You are hereSınıflandır / taşkent / Semerkant seyahatinin hatırlattıkları

Semerkant seyahatinin hatırlattıkları


By ottoman - Posted on 19 November 2008

Semerkant seyahatinin hatırlattıkları

Ekim ayında, Zambak Tur’la yapmış olduğumuz beş günlük Özbekistan seyahati, birbirinden güzel hatıralarla dolu geçti. Buhara, Semerkant ve Taşkent aklımızın erdiğinden beri hayallerimizi süsleyen masal şehirleri, anavatan yurduydu.

İnsana sükûnet veren Buhara şehrinin mistik havasından ayrıldıktan sonra ulaştığımız Semerkant şehri, hükümdarlık merkezine yakışır ihtişamını hala koruyordu. Semerkant’ ta ziyaret ettiğimiz Uluğ Bey rasathanesi kalıntısının 1908 yılında, Rus arkeolog Viatkin tarafından bir raslantı sonucu bulunduğunu öğrenmemiz bizim için en şaşırtıcı bilgi olmuştu. Şehrin hemen çıkışında, göz önünde bulunan bu rasathane, nasıl olmuştu da Semerkant halkının hafızasından silinmişti, anlaşılır gibi değildi...

Timur’un torunu ve ve Şahruh Mirza’nın oğlu olan Uluğ Bey, 1407 de Horasan, Mâzenderan, Türkistan ve Maveraünnehr'i içine alan bölgenin emiri olmuş ve beyliğinin merkezini Semerkant yapmıştı. 1447 senesinde babası Şahruh'un vefatıyla yerine hükümdar olan Uluğ Bey, üç seneye yakın bir hükümdarlıktan sonra, elli beş yaşında iken oğlu Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürtülmüştü. Uluğ Bey, hükümdarlığı döneminde Semerkant’ da kurduğu rasathanesinde, içlerinde Kadızade-i Rumî, Gıyasüddin Kaşî ve Ali Kuşcu gibi ilim adamlarının da bulunduğu altmış-yetmiş kadar ilim adamı ile birlikte 30 yıl sürekli çalışmış, bir yıldız kataloğu hazırlamıştı. Zîc Cedid-i Sultanî-Zîc-i Gürganî adıyla bilinen meşhur eserde 1022 yıldızın adı ve konumu tespit edilmişti.

İktidar kavgası sonucunda tahtını ve hayatını kaybeden hükümdarın kendi ülkesinde rasathanesi ve ilim mirası yok edilirken, Onun Zîc’i Ali Kuşçu vasıtasıyla Osmanlı devletine getirilmiş, bu çalışma Avrupa’ya intikal etmiş ve kitabın bir kısmı 1648’de Oxford'ta basılmıştı. Hem hükümdar hem de büyük bir alim olan Uluğ Bey’in yüzyıllar boyu Türkistan halkının hafızasından silinmesi, üzerinde kafa yorulmasını gerektiren gerçek bir dramdır. Belki bu dram, “Doğu Türkleri” olarak da tanımlanan Orta Asya Türk tarih tecrübesinin tetkik edilmesiyle anlaşılabilir.

Orta Asya Türk tarih tecrübesinin “Batı Türkleri” ni temsil eden Osmanlı devletinin klasik dönem tecrübesiyle mukayeseli olarak değerlendirilmesi, Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Oğuz Türklerinin nasıl bir politik kültür değişikliğine uğradığını da göstermektedir.

“Ülüş” sistemi yerine devlet-i ebed müddet prensibi

Orta Asya tarihinde, zaman zaman güçlü devletler kurulmuştu. Bu devletlerin gücü ve büyüklüğü, çoğu zaman hükümdarın ömrüyle sınırlıydı. Hükümdarın ölümüyle memalik varisler arasında pay ediliyordu, bu sisteme “ülüş” adı verilmişti. Timurlu devletinin de başına aynı akibet gelmiş, büyük hükümdar Timur’un 1360’lardan itibaren Moskova’dan Delhi’ye, İstanbul’dan Çin hududuna kadar çok geniş bir alanda seferler düzenleyerek kurduğu devleti 1405’de öldükten sonra oğulları tarafından paylaşılmıştı. Timur’un oğulları zamanında amcalar ve yeğenlere de mülkten pay verilmek zorunda kalınmıştı.

Şahruh’un ölümünden sonra, mirzalar arasında saltanat kavgaları devam etmiş, neticede bu mücadeleden Miranşah soyundan gelen Timur’un torunu Ebu Said galip çıkmıştır. Ebu Said’in 18 yıl süren ve savaşlarla geçen hükümdarlığının sonu, bir bakıma Timurlu devletinin de sonu olmuştu.

Timur’un devleti ölümüyle birlikte, parçalanmaya yüz tutarken, onun Ankara’da yenmiş olduğu Yıldırım Beyazıt’ın arkasında bıraktığı devlet, büyüyerek asırlarca devam etmişti. Bu başarı Osmanlı devletinin merkeziyetçi yapısından kaynaklanıyordu. Osmanlı’da merkeziyetçiliğin temeli tahtın varisinin tek olmasıydı. Osmanlı tarihinde birden fazla merkez, birden fazla taht varisi ve memalikin varisler arasında paylaşılması söz konusu olmamış, tahtın el değiştirmesi belli kurallara bağlanarak, mülkün dağılması önlenmişti. Fatih’in İstanbul’u fethetmesi ile kazanmış olduğu sınırsız otorite, ona merkezi ve mutlak bir devlet kurma gücünü bahşetmişti. Gerek Fatih’in kanunnamesiyle, gerek daha sonra, 17. yüzyılda getirilen ekberiyet sistemiyle veliahtın kim olacağı önceden tespit edilmişti. “Devlet-i ebed müddet” fikri, devletin temel felsefesi haline getirilmişti.

Merkeziyetçi ve merkeziyet karşıtı politik kültürler

Orta Asya’nın tarihteki politik kültürü merkeziyetçi değildi. Göçebe kültürü, bozkır politik gelenekleri merkezi bir devlet kurulmasının önündeki en büyük engellerdi. Cengizli sistemi ve onun mirasını sürdüren Orta Asya devlet geleneğinde hükümdarlar meşruiyetlerini kabilelerin desteğiyle sağlamıştı. Bu desteğin karşılığında kabileler paylaşımdan pay almışlardı. Orta Asya devlet sistemi merkeziyetçi olmadığından toplumun sosyal ve kültürel yapısını çok fazla kontrol altında tutmamış, bunun sonucu olarak yerel halkın temsilcisi olan tarikatlar, ulema kesimi, tüccarlar değişik düzeylerde iktidara ve ekonomik kaynaklara ortak olmuştu.

Osmanlı sistemi, hiçbir beyliği iktidarına ortak etmemişti. Devlet, Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Anadolu Beyliklerinin tamamını kendisine bağlamış ve tasfiye etmişti. Osmanlı sisteminde bey ünvanı taşıyanlar aşiret beyleri değil, devlet düzeni içerisinde bu ünvanı almış olan beylerdi.

Osmanlı Devleti’nde bürokratik kadro, seyfiye (yönetici kadronun asker kanadı), İlmiye (kadılar, müderrisler, müftüler) ve kalemiye (devletin bürokratik işlemlerini yürüten sınıf) adı verilen üçlü bir sınıftan oluşuyordu. Ulema hariç, bürokrasinin diğer üyeleri kul (devşirme) kökenliydi. Kökenleri dolayısıyla bürokrasi ile toplumsal gruplar arasında herhangi bir organik bağ bulunmadığından, kayıtsız padişaha bağlıydılar. Yönetici kadronun Enderun’da gördükleri eğitim de, merkez kültüre bağlı olan ve bunu yerel bölgelere yayan bir bilinç üretiyordu.

Şah ismail’in kurduğu Safevi Devletinde de, Şah Abbas döneminden itibaren kabilelere dayanma politikasından vazgeçildiği, Osmanlılar gibi Türkmen - Oğuz boyundan gelen Şahların da “merkezi" bir düzen ve 'nizami' ordu kurmaya yöneldikleri görülmektedir. Zira, devletin kuruluşunda kendilerine dayandığı, 14 eyaletin valiliğini verdiği Kızılbaş-Türkmen aşiretlerinde, kabile asabiyeti hanedan ve devlete sadakat duygusundan daha güçlüydü. Bu aşiretler bir yandan hanedana isyan ediyor, diğer taraftan kendi aralarında üstünlük iddiasıyla çatışıyorlardı. Merkezileşmeyi sağlamak için, tıpkı Osmanlı devletinin iskan politikasında olduğu gibi, birçok oymağın (aşiretin) eski yurtlarında kalabalık bir halde yaşamalarına son verilmiş ve bu aşiretler İran içinde dağıtılmıştı. Şah Abbas döneminde, küçük yaşta saraya alınıp büyütülen hıristiyan kökenli Ermeni, Gürcü, Çerkes soyundan gelen kabiliyetli köleler eğitilip askeri ve sivil bürokraside yükseltildiler. Gulam adı verilen bu devşirmeler, devletin merkezi bir otorite kurmasına hizmet ediyordu.

Hanedanın evlik tercihleri ve iktidara etkisi

Orta Asya’da hem sultanların annelerinin hem eşlerinin mutlaka soylu aileden gelmesi gerekiyordu. Tercih edilen evlilik Cengiz ailesi içinden birisi ile evlenmekti. Çünkü Cengiz’in hanedanına mensup olmak, Orta Asya’da ittifak sistemine dahil olmayı sağlıyordu.

Halbuki, Osmanlı’da sultanın annesinin kim olduğu önemli değildi. Hatta soylu bir aileden gelen birisiyle evlenmek, Osmanlı zihninde tahtın birliğini tehdit etme potansiyeli taşımaktaydı. Hanedan içerisinde doğan çocuk annesi tarafından yetiştirilmemekte, özel bir eğitime tabi tutulmaktaydı.

Toprak sahipliği ve iktidar ilişkisi

Orta Asya devlet geleneğinde hükümdar meşruiyetini kabilelerin desteğiyle sağlamakta, bu desteğin karşılığında kabileler paylaşımdan pay almaktaydı. Bu pay, hükümdarın soyurgal, ikta, tüyül biçiminde dağıttığı toprak ihsanıydı. Bu sistemde, soyurgal sahibi olarak geniş toprakları kontrol eden bir bey, bir süre sonra, o bölgede hükümdara kafa tutan bir otorite olarak ortaya çıkıyordu. Daha sonra beylik olarak ortaya çıkan Mangıt, Konrat, Nayman, Durman, Kuşçu kabileleri bunun örnekleriydi.

Osmanlı devleti ise, ortadan kaldırdığı Anadolu beyliklerinin toprakları ile zaptettiği Bizans topraklarının tek maliki oldu. Toprak sahipliğine dayanan asalet sistemine ve derebey-serf ilişkisine son vererek, miri arazinin rakabesi (çıplak mülkiyeti) kendisinde kalmak üzere, tefvizini (tasarruf hakkını) muayyen bir bedel karşılığında ve müddetsiz olarak şahıslara devretmiş, böylece toprak kölesi olan tebaasını, bir akdin tarafı haline getirmişti.

Diğer taraftan, dirlik veya tımar sistemiyle, miri araziden belli bir kısmın yıllık gelirinin tamamını veya bir kısmını, savaşta yararlılık göstermiş kumandanlara ve devletin yüksek kademlerinde bulunan memurlarına hizmetleri mukabili veriliyordu. Dirlik (tımar) sistemi, Tanzimat’a kadar Osmanlı toprak rejiminin esasını teşkil etmişti.

Tarikatların nüfuzu

Uluğ Bey’in babası Şahruh, Herat’ta sürdürdüğü hükümdarlığı döneminde, dindarlığı ile temayüz etmişti. Uluğ Bey’in çevresindeki ulemanın bir kısmı başka bölgelerden gelmişti ve Semerkant halkından kopuk yaşıyorlardı. Tasavvufi düşüncenin etkili olduğu halkın nazarında, Uluğ Bey ve çevresindeki ulema şeriata karşı lakayttı. Bu bölgede ulema, şeriatın sınırlarını zorlayan sınıf olarak görülürken, tasavvuf ehli şeriatı temsil ediyordu. Hâlbuki daha batıda, ulema şeriata bağlılığı temsil eden, tasavvuf ise batıni yorumlarla şeriata bağlılığı gevşeten bir yapı olarak değerlendiriliyordu.

Kabaran öfkenin de desteğiyle oğul Abdüllatif, Uluğ Bey’i önce tahtından indirmiş, arkasından öldürtmüştü. Bu olaydan sonra, hükümdarlar tarikatların desteğini yanlarına almak zorunda kalmış, tarikatlara vakıf arazileri ve mülkler bağışlamışlardı. İktidarlarının devamı için, hükümdar ailelerinin şeyhlerin manevi himayelerine sığınmaları kaçınılmazdı. Nitekim Timurlu Devletinde iktidarı ele geçiren Ebu Said, tasavvuf erbabının lideri durumundaki Hace Ubeydullah Ahrar’ı sürekli yakınında bulundurmuştu. Hatta Akkoyunlular üzerine yaptığı ve neticede hayatını kaybettiği seferi Hace Ubeydullah Ahrar’ın telkini ile gerçekleştirmişti. Orta Asya’da bu dönemde etkili olan tarikatlar Nakşibendîlik, Kübrevilik ve Yesevilikti.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde, tasavvuf ehli ile yukarıdakine benzer ilişkiler yaşanmışsa da, Fatih’ten sonraki dönemde merkezileşmeyle birlikte, tarikatlar saraydan uzak tutulmuş ve kontrol altına alınmıştı.

Orta Asya Türk devletleri ile Osmanlı devletinin vizyon farklılığı ve ordu ihtiyacı

Timur sonrası Orta Asya hanlıklarının emperyal vizyonları olmamıştı. Mülkü paylaşan hanedan mensupları birbirleriyle kıyasıya savaşıyorlardı. Kendisini güçlenmiş hisseden bir han, hemen diğer bir hanlığın toprağına göz koyuyordu. Bu hanlıkların ordu ihtiyacı da kendi kavgalarına yetecek kadardı. Nitekim Şeybani devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Buhara, Hokand ve Hive Hanlıkları birbirleriyle mücadele ederek bütün enerjilerini bu kavgalarda harcamışlardı. Bu hanlıklar, 17. yüzyıldan itibaren büyüyen tehlike Çarlık Rusya’sına karşı hiçbir tedbir almamış, ittifaklar oluşturmamışlardı. Neticede, 1865 senesinde Hokand, 1868 senesinde Buhara Emîrliği ve 1873 senesinde ise Hîve Hanlığı ciddi bir direnişle karşılaşmadan Ruslar tarafından işgal edilmişti.

Orta Avrupa’ya kadar fetih hareketleri yürüten Osmanlı devleti ise, hedeflerine uygun askeri güç teşkil etmiş, Avrupa da gerçekleştirilen teknoloji ve icatlar izlenerek, en kısa sürede imparatorluğa intikali sağlanmıştı. Aynı şekilde, Avrupa’da ortaya çıkan meşrutiyet ve cumhuriyet tecrübeleri de yakından takip edilmiş, devlet içinde bu politik kültürün zemini oluşturulmuştu.

Özbekistan seyahati, Orta Asya’dan yola çıkan Oğuz Türklerinin Osmanlı İmparatorluğu ile şekillenen tarihi dönüşümünü daha iyi anlamaya vesile olması bakımından öğretici, anavatan topraklarını görmek ve binlerce kilometre ötede aynı dili paylaştığımız kardeşlerimizle kucaklaşmak bakımından heyecan vericiydi.

Yardımeli Derneği

 

HABERLER



 

Müzik Dinle

Allah'a çağıran, iyi işler yapan ve ben Allah'a teslim olmuş müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır. (Fussilet 33)

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Hz. Muhammed (S.A)

Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz. ( Cervantes)

Kimler yeni

  • AlexiaAsuris
  • Gotaslalaby
  • huberteubank
  • endeaceSeex
  • hafız

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 users ve 1 ziyaretçi çevrimiçi.

İçerik paylaşımı

İçeriği paylaş

Ana Menü

Secondary links

Anket

FİLİSTİN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORMUYUZ?:

En son ağ günlüğü gönderileri