Vahiy ve Sünnet

lamaktadır. Adeta vahiy Nebi’nin önüne geçmekte,
Nebi’nin vahyin önüne geçmesi engellenmektedir.
Hz. Peygamber’in vahiy inmeden
hattuhareket tayin ettiği için kınanmıştır. Bunun
örnekleri arasında; Abese 2-3, Âl-i İmran
128, Bakara 272, Tevbe 43, En’âm 65, Enfal
67, Nisa 105, Ahzab 1, En’âm 116, İsra 73-75,
Nahl 126, Tevbe 80, 84, 113 gibi birçok ayet
yer alır.
3. Hz. Peygamber kendisi hüküm vermez, hükmü
vahye bırakır: Nisa 7, Nisa 95, Nisa 176, Bakara
218, Bakara 223, Bakara 229, Bakara 256,
Hûd 114 ve daha birçok ayetin nüzul sebebi
bu hakikati ortaya koyar.
Kur’an’la inşa olmuş bir akıl için şu hakikat
güneş gibi zahirdir: Allah Rasulü din dilini
tesis eden değil, tebliğ eden konumundadır.
Allah şaridir, Nebi müteşerridir. Bu meyanda
Serahsi’nin şu tesbitini örnek kabilinden nakledelim:
“Eğer Nebi yasakları kendi koysaydı,
içkiyi yasaklamak için o kadar beklemezdi?”
Din dili Kur’an’dan uzaklaştıkça, tebyin yetkisi
teşri yetkisi gibi anlaşılmıştır. Bu külliyen iftiradır.
Tebyin ayrı, teşri ayrıdır.
Kıyametin saati kendisine sorulan nebiye vahiy
şöyle der: “de ki: Kesin bilgi Allah katındadır.
Bana gelince… Ben sadece apaçık bir
uyarıcıyım.” (67:26) Bu ayette Nebi’ye demesi
emredilen “Ben mubîn bir nezirim”deki mubîn
ile tebyin özünde aynıdır. Aynı kelimenin biri
ism-i fail formu, diğeri mastarıdır. Şu halde
kıyametin vakti sorulan Nebi’nin “kesin bilgi
Allah katındadır” demesi bir tebyîn olmaktadır.
Hz. Peygamberin müteşerri olmak dışında
ayrıca bir şari’ sıfatı yoktur. Bu hakikati ifade
eden Kur’an’da o kadar çok örnek vardır
ki. Biz sadece bir kaçını zikredelim: Bakara
189’da hilaller, 215 ve 219’da infak edilecek
şeyler, 217’de haram ayda savaş, yine 219’da
içki ve kumar, 220’de yetimler, 222’de kadınların
aybaşı hali, Maide 4’de helal yiyecekler, Araf 187 ve Naziat 42’de kıyametin ne zaman
kopacağı, Enfal 1’de ganimetler, İsra 85’de
vahiy/melek, Kehf 83’de Zülkarneyn, Taha
105’de dağların ne olacağı, Nisa 127’de kadınlarla
ilgili bazı meseleler, Nisa 176’da kelâle’nin
mirası… Allah Rasulü’ne bütün bunlar hakkında
sorular sorulduğu halde, kendisi cevap
vermiyor. Rabbi ona “de ki” (kul) diyor, o da
rabbinden aldığı emri tebliğ ve tebyin ediyor,
yani “iletiyor”.
Tertil fıkhı, şu soruyu sormayı gerektirir: Allah
Rasulü, şu eylemlerin kötü olduğunu bilmiyor
muydu da bu konuda vahyin hükmünü
bekledi: Adam öldürmek, zina etmek, metres
tutmak, ölen babanın eşiyle evlenmek, putlara
kurban kesmek, Kâbe’yi çıplak tavaf etmek,
hırsızlık, gasb, içki, kumar, kız çocuğunu diri
diri gömmek, faiz, domuz eti, leş, cahiliyyenin
dokuz türlü utanç verici evlenme âdeti, falcılık,
büyücülük, yetim hakkı, miras gasbı… Bunların
çoğu, “insanlığın ortak aklı tarafından kötü
görülen” birer munker idi. Bunlar yasaklanıncaya
kadar bir kısım Müslüman tarafından
uygulanmaya devam etti. Sevgili Peygamberimizin
bunların en azından kahir ekseriyetinin
çirkin kötü olduğunu bilmemesi düşünülebilir mi? Böyle düşünmek, onun akleden kalbine ve
şahsiyetine hakaret olmaz mı?
Elbette biliyordu. Fakat onun bildiği bir şey
daha vardı: Helal ve haramı Allah koyar. Kendisi
de tebliğ ve tebyin eder. Rabbi karşısında
onun kadar haddini bilen kaç kişi çıkar? O da
bildi. Bir keresinde yaşadığı üzücü bir olaydan
dolayı helal bir şeyi kendisine haram kılmaya
kalktı da, bunun üzerine adı “tahrim: haram
kılma” olan bir sure indi. Daha o surenin başında,
Hz. Nebi’ye yönelik şu ilahi azar yer alıyordu:
“Sen ey Nebi! Allah’ın sana helal kıldığı
şeyi, nasıl olur da kendine haram kılarsın?”
(66:1)
Allah sünnet koyar, Nebi ise örnek davranış
ortaya koyar (33:21). Sünnet koymak, norm
koymaktır ve normu Allah koyar. Örneklik ise
formdur. Formu Nebi koyar. Bir misal: Temizlik
ilkesi normdur. Bunu Allah koyar. Bu ilke
sünnetullah olur. Bu temizliğin ağza ilişkin
olanını (misvaklamak) Nebi’nin erak ağacıyla
yapması bir “norm” değil bir formdur. Yani
“nebevi örnekliktir”.
Nebevi örnekliğe uymak Nebi’nin üstümüzdeki
hakkıdır
Tüm samimiyetimle inandığım hakikat şudur:
Bize Allah’ın vahyini taşıyan sevgili Peygambe

Reklam