaksisinde 950 bin km. hızla uçarken bu ısı değerlerini koruyor.
Güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon derece olarak tespit edilmiş. Ve güneş etrafına 6 bin derece sıcaklık gönderiyor. Bu sıcaklığın ideal değerlerde olması ihtimali yüzde birdir. Yüzde birlik ihtimal tutuyor ve dünyaya bu değerler arasındaki ısı ulaşıyor. Üstelik her an.
Uzayda 10 sayısı aralığında ışık dalga boyu vardır. Belli bir aralıktaki dalga boyuna sahip ışıklara Gama ışınları, başka bir aralıktakilere x ışınları, diğer aralıktakilere mor ötesi ve kızıl ötesi ışınlar, mikrodalgalar gibi isimler verilmiştir.
10 sayısı korkunç büyüklükte bir sayıdır. Hayal etmek için şöyle bir şey varsayalım: Dosya kağıtlarını üst üste dizelim. Dünyadaki bütün dosya kağıtlarını toplayıp bulutlara kadar gidelim. Dizmeye devam edip bulutları geçelim, güneşe kadar gidelim. Yetmiyor. Gökyüzünde teleskopla görünen en son noktaya kadar gidelim. İşte bu büyüklükteki bir sayıdan sadece bir tek sayı, tek bir dosya kağıdı hayatı sağlayan ışık, yani göze görünen ve bitkilerin fotosentez için kullandıkları ışık dalga boyudur.
Güneşin yaydığı ışık 10 farklı dalga boyu içinde tek bir birimi kaplar. Mucizeye bakın ki dünyadaki yaşamı destekleyecek ışınlar da sadece bu çok dar aralıktaki ışınlardır. Yanlışlıkla bu dosya kağıtlarından bir attaki veya bir üstteki aralığa ait ışınlar dünyaya gelse canlılık anında biter. Bu aralık sürekli aynı kalmalı, milimlik sapma olmamalıdır. Hayat bu sayede devam ediyor, bitkiler bu ışık ile fotosentez yapıyor ve oksijen üretiliyor.
Dünyanın güneşe olan uzaklığı 150 milyon km.dir. Dünya büyük bir hızla uzayda uçarken güneşe olan bu mesafe sürekli korunuyor. Bilimin son yıllarda tespit ettiği bir gerçek bunu açıklıyor. İşte Allah’ın ilmi: Dünya güneş etrafında öyle bir yörünge çizer çizer ki 29 km. mesafe alışında 2,8 mm. “doğru bir çizgiden” içeri kayar. Bu sapma kıl payı şaşmaz. Eğer bu sapma 2,7 mm. veya 2,9 mm olsa (yani milimetrenin onda biri) dünyanın güneşe olan mesafesi gittikçe artar veya azalırdı. Sonuçta ya donarak ya da yanarak dünyadaki hayat biterdi. Bu hassas düzen milyonlarca yıldır aynı şekilde devam ediyor.
Peki bu yeterli mi? Bu verilerin işe yaraması için güneşin büyüklünün de ideal boyutta olması gerekiyor. Yani güneş biraz daha büyük olsa yanarak, biraz daha küçük olsa donarak ölürdük.
Allah’ın başka bir mucizesi: Dünyanın eğiminin 23-27 olduğu belirlenmiş. Bu en ideal eğikliktir.Ve dünya güneş etrafında tam bir daire değil elips şeklinde bir yörüngede hareket ediyor. Sübhanallah! Eğer eğim biraz az veya fazla olsa dünyanın büyük kısmını aşırı sıcaktan veya soğuktan yaşanmaz olacaktı. Güneş etrafındaki yörünge elips olmasaydı mevsimler olmayacaktı. Dünya ne dönüyor? Hiç düşündünüz mü? Fiziki bazı sebepler tespit edilmiş. Halbuki dönmeyebilirdi. Dönmeseydi gece gündüz olmazdı. Dünyanın güneş almayan kısmı yaşanmaz olurdu! İşte Allah kudretiyle dünyayı 23-27 eğerek döndürüyor. İnsanlar için!
Bilim adamları yer çekimi kuvvetinin 5.90 x 10 olduğunu tespit etmişler. Bu çok hassas değer birazcık değişse ne olur? Öyle olur ki biraz fazla olsa oturduğumuz yerden çok zor kalkar, kaslarımıza ağrılar girer, birkaç adım atar tekrar oturur; sular, oksijen yer kabuğuna çekilir. Sonuç ölüm. Çekim biraz az olsa ayağa kalktığımızda havaya uçar, başımızı bulunduğumuz yerin tavana çarpardık. Oksijen uçar, yağmur yağmaz. Sonuç malum.
Bütün bu rakamların oluşmasında gökyünün çok uzağındaki çeşitli yıldızların çekim ve dönüş hızlarının etkisi var. Eğer o yıldızlar, gezegenler olmasa bu rakamların hepsi değişir ve sonuçta ölüm olurdu. Kainatta muhteşem bir hesap ve denge görülüyor.Evet fizik ve kimyanın bize verdiği bütün bu alakasız gibi görünen sayılar milimi milimine hayatın devamını sağlamaktadır.
“Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu halde yeryüzünün omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yiyin. Sonunda gidiş O’nadır.” (Mülk Suresi, 15)
Yeryüzüne her saniye 16 milyon ton su inmekte ve 16 milyon ton da buharlaşmaktadır. Bu değer hiç değişmemekte, her saniye aynı miktar korunmaktadır. Üstelik yağmur için gerekli nemin büyük kısmı deniz suyunun buharlaşmasıyla sağlanıyor. Allah’ın hikmetine bakın ki su buharlaşırken tuz buharlaşmıyor. Kalıyor. Tuz da buharlaşsaydı… Bütün bitkiler tuzlu yağmur suyundan ölürdü ve hayat sona ererdi. Hem nem yüklü bulutların normalde su buharını bir defada boşaltması gerekir. Eğer böyle olsaydı binlerce ton su bir anda iner ve şehirleri yıkardı. Baraj patlaması gibi. Ama böyle olmuyor. Her seferinde su tane tane iniyor. Adı da yağmur oluyor. Üstelik yağmur taneleri normalde o yükseklikten aşağı ininceye kadar öyle bir hızlanırdı ki 550 km hıza ulaşıp başımıza değer ve kurşun gibi deler geçerdi. Fakat Allah yağmur damlasına öyle bir dizayn vermiş ki damla paraşut şeklinde olduğundan başlangıçtaki 8 km hızı koruyor ve yavaşça başımıza çarpıyor.
"Gökten, bir ölçüye göre su indiren O’dur. Onunla ölü bir memleketi diriltti (ve her yanına hayat) yaydı; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf 11)
"Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz; yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa 68-70)
Kar taneleri. Allah’ın başka bir mucizesi. Bir bilim adamı kar tanelerini mikroskopla inceliyor ve hayretler içinde kalıyor. Sonuç: Hiçbir kar tanesi diğerine benzemiyor. Her kar tanesi birbirinden farklı. Birinciyi inceliyor, beşinciyi inceliyor, onuncuyu, yüzüncüyü, binlercesi….Ve şunu görüyor: Her kar tanesi hassas bir şekilde ince ince işlenmiş, en ince detayına kadar düşünülmüş bir mükemmellikte. Bir ressam bile bunu yapamaz, diyor. Ve itiraf: Sanki bir sanatçı bana sanatını gösteriyor. Evet. En büyük, kusursuz sanatçı Allah’ın Sani(sanatlı yaratan) ismi tecelli ediyor.
Dünyanın koruyucu bir tabakası vardır. Yerin altında bir lav tabakası var. Bu tabaka 1600 km. hız ile dönüyor. Evet tam 1600 km. hız ile dönüyor.Bu dönüş hızı atmosferde manyetik bir alan oluşturuyor. Bu kalkan uzaydan gelen meteorları parçalıyor. Yakıp yok ediyor. Dünyaya has bir özellik… Ayın ve diğer gezegenlerin yüzeyinde o yüzden büyük çukurlar var. Meteor çarpmaları sonucu oluşan çukurlar. Halbuki dünyanın bu kalkan sayesinde korunuyor.. Meteorlar atmosfere girince parçalanıyor. Çoğu yanıp kül oluyor. Nadiren küçük parçalar düşüp küçük çukurlar oluşturuyor.
“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise hala gökteki delillerden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya 32)
Bilim dünya atmosferinin yedi katmandan oluştuğunu ve her birerinin görevlerini tespit etmiştir. Her birini çok önemli işler görüyor. İyonosfer denen katman sayesinde ses ve görüntüler bozulmadan geri yansıyor. Sonuç: İnsanlığın en büyük, en önemli ve hayatımız kolaylaştıran icatları cep telefonu, televizyon bu sayede işliyor. Allah’ın insanlara bir lutfu daha.
“Dönüşlü olan göğe and olsun.” (Tarık 11)
Ozon denen diğer bir tabaka da uzaydan gelen ve öldürücü olan ışınları filtreliyor, geçirmiyor. Fakat her ışığı geri çevirmiyor. Gördüğümüz faydalı ışığı geçiriyor. Bitkiler fotosentez yapsınlar ve hayat devam etsin diye.
Yani yedi katmanın her birerinin bizi yaşatmak için bir görevi var.
“Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti...”(Fussilet Suresi, 12)
Soluduğumuz hava %21 oksijen içeriyor. Bu oran günün her saati, her dakikası, hatta her saniyesi aynı kalıyor. Bilim adamları şaşkın. Nasıl oluyor da her saniye canlılıar oksijen kullanırken oran %21 olarak hep aynı kalıyor. Bu dengenin %33 ünü bitkiler fotosentez ile yapıyor. Geri kalanını okyanus diplerinde yaşayan bazı bakterilerin yaptığı tespit edilmiş. Fakat oranın hep aynı kalması müthiş bir olay. Hangi bitki, hangi bakteri havadaki oksijen azaldı, % şu kadar üretelim diyor. Ner fazla ne az. bu oranı nasıl tutturuyorlar. Oksijen biraz fazla olsa ciğerlerimiz yanar. Biraz az olsa nefes alamayız. Hassas oran, bütün hayvanlar, canlılar, milyarlarca insan her an oksijen kullandığı halde değişmiyor. Ne artıyor ne azalıyor. En ideal oran olan %21 olarak kalıyor.
“… her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan 2)
Canlılığın yapı taşı olan DNA... Başlı başına bir mucize… Sırları yeni yeni çözülüyor… Bir insan DNA’sı tam 3,5 milyar harfin en uygun şekilde dizilmesiyle oluşuyor. Bu sıralanışta kişinin bütün fiziki hatta belli ölçüde duygusal özellikleri yazılmış. Bu sıralanışın bir tanesi yanlış, eksik olsa insan ya ölüyor ya sakat doğuyor. Hiçbir tanesi hatalı olmamalı.
İngiliz Matematikçi Prof. Dr. Roger Penrose. Asrın matematikçisi. Bir hesap yapıyor… Hayatın hesabı… Kainattaki bütün ölçüleri, havadaki oksijen oranı, DNA sıralanışı, dünyanın güneşe uzaklığı, eğimi, yer çekimi kuvveti gibi rakamları kullanarak hayatın var olma ihtimalini hesaplıyor. Televizyondan seyircilere şöyle sesleniyor:
“Şu anda sizin yaşıyor olma ihtimalinizi hesapladık: 10 üzeri 10 te bir ihtimal tutarsa yaşıyorsunuz.”
Üstelik bir defa değil. Bu ihtimalin her saniye tutması lazım. Bu rakamın matematikteki ifadesi ise “imkansızlık”tır. Yani ihtimal dahilinde olsa hayatın olması imkansız…
Yüce Allah sanki hiç kimse tesadüf diyemesin diye bu kadar muhteşem bir yapıyı, bu kadar hassas ölçülerle yaratıp bize armağan ediyor.
Kainatı nasıl oluştuğunu araştıran bilim adamları en son şu görüşe ulaşıyor.Bütün kainat tek bir noktanın patlaması ve dağılması sonucu oluşmuştur. Bu sonuca ulaştıran bilgi ise şudur: Kainat sürekli genişlemektedir. Birbiri etrafında dönen sistemler ve galaksiler sürekli genişliyor. Bu genişleme geri işletildiği zaman nihayetinde bütün kainat tek bir noktada toplanıyor. Evet evren “bigbang(büyük patlama)” denen bir patlamayla meydana gelmiş ve sürekli genişlemektedir.
“Biz göğü çok sağlam bir şekilde bina ettik ve onu genişleten Biziz.” (Zariyat 47)
“Hakkı inkar edenler görmediler mi ki gökler ve yer bitişikken biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan yarattık. Hala inanmayacaklar mı? (Enbiya, 30)
Evet kainatı Allah, hassas ölçülere göre yaratmıştır ve bu hassas dengelerin her an var olmasını sağlıyor. Hayat bu şekilde devam ediyor.
Bütün mevcudat seferber olmuş insanoğluna hizmet ediyor. Ağaçlar elması, portakalı, şeftalisi, muzu ile…. Hayvanlar eti, sütü, yünü, gücü, güzelliği ile…. Rüzgarlar, bulutlar, denizler, toprak, hava, ateş…. Hep insanlar için… Peki insan niçin vardır?
Bütün kainat insanın hizmetindedir. Her biri Allah’a teslim olup görevlerini yapıyor. İnsan ise yüce yaratıcıyı bilmek, tanımak(isimleri ve sıfatlarıyla) ve O’nu tesbih, takdis, ve tenzih etmek için yani ibadet etmek için yaratılmıştır. Şu farkla ki insana irade verildiği için bu amaca uyup uymamakta serbest bırakılmıştır. İnsanın yaratılış amacına uygun yaşaması onu bütün mahlukatın üstünde bir mevkiye çıkarıyor ve cennet mükafat olarak veriliyor.. Yaratılışına auygun yaşamaz ise kainattaki bütün mevcudatın şehadetini yalanladığı ve kıymetlerini hiçe indirdiği ve asi olduğu için büyük bir cezayı hak etmiş oluyor.
"Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi; suretinizi de en güzel (bir biçimde ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (Mümin 64)
“Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için(Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler vardır.”(Al-i İmran 190)
Moleküler Evrim Çıkmazı “Hücredeki Mucize”
Evrim teorisi, bilindiği gibi canlılığın tesadüfler sonucu meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. daha sonra bu hücre çoğalarak yeni hücreleri oluşturmuş, bu hücreler de birleşerek ilkel canlı türlerini meydana getirmişlerdir. İlkel türler de zaman içinde gelişmiş türlere doğru evrimleşerek bugünkü modern canlıları oluşturmuşlardır. İnsan da bu evrim zincirinin en son halkasıdır. Buna inana bir kişinin aşağıdaki hikayeye de inanması akıl icabıdır:
Bir deprem sonucu kayalar ufalanıp kareli şekillerde bir kalıp gibi dizilirler. Yağmurlar sonucu oluşan sellerde çamurlar akıp bu taşların arasına dolar. Güneşte kurur. Sonra bu taşlar dağılır. Ortaya sağlam ve düzgün bir tuğla çıkar. Bu tuğla yüzlerce sene bekler ve binlerce sene içinde birçok tuğla oluşur.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca rüzgar ve fırtınalarla bunlar yan yana ve üst üste dizilirler. Aralarına da çamur girer ve sağlam olur. Binanın ihtiyacı olan her türlü malzeme üzerinde yükseldiği toprakta mevcuttur. Camlar için silisyum, elektrik kabloları için bakır, kolonlar için demir, kapılar için ahşap… yüz binlerce yıl içinde yağan yağmurlar, esen rüzgarlar sonucu bunlar oluşur ve uygun bir şekilde bir araya gelerek güzel, kullanışlı bir bina haline gelirler. Böyle bir hayal gücüyle şehirler kurabilir, şiir kitapları meydana getirilebilir hatta insan bile meydana getirebilirsiniz.
Eğer bir kimse canlılığın, evrimin öne sürdüğü gibi ilkel dünya şartlarında tesadüflerle oluşan bir hücreden başladığına inanıyorsa yukarıda anlatılan şehrin de kurulabileceğine inanması gerekir. Çünkü tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehre benzer bir karmaşıklığa sahiptir. Bilim adamları bu sırları çözdükçe hayretler içinde kalmaktadır. Evet canlılığın temeli olan hücre büyük bir mucizedir.
Hücrenin sarfettiği enerjiyi üreten santraller, yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar, üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bilgi bankası, bir bölgeden diğerine üretilen hammadde ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları, gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler, hücrenin içine alınacak veya dışarıya gönderilecek malzemelerin giriş çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu karmaşık yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.
Hücrenin değil ilkel dünya şartlarında oluşması, günümüzün en ileri teknolojisine sahip laboratuvarlarında bile yapay olarak sentezlenmesi mümkün olmamış, bu yönde yapılan çalışmalar başarısız olmuştur. Hücrenin yapıtaşı olan aminoasitlerden ve bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil hücre, hücrenin mitokondri, lizozom gibi organellerinden tek bir tanesi bile oluşturulamamıştır. Yani evrim teorisi 19. asrın yetersiz bilgilerinden yola çıkarak canlıların nasıl oluştuğunu açıklamak için uydurulmuş, o gün için mantıklı gibi görünen ama günümüzün gelişmiş bilimsel verileriyle hayal ürünü, bir fantezi olan bir görüş olarak kalmıştır.
Gerçekten de hücrenin yaşamını sürdürebilmesi için çeşitli işlevlere sahip bütün temel parçalarının bir anda bulunması gereklidir. Bunun için eğer hücre evrim sonucu meydana gelmiş olsaydı, milyonlarca parçasının aynı anda ve aynı yerde var olmuş olması, bunların aynı ansa belli bir düzen içinde bir araya gelmiş olmaları gerekirdi. Böyle bir olayın tesadüfen gerçekleşmesi ihtimal sınırlarının tamamen dışındadır.
Bileşiminde 288 aminoasit bulunan ve 12 farklı aminoasit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği aminoasitler 10 üzeri 300 farklı biçimde dizilebilir. Bu dizilimlerden ancak bir tanesi proteini oluşturur. Diğer bütün dizilimler işe yaramaz zincirlerdir.
Bir protein tek başına bir işe yaramaz. En küçük bir bakteri 600 çeşit proteinden meydana gelmiştir. Bu durumda yukarıdaki hesap 600 çeşit protein üzerinden yapılmalıdır. Sonuçta çıkacak rakam ise imkansız kavramıyla ifade edilebilir.
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar DNA’nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. Bir DNA molekülünde yaklaşık 3,5 milyar nükleotid, yani 3,5 milyar harf bulunur.
Bu sıralamanın hatasız olması gerekir. Aksi halde bir tane bile yanlış olsa canlı ya sakat olur, ya da ölür. Mükemmellik o derecededir. İşte Allah’ın akılları hayrete düşüren ilmi!
Araştırmalar göstermiştir ki hayatın başlaması için sadece canlılarda bulunması gereken maddelerin bir araya gelmesi yeterli değildir. Yaşam için gerekli bütün proteinler bir araya getirilse de bir canlı hücre elde edilemez. Elde edilememiştir. Çünkü yaşam, organizmayı oluşturan parçaların bir arada bulunmasında öte, metafizik bir kavramdır. Hayat, Allah’ın “Hayy” sıfatının bir yansımasıdır. Ancak O’nun dilemesiyle başlar, sürer ve sona erer. Her şey gibi yaşam da Allah’ın tek bir “ol!” emri ile olur…
Kullanılan ve Alıntı Yapılan Kaynaklar:
* Risale-i Nur Külliyatı;
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun



