You are hereTurabi'de Özgürlük ve Demokrasi - Abdulvahhab el-EFENDİ

Turabi'de Özgürlük ve Demokrasi - Abdulvahhab el-EFENDİ


By ihy - Posted on 05 March 2011

Turabi

İslâmî bir düzene nasıl geçilebileceği, sömürge yö­netimlerince ya da sömürge yönetiminin ürettiği laik elitler tarafından kontrol edilen bir devletle karşı kar­şıya bulunan bütün çağdaş İslami hareketlerin ortak sorusudur. Birçok İslamcı grubun verdiği cevap, halkı İslâm’a yeniden yönlendirecek bir elit sınıfın teşkilini gerektiren anti-demokratik bir cevaptır. Kendi kendi­sini oluşturan elit sınıf, genellikle İslâm’ın ayrıcalıklı bir yorumcusu ve rehber olan karizmatik bir lideri ta­kip eder.
Sudan’da hareketin gelişimi bu şekilde olmadı. Hem kendi içinde hem kendi dışında hareket, demok­rasiden yana oldu. Başlangıcından beri hareket, özgür­ce faaliyet gösterebildi ve hayatı İslâm’a uygun bir tarzda yeniden şekillendirme çağrısı ciddi yankı buldu. Mısır’daki gelişmeler de askeri diktatörlüğün tehlike­sini ortaya koydu. Bu diktatörlük, İslâmî harekete sö­mürge rejiminden daha çok zarar vermişti. Bu nedenle Sudan İhvan hareketinin ilk siyasi ittifakı, İslâmî bir devlet kurmaya değil, askeri diktatörlüğü önlemeye yönelikti. Bu tavır, Sudan’ın kendi askeri diktatörlü­ğünün tecrübe edilmesiyle haklılık kazandı. Askeri re­jim İslâm’a, yerine geçen sivil rejimden daha çok anti­patik ve İslâm’a saygı göstermeye yönelik halk baskı­larına daha az açıktı. Hareketin ilk büyük başarısının askeri rejimi devirmekle ilgili olması ve solcuların hâkim oldukları bir diktatörlüğün ancak kitlelerin gücü­ne başvurularak önlenebilmesi gerçeği, İhvan’ın Sudan gibi bir ülkede demokrasinin önemini daha iyi kavra­masına vesile oldu. Numeyri, yönetiminin ilk evresin­de, İhvan davasını demokrasi ile bağlantılandırdı ve bir demokrasi mücadelesi vererek Sudan siyasi haya­tında ilk başarısını kazandı. Bu mücadelede, komü­nistlere karşı veya İslâmî anayasa için yapılan diğer mücadelelerde İhvan, halkın desteğini sürekli yanında buldu.
Hareketin eğilimi sürekli, demokrasiden yana olmuştu. 1965 Misak-ı İslâmî metni, temel değerler ola­rak demokrasiyi ve bireysel özgürlüğü vurguluyordu. Turabi daima, demokrasiyi korumanın önemine işaret ediyor ve fırsatçı olduklarını düşündüğü muhaliflerini eleştiriyordu. 1967 anayasa taslağını değerlendirirken, İslâmî hedeflere ulaşılmasında bu dokümanın katkısı­na işaretle şunları söylüyordu:
(Taslak anayasa) temel hakları temin ediyor, temsili bir hükümet kuruyor, (halk tarafından) seçim ve hükümet­lerin sorumluluğu ilkesini benimsiyor... Çünkü bu halkın ezici çoğunluğu Müslüman’dır... Ve halkı dine karşı olan sorumluluklarını omuzlamaya çağıran kapı açık oldukça, halkın hükümete tesir etme gücü var oldukça İslâmî he­deflerin başarılması, İslâmcı aktivistlerin halkı harekete geçirmede gösterecekleri kararlılığa bağlı olacaktır.[1]
Daha önce Turabi daha da ileri giderek, İslâmî doktrinin yetkili yorumlayıcılarının seçilmiş ulema de­ğil, Müslüman halk olduğunu ileri sürüyordu. Bu, dini düşünceyi demokratikleştirme çabası, daha sonraları Turabi’nin İslâmî doktrini yeniden yorumlama hamle­sinin en temel öğelerinden biri haline geldi.
Hareketin içinde yapılan bu tartışmalarda genel eğilim sürekli mükemmel olmayan bir demokrasinin bile herhangi bir diktatörlük türünden daha tercihe şayan olduğu, zira demokrasi içinde reform ve eleştiri kapılarının her zaman açık tutulduğu yönündeydi. 1980’lerin başında Turabi, bu muğlak tavırlara açık bir ideolojik ifade verdi. Misak metninin, özgürlüğü olumlu bir değer olarak kabul etmesi ve bu özgürlüğün kullanılmasının haktan çok bir görev olduğunu beyan etmesini hatırlatarak, Turabi bu kabulleri kendi siste­minin özü haline getirdi; dinin ana prensiplerine göre, özgürlük, kendisini bütün diğer yaratıklardan ayıran insanın kaderidir. Ve bu, onun kaderi olduğu gibi yasal hakkıdır da. Çünkü Allah hiçbir peygambere ya da yöneticiye hakkı zorla kabul et­tirme yetkisi vermedi.[2]
Toplumdan, maddi şartlardan, devlet ya da din adamlarından kaynaklanan bütün baskılardan özgür­lük, sahih ibadetin ve tevhidin şartıdır. Bu özgürlüğe kavuşmak sadece bir hak değil, aynı zamanda bir yü­kümlülüktür. Peygamberlerin toplumları üzerinde yaptıkları ilk talep, tebliğ ve ibadet özgürlüğünün ve­rilmesi olmuştur.
İslâm aynı zamanda, dînî otoriteyi tekelleştiren hiçbir elit sınıf tanımaz. İlimde farklılık tıpkı servette farklılık gibi başkalarını boyunduruk altına almak için bir araç olarak kullanılamaz. Gerçek bir İslâm toplu­munda bu her ikisine de sahip olanlar, onları Müslüman kardeşleri arasında dağıtmak gibi ağır bir sorum­luluk altındadırlar. İlim mümkün olduğunca yayılmalıdır ve bütün Müslümanlar, toplumlarının gidişatla­rından aynı derecede sorumluluk sahibidirler. İslâm hukukunun temel bir kaynağı oları icma, geleneğin ile­ri sürdüğü gibi ilim sahibi elitin oybirliği değil, ilim sa­hibi mensuplarınca aydınlatılan bütün bir İslâm toplu­munun oybirliğidir. İslâm’ın hızlı yayılışıyla, Müslümanların çoğunluğu inançları hakkında çok az bilgiye sahip hale geldi, bu da ulemanın, icmayı kendi tekelle­rine almalarına yol açtı. Bu istisnai durum, ilmin yayılmasıyla ortadan kalkmalıdır ve bir standart haline ge­tirilmemelidir.
Turabi, ideal bir İslâmi düzenin, kelimenin bugün­kü anlamıyla demokratik olduğunu söylüyordu. ‘De­mokrasi terimi kabul edilmelidir ki hassas ve belirsiz bir terimdir, ancak kamu işlerinde İslami karar verme mekanizması olan şûra, demokrasi ile halka kamu iş­lerinde belirleyici ses olmalarına imkan verme hedefi­ni paylaşıyor. Temel fark, “şura”nın Allah’ın hakimiye­tini, demokrasinin ise halkın iradesini mutlak kabul etmesidir. Ayrıca şûra, demokrasinin olağan çıkmazlarını aşacak bir atmosferde icra edilir. Hükümetin temsilci­liğini bozacak yönlendirme ve manipülasyonlar, İslâm ahlakının hâkim olduğu bir toplumda daha az muhte­meldir. Temel yasalar da değiştirilemez. Para ve güç eşitsizlikleri, İslâm toplumunda belirleyici faktörler ya da hâkim unsurlar olamaz.
Bireysel özgürlükler ve haklar üzerine yapılan çağ­daş tartışmalarda önemli bir yer tutan bireyin ve top­lumun muhalefeti İslâm toplumunda görülmemiştir, zira devlet-birey ikilemi bu toplumlarda yeterince ge­lişmedi. Vatandaşlar şeriat temelli idare tarafından, bu idare mükemmel olmamasına rağmen, bir nevi te­minat altına alınmışlardı zira şeriat, yöneticileri, gü­nümüzdeki gerilimlerin temelinde bulunan iki büyük yetkiden mahrum etmiştir: Yasama ve vergilendirme yetkileri. Bugün bu konular gündeme geliyor, çünkü yabancı tesirler, halklarından uzak ve otoritesini bal­kın üzerine empoze etmede çok daha etkili rejimler ya­rattı. Soruna tasviri olarak değil, dinamik olarak yaklaşılmalıdır. Ütopik bir toplumda elde edilebilecek özgürlükler değil, bugün tevhidin temel şartı olan özgür­lüğün kazanılması için neler yapılması gerektiği tar­tışma konusu yapılmalıdır. Zira tevhid, bütün dünyevi otoritelerden özgürlüğü ima etmiyor mu?
Bu anlayışla İslâm’da özgürlük, bir şeylerden öz­gürlük gibi göreceli ve şartlı bir statü değil, tam ve mutlaktır. Batılı toplumlar, vatandaşlarının özgür ol­malarıyla, başkalarının boyunduruk altında olmaları arasında bir çelişki görmediler. Aynı şekilde Avrupa tarihinde emperyal ya da evrensel hegemonyadan kur­tuluş, ulusal kiliseye ya da ulus-devlete boyun eğişten başka bir şey getirmedi. Ancak, mutlak özgürlük her an her yerde kendisini göstermelidir. Allah’ın dışında bütün ilahları reddeden tevhid prensibi, ibadet özgür­lüğüne yapılan her yeni tehdit karşısında yeniden hatırlanmalıdır. Mutlak özgürlük, sürekli bir kurtuluş sürecidir.
İslâm’da özgürlük, düzen ya da birlikle çatışma ha­linde değildir. İslâm toplumu, Allah’ın otoritesi altında gönüllü bir birlik kuran özgür fertlerden oluşur. Birey, özgürlüğünü ve tatminini, tam potansiyele ulaşmasın­da yardımcı olan toplumda bulur. Birlik, bireysel bü­tünlüğü koruyan ve ona kamu hayatında tam katılım sağlayan İslâm toplumunun demokratik tabiatıyla güçlenir. Birliğe ulaşmak için tecdide ihtiyacımız var­dır, zira birliği sağlayan işbirliğine, birbiri peşi sıra ge­len belli evrelere ulaşılır. Bir zamanlar Müslümanları birleştiren partiler ve düşünce okulları, bugün onları bölüyor; eğer birliğe ulaşılacaksa bu durum düzeltil­melidir. Geleneğe körü körüne bağlılık, temel dini yü­kümlülüklerle ve dindarlıkla çelişiyor. Birey, kendisini bundan kurtarmalı ve dinin taleplerine kendi özgür iradesiyle karşılık vererek kendi katkısıyla bun malıdır.
Turabi’nin savunduğu bu görüşler tabii ki tepki gördü. Raşid Tahir, liberalizme kaydığını düşündüğü hareketten ayrıldı. Demokrasiye yaklaşım, hareketi 1960’larda bölen tartışmaların merkezî konusuydu. Turabi’nin yaklaşımı kendi içinde çelişkiler taşıyordu. Hareket içinde, teşkilat üzerinde yoğunlaşan tartışma­lar bu ihtilâfları yansıttı. Hareketin iç gelişimi demok­ratikleşmeden vana olmuştu, zira ortaya bir karizmatik lider çıkıp teşkilata hakim olamamıştı. Yönetimde­ki modern eğitimli elitler, liberal değerlerle yoğrul­muşlardı. Turabi’nin ortaya çıkışı bu eğilimi değiştir­medi, aksine güçlendirdi, çünkü Turabi de ideolojik temellerde demokrasi taraftarıydı ve onun pragmatik çizgisine, Turabi’yi destekleyen genç üyelere daha faz­la güç verecek bir demokratikleşmeye karşı çıkan eski tüfekler tarafından muhalefet edildi.

Kaynak: İslami Yorum

 



Kuran Surelerinin Kimliği

Müzik Dinle

Allah'a çağıran, iyi işler yapan ve ben Allah'a teslim olmuş müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır. (Fussilet 33)

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Hz. Muhammed (S.A)

Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz. ( Cervantes)

Kimler yeni

  • NurT
  • ElestIdota
  • handan kavukçu
  • BerkayGüçlü
  • Damdinceren

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 users ve 2 misafir ziyaretçi çevrimiçi.

İçerik paylaşımı

İçeriği paylaş

Ana Menü

Secondary links

Anket

FİLİSTİN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORMUYUZ?:

En son ağ günlüğü gönderileri