You are hereTurabi'de Özgürlük ve Demokrasi - Abdulvahhab el-EFENDİ
Turabi'de Özgürlük ve Demokrasi - Abdulvahhab el-EFENDİ
İslâmî bir düzene nasıl geçilebileceği, sömürge yönetimlerince ya da sömürge yönetiminin ürettiği laik elitler tarafından kontrol edilen bir devletle karşı karşıya bulunan bütün çağdaş İslami hareketlerin ortak sorusudur. Birçok İslamcı grubun verdiği cevap, halkı İslâm’a yeniden yönlendirecek bir elit sınıfın teşkilini gerektiren anti-demokratik bir cevaptır. Kendi kendisini oluşturan elit sınıf, genellikle İslâm’ın ayrıcalıklı bir yorumcusu ve rehber olan karizmatik bir lideri takip eder.
Sudan’da hareketin gelişimi bu şekilde olmadı. Hem kendi içinde hem kendi dışında hareket, demokrasiden yana oldu. Başlangıcından beri hareket, özgürce faaliyet gösterebildi ve hayatı İslâm’a uygun bir tarzda yeniden şekillendirme çağrısı ciddi yankı buldu. Mısır’daki gelişmeler de askeri diktatörlüğün tehlikesini ortaya koydu. Bu diktatörlük, İslâmî harekete sömürge rejiminden daha çok zarar vermişti. Bu nedenle Sudan İhvan hareketinin ilk siyasi ittifakı, İslâmî bir devlet kurmaya değil, askeri diktatörlüğü önlemeye yönelikti. Bu tavır, Sudan’ın kendi askeri diktatörlüğünün tecrübe edilmesiyle haklılık kazandı. Askeri rejim İslâm’a, yerine geçen sivil rejimden daha çok antipatik ve İslâm’a saygı göstermeye yönelik halk baskılarına daha az açıktı. Hareketin ilk büyük başarısının askeri rejimi devirmekle ilgili olması ve solcuların hâkim oldukları bir diktatörlüğün ancak kitlelerin gücüne başvurularak önlenebilmesi gerçeği, İhvan’ın Sudan gibi bir ülkede demokrasinin önemini daha iyi kavramasına vesile oldu. Numeyri, yönetiminin ilk evresinde, İhvan davasını demokrasi ile bağlantılandırdı ve bir demokrasi mücadelesi vererek Sudan siyasi hayatında ilk başarısını kazandı. Bu mücadelede, komünistlere karşı veya İslâmî anayasa için yapılan diğer mücadelelerde İhvan, halkın desteğini sürekli yanında buldu.
Hareketin eğilimi sürekli, demokrasiden yana olmuştu. 1965 Misak-ı İslâmî metni, temel değerler olarak demokrasiyi ve bireysel özgürlüğü vurguluyordu. Turabi daima, demokrasiyi korumanın önemine işaret ediyor ve fırsatçı olduklarını düşündüğü muhaliflerini eleştiriyordu. 1967 anayasa taslağını değerlendirirken, İslâmî hedeflere ulaşılmasında bu dokümanın katkısına işaretle şunları söylüyordu:
(Taslak anayasa) temel hakları temin ediyor, temsili bir hükümet kuruyor, (halk tarafından) seçim ve hükümetlerin sorumluluğu ilkesini benimsiyor... Çünkü bu halkın ezici çoğunluğu Müslüman’dır... Ve halkı dine karşı olan sorumluluklarını omuzlamaya çağıran kapı açık oldukça, halkın hükümete tesir etme gücü var oldukça İslâmî hedeflerin başarılması, İslâmcı aktivistlerin halkı harekete geçirmede gösterecekleri kararlılığa bağlı olacaktır.[1]
Daha önce Turabi daha da ileri giderek, İslâmî doktrinin yetkili yorumlayıcılarının seçilmiş ulema değil, Müslüman halk olduğunu ileri sürüyordu. Bu, dini düşünceyi demokratikleştirme çabası, daha sonraları Turabi’nin İslâmî doktrini yeniden yorumlama hamlesinin en temel öğelerinden biri haline geldi.
Hareketin içinde yapılan bu tartışmalarda genel eğilim sürekli mükemmel olmayan bir demokrasinin bile herhangi bir diktatörlük türünden daha tercihe şayan olduğu, zira demokrasi içinde reform ve eleştiri kapılarının her zaman açık tutulduğu yönündeydi. 1980’lerin başında Turabi, bu muğlak tavırlara açık bir ideolojik ifade verdi. Misak metninin, özgürlüğü olumlu bir değer olarak kabul etmesi ve bu özgürlüğün kullanılmasının haktan çok bir görev olduğunu beyan etmesini hatırlatarak, Turabi bu kabulleri kendi sisteminin özü haline getirdi; dinin ana prensiplerine göre, özgürlük, kendisini bütün diğer yaratıklardan ayıran insanın kaderidir. Ve bu, onun kaderi olduğu gibi yasal hakkıdır da. Çünkü Allah hiçbir peygambere ya da yöneticiye hakkı zorla kabul ettirme yetkisi vermedi.[2]
Toplumdan, maddi şartlardan, devlet ya da din adamlarından kaynaklanan bütün baskılardan özgürlük, sahih ibadetin ve tevhidin şartıdır. Bu özgürlüğe kavuşmak sadece bir hak değil, aynı zamanda bir yükümlülüktür. Peygamberlerin toplumları üzerinde yaptıkları ilk talep, tebliğ ve ibadet özgürlüğünün verilmesi olmuştur.
İslâm aynı zamanda, dînî otoriteyi tekelleştiren hiçbir elit sınıf tanımaz. İlimde farklılık tıpkı servette farklılık gibi başkalarını boyunduruk altına almak için bir araç olarak kullanılamaz. Gerçek bir İslâm toplumunda bu her ikisine de sahip olanlar, onları Müslüman kardeşleri arasında dağıtmak gibi ağır bir sorumluluk altındadırlar. İlim mümkün olduğunca yayılmalıdır ve bütün Müslümanlar, toplumlarının gidişatlarından aynı derecede sorumluluk sahibidirler. İslâm hukukunun temel bir kaynağı oları icma, geleneğin ileri sürdüğü gibi ilim sahibi elitin oybirliği değil, ilim sahibi mensuplarınca aydınlatılan bütün bir İslâm toplumunun oybirliğidir. İslâm’ın hızlı yayılışıyla, Müslümanların çoğunluğu inançları hakkında çok az bilgiye sahip hale geldi, bu da ulemanın, icmayı kendi tekellerine almalarına yol açtı. Bu istisnai durum, ilmin yayılmasıyla ortadan kalkmalıdır ve bir standart haline getirilmemelidir.
Turabi, ideal bir İslâmi düzenin, kelimenin bugünkü anlamıyla demokratik olduğunu söylüyordu. ‘Demokrasi terimi kabul edilmelidir ki hassas ve belirsiz bir terimdir, ancak kamu işlerinde İslami karar verme mekanizması olan şûra, demokrasi ile halka kamu işlerinde belirleyici ses olmalarına imkan verme hedefini paylaşıyor. Temel fark, “şura”nın Allah’ın hakimiyetini, demokrasinin ise halkın iradesini mutlak kabul etmesidir. Ayrıca şûra, demokrasinin olağan çıkmazlarını aşacak bir atmosferde icra edilir. Hükümetin temsilciliğini bozacak yönlendirme ve manipülasyonlar, İslâm ahlakının hâkim olduğu bir toplumda daha az muhtemeldir. Temel yasalar da değiştirilemez. Para ve güç eşitsizlikleri, İslâm toplumunda belirleyici faktörler ya da hâkim unsurlar olamaz.
Bireysel özgürlükler ve haklar üzerine yapılan çağdaş tartışmalarda önemli bir yer tutan bireyin ve toplumun muhalefeti İslâm toplumunda görülmemiştir, zira devlet-birey ikilemi bu toplumlarda yeterince gelişmedi. Vatandaşlar şeriat temelli idare tarafından, bu idare mükemmel olmamasına rağmen, bir nevi teminat altına alınmışlardı zira şeriat, yöneticileri, günümüzdeki gerilimlerin temelinde bulunan iki büyük yetkiden mahrum etmiştir: Yasama ve vergilendirme yetkileri. Bugün bu konular gündeme geliyor, çünkü yabancı tesirler, halklarından uzak ve otoritesini balkın üzerine empoze etmede çok daha etkili rejimler yarattı. Soruna tasviri olarak değil, dinamik olarak yaklaşılmalıdır. Ütopik bir toplumda elde edilebilecek özgürlükler değil, bugün tevhidin temel şartı olan özgürlüğün kazanılması için neler yapılması gerektiği tartışma konusu yapılmalıdır. Zira tevhid, bütün dünyevi otoritelerden özgürlüğü ima etmiyor mu?
Bu anlayışla İslâm’da özgürlük, bir şeylerden özgürlük gibi göreceli ve şartlı bir statü değil, tam ve mutlaktır. Batılı toplumlar, vatandaşlarının özgür olmalarıyla, başkalarının boyunduruk altında olmaları arasında bir çelişki görmediler. Aynı şekilde Avrupa tarihinde emperyal ya da evrensel hegemonyadan kurtuluş, ulusal kiliseye ya da ulus-devlete boyun eğişten başka bir şey getirmedi. Ancak, mutlak özgürlük her an her yerde kendisini göstermelidir. Allah’ın dışında bütün ilahları reddeden tevhid prensibi, ibadet özgürlüğüne yapılan her yeni tehdit karşısında yeniden hatırlanmalıdır. Mutlak özgürlük, sürekli bir kurtuluş sürecidir.
İslâm’da özgürlük, düzen ya da birlikle çatışma halinde değildir. İslâm toplumu, Allah’ın otoritesi altında gönüllü bir birlik kuran özgür fertlerden oluşur. Birey, özgürlüğünü ve tatminini, tam potansiyele ulaşmasında yardımcı olan toplumda bulur. Birlik, bireysel bütünlüğü koruyan ve ona kamu hayatında tam katılım sağlayan İslâm toplumunun demokratik tabiatıyla güçlenir. Birliğe ulaşmak için tecdide ihtiyacımız vardır, zira birliği sağlayan işbirliğine, birbiri peşi sıra gelen belli evrelere ulaşılır. Bir zamanlar Müslümanları birleştiren partiler ve düşünce okulları, bugün onları bölüyor; eğer birliğe ulaşılacaksa bu durum düzeltilmelidir. Geleneğe körü körüne bağlılık, temel dini yükümlülüklerle ve dindarlıkla çelişiyor. Birey, kendisini bundan kurtarmalı ve dinin taleplerine kendi özgür iradesiyle karşılık vererek kendi katkısıyla bun malıdır.
Turabi’nin savunduğu bu görüşler tabii ki tepki gördü. Raşid Tahir, liberalizme kaydığını düşündüğü hareketten ayrıldı. Demokrasiye yaklaşım, hareketi 1960’larda bölen tartışmaların merkezî konusuydu. Turabi’nin yaklaşımı kendi içinde çelişkiler taşıyordu. Hareket içinde, teşkilat üzerinde yoğunlaşan tartışmalar bu ihtilâfları yansıttı. Hareketin iç gelişimi demokratikleşmeden vana olmuştu, zira ortaya bir karizmatik lider çıkıp teşkilata hakim olamamıştı. Yönetimdeki modern eğitimli elitler, liberal değerlerle yoğrulmuşlardı. Turabi’nin ortaya çıkışı bu eğilimi değiştirmedi, aksine güçlendirdi, çünkü Turabi de ideolojik temellerde demokrasi taraftarıydı ve onun pragmatik çizgisine, Turabi’yi destekleyen genç üyelere daha fazla güç verecek bir demokratikleşmeye karşı çıkan eski tüfekler tarafından muhalefet edildi.
Kaynak: İslami Yorum
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun




