SÜNNET KOYMAK ve NORM

SÜNNET KOYMAK, NORM KOYMAKTIR VE NORMU ALLAH KOYAR. ÖRNEKLIK ISE FORMDUR. FORMU NEBI KOYAR

Bu zihniyet Kur’an’ın yetersizliği önyargısına
dayanmaktadır. Allah’a ait sıfatları başkalarına
yakıştıranların sorunu Allah’ın yetersizliği önyargısıdır.
Onun için Allah’a ortaklar bulmuşlardır.
Kur’an’ın yetersizliği önyargısına sahip
olanlar da Kur’an’a ortaklar aramışlar, sünnet
ve hadisi Kur’an’ın ortağı ilan etmişlerdir.
Allah’a ortak koşmak bunu yapanı müşrik kılar,
fakat Kur’an’a ortak koşmak bunu yapanı
müşrik kılmaz elbet. Fakat bu durumun savunulacak
bir yanı da yoktur.
Sünnet ilahi norma uygun nebevi formdur
Kur’an peygamberin görev alanını tesbit ederken
şu açık ve net çerçeveyi çizer:
“Eğer yüz çevirirseniz iyi bilin ki Rasule düşen
mesajı apaçık tebliğ etmekten ibarettir.” (5:92)
“Elçiye apaçık tebliğ dışında
bir şey düşer mi?” (Nahl
16:35)
Bir elçiye düşen şeyin tebliğ
olduğu açık seçik ifade ediliyor.
Peki, yine elçiye tebyin
görevi yükleyen ayetler bu
çerçevenin dışında mı değerlendirilmeli?
Yani “alınan
mesajı aynen iletmek” anlamına
gelen tebliğ ile tebyin
arasında fark var mıdır? Veya
Hz. Peygamber’in görevleri arasında sayılan
“tebyin” nasıl anlaşılmalıdır?
Bu meselenin tahliline geçmeden önce bu bağlamda
yer alan ayetlerden bir kaçını buraya
serdedelim: “İşte sana da bu uyarıcı vahyi indirdik
ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın
ve belki onlar da bu sayede düşünürler.”
(Nahl 16:44) “Biz sana ilahi mesajı, sadece
üzerinde anlaşmazlığa düştükleri (inançla ilgili)
meselelerin çözümlerini kendilerine sunasın,
inanıp güvenecek bir topluluk için de bir
yol haritası ve bir rahmet olsun diye indirdik.”
(Nahl 16:64)
Ayetlerde yer alan tebyin, hem “iletme, duyurma,
bildirme”, hem de “tarif etme” ve
“uygulamalı olarak gösterme” anlamında
“açıklama”dır. Kur’an’da beyyene fiili kimi yerde
bu en geniş çağrışımlarıyla, kimi yerde ise
sadece “duyurma-iletme” anlamıyla kullanılmıştır.
Mesela 2:159; 3:187; 5:15 gibi ayetlerde,
hepsi de kitap ehliyle ilgili olarak “gizleme”
(hafâ) ve “saklamanın” (keteme) zıddına “eksiksiz
iletme, duyurma” anlamına kullanılır.
Fakat tüm dil otoritelerinin de ifade ettiği gibi,
tebyin, sözü de içine alan fakat ondan daha
kapsamlı bir anlam taşır. Nahl suresinin 39.
ayetinde ve başka ayetlerde (Msl: 2:159; 4:26;
5:75 vd.) Allah’a izafe edilen beyyene fiili, Nahl
64. ayette (ayrıca 14:4) yine aynı anlam içeriğiyle
Hz. Peygamber’e izafe edilir. İlgili ayetler
birlikte okunduğunda, Hz. Peygamber’in beyan
ve tebyin misyonunun sadece “iletmekle”
sınırlı olmadığı, uygulamaya konu olan talimatların
nasıl uygulanacağını bizzat göstermenin
de bu misyona dahil olduğu görülecektir.
Zaten vahyin onu “güzel örnek”
olarak nitelemesi bunun
teyididir (33:21).
Bu mesele bu kadar net olmasına
rağmen, kıymete
kanaat etmeyenler, rivayet
kültüründen de destek alarak,
Allah Rasulü’nün tebyin
alanına teşri’yi de dahil
etmişlerdir. Muteşerri (şeriata
uyucu) olan Sevgili
Peygamberimiz, şari (şeriat
koyucu) olana dönüştürülmüştür. Tahrim
suresindeki açık ve net yasağa rağmen Allah
Rasulü’nün haram koyacağını ifade edenler,
Kur’an’da 16 yerde gelen “sana soruyorlar”
veya “senden fetva istiyorlar” diyen hitapları
görmemişlerdir. Kur’an’ın bir tek yerinde de
“Sorulan şu konuda sen hüküm ver” yoktur.
Bu soruların tümünden çıkan sonuç şudur:
1. Hz. Peygamber’e sorulan bu soruların hepsi de
doğrudan Allah tarafından cevaplanır: Nebi sorulara
cevap veren değil, soruyu vahye sunan
konumundadır. Vahiy kendisine sorulan tüm
sorularda Nebi’ye kendi önüne geçmemesini
emretmektedir (6:50; 10:15; 46:9).
2. Nebi vahiyden bağımsız bir tavır geliştiremez:
Son Saat, Zulkarneyn gibi sadece uhrevi soruları
değil, hayız, ganimet, ayın evreleri ve
dağlar gibi dünyevi soruları da vahiy cevap-

Reklam