Ka-Ka
KADININ HAKLARI
KADININ HELÂL VE HARAM OLAN DİĞER DAVRANIŞLARI
KADININ KABRİ ZİYARETİ CAİZ MİDİR?
KADININ KAHVEDE NAMAZ KILMASI
KADININ KOCANIN SOYADINI ALMASI
KADININ KOCANIN KOLUNA GİRMESİ
KADININ KOCASIYLA OYNAŞMASI
KADININ MİRASI
KADININ NAMAZDAKI FARKLI DURUMU
KADININ ÖĞRETMENLİK YAPMASI
KADININ ÖRTÜNMESİNİ EMİR EDEN AYET-İ KERİMEDE ZİKR EDİLEN CİLHAB NE DEMEKTİR, MANTO GİYMEK HARAM MIDIR?
KADININ PANTOLON GİYMESİ
KADININ SAÇ KESTİRMESİ:
KADININ SESİ AVRETTİR, ONU DİNLEMEK HARAMDIR DİYEN OLDUĞU GİBİ MÜBAHTIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA NE DİYORSUNUZ. BİZ NASIL DAVRANALIM?
KADININ SESİ:
KADININ SORUMLULUKLARI
KADININ SÜNNET OLMASI
KADININ SÜNNETİNİN ZAMANI
KADININ TEK BAŞINA HACCA GİTMESİ
KADININ TENASÜL UZVUNDA DEVAMLI KALMAK SURETİYLE TIBBI BİR PARÇA YERLEŞTİRİLEREK HAMİLE KALMASININ ÖNLENMESİ CAİZ MİDİR? BU TAKDİRDE KADININ GUSLÜ SAHİH MİDİR, ORUCU SAHİH OLUR MU?
KADININ YAKINLARINI ZİYARET HAKKI
KADININ YALNIZ BAŞINA TAKSİYE BİNMESİ CAİZ MİDİR?
KADININ YARATILIŞI
KADININ YÜZÜ VEYA VÜCUDUNUN BAŞKA BİR TARAFI AYNADAN GÖRÜNSE ONA BAKMAK CAİZ MİDİR?
KADININ, ERKEK DİNLEYİCİLERE HİTAP ETMESİ, KONFERANS VERMESİ CAİZ MİDİR?
KADININ, ADETLİ İKEN KESTİĞİ YENİR Mİ?
KADINLA İSTİŞÂRE
KADINLA MUSAFAHA
KADINLA TOKALAŞMAK CAİZ MİDİR?
KADINLAR DA MİSVAK KULLANABİLİR Mİ?
KADINLAR EZAN OKUMALARI GEREKİR Mİ ?
KADINLARA İMAMLIK YAPMAK
KADINLARIN KABİR ZİYARETİ KONUSU
KADINLARLA İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER
KADİR GECESİ
KADİR GECESİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
KAFİR OLAN KİMSELERİN BALİĞ OLMADAN ÖLMÜŞ ÇOCUKLARI CENNETLİK Mİ OLACAKTIR, CEHENNEMLİK Mİ OLACAKLAR?
KAFİR VE DİN DÜŞMANLARININ KABRİNİN ZİYARETİNE GİTMEK CAİZ MİDİR?
KAFİRE DUA VE İSTİĞFAR
KAFİRLERİ KENDİ İŞİNDE ÇALIŞTIRMAK
KAHİN
KALABALIKTAN DOLAYI CEMRELERE TAŞ ATMAK ZOR OLURSA, KADIN, YERİNE TAŞ ATMAK MAKSADIYLA BİR VEKİL TAYİN EDİP CEMRELERE TAŞ ATTIRSA CAİZ MİDİR?
KALPTEN BOŞAMA:
KALU BELÂ
KAMET
KAN ALDIRMA
KAN DAVASI
KAN NAKLİ
KAN SATIŞI
KAPARO
KAPARO ALMAK DİNİMİZCE CAİZ MİDİR?
KAPARO VERMEK VE ALMAK CAİZ MİDİR?
KÂR
KÂR AÇISININ ALIŞ-VERİŞ ŞEKİLLERİ
KÂR ORANI ŞARTLARA GÖRE DEĞİŞİR.
KARDEŞ KARISI VE MAHREMLİK
KARDEŞE FİTRE VE ZEKÂT
 

 

 

KADININ HAKLARI

"Birisine bir kız çocuğu müjdelenirse, üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir..." (Kur'ân-ı Kerîm 16 (en-Nahl)/58 ) Bu âyette Allah (c.c.) cahiliyyet insanının kadına bakışını anlatır ve takbih eder. Halbuki, "Allah diledigine kız, dilediğine erkek, dilediğine ikisini birden verir, dilediğini de kısır yapar." (Kur'ân-ı Kerîm 42 (es-Sûrâ)/49)

Kadın da tıpkı erkek gibi doğar, erkek gibi insan yavrusudur. Şefkatte ve hediyede aralarını ayırırlarsa, anne baba sorumlu olurlar. Peygamberimizin vasiyyetini gözetmemiş olarak şefaatten mahrumiyeti hak ederler. Cahiliyyet duygularının insanlarda zaman zaman depreşeceğini bildiği için, Efendimiz kız çocuklarının, eğitimini özellikle vurgular ve "üç, iki, hattâ bir kız çocuğunu, haklarını koruyarak yetiştiren babanın, Cennette kendisiyle beraber olacağını" (Ibn Mâce, edep3) duyurur. Çocuğun kız doğmasında da erkekte olduğu gibi, "Şükür" olarak "akîka" kurbanı kesilir. Ismi güzel verilir, zorunlu eğitimi yaptırılır. Gerekli cinsel bilgileri anneden alır. Kur'ân'da ve Sünnette ilme teşvik eden hiç bir nas, kadınları bundan ayırmaz. Tersine, ihmale uğrayacaklarını bildiği için, Peygamberimiz özellikle kadın eğitimini tavsiye etmiş. haklarının korunmasını emretmiştir. Onun devrinde "müctehid" olan kadınlar yetişmiştir. (Meselâ Resûlüllah'ın (s.a.) zevceleri Âişe validemiz bunlardan biridir.)

Kadın hiçbir konuda erkekten ayrı tutulmadan büyütülmüş ve yetiştirilmiş, sıra evlenmesine gelmiştir. Damat adayını görmesi bir hakkı ve aynı zamanda bir sünnettir. Beğenmezse reddeder, velîlerin ve damat adayının ısrarı hiçbir şeyi değiştirmez.

Evlenirken ağırlığını koyar, damat adayından istediği kadar "mihir" alır. Mihir onun Allah'ça belirlenmiş en tabii hakkı ve hayat garantisidir. Harcama sahası, meşru çerçevede tamamen kendi iradesine bağlıdır. Mihrini, ya da varsa diğer mal varlığını, hayır yolunda harcayabileceği gibi ticarî işletmelerde kullanabilir, şirketler kurar, şirketlere hisse senetleriyle ortak olur, kazanır ve kazandığını da istediği yerde harcar. Çünkü kendi sosyal güvenliği, kocaya varmakla garanti altına alınmıştır. Ev için ve kendisi için gerekli bütün zarûri harcamalar erkeğin sırtınadır. Erkek, elbiseni ya da süs malzemeni kendi kazancınla al, diyemez. Kendi varlığı ölçüsünde kadının nafakasını sağlamak zorundadır. Sağlayamayacaksa evlenemez. Evlendikten sonra sağlamazsa kadının boşanma talebi olumlu sonuçlanır.

Kocası onu tahkir edemez, onun hayat arkadaşı olduğunu unutmamak zorundadır, darılıp evinde yalnız bırakamaz. Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davranandır. (Bk. Buhâri, nikâh 43; Müslim, fedâil 68)

Evde hanımıyla şakalaşmak, eğlenmek ve onu eğlendirmek kocanın görevlerindendir.

Kadının hak-hukuk tanımayıp isyan etmesi dışında, sudan bahanelerle erkek karısını dövemez, (Karının dövülmesi konusunda Kur'ân-ı Kerîm 4 (en-Nisâ)/34 âyeti ve tefsirlerine bakılabilir. Örnek olarak bk. Ibn Kesîr N/257; Kurtubî NI/170,172,173; Elmalı N/1351; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Ibn Mâce, menâsik 84; Müslim hac 147; Tirmizi, Rada'11; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Halebî Sağîr s. 395; Halebî Kebîrs. 621; Canan, Terbiyes. 391;) hastalık kıskançlığından kaynaklanan şüphesinden ötürü karısını anî baskınlarla rahatsız edemez. Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadîslerinde ailesinden uzun zaman ayrı kalan birisinin, haber vermeden gece ansızın eve gelmesini yasaklamıştır. Bunda ayrıca koltuk altı, etek tıraşı ve süslenip taranmayla kocasına hazırlık yapabilme imkânı bulması da, sebep olarak zikredilmiştir. (Bu konuda bir hadîs-i şerîfin meâli şöyledir: "(Uzaklardan) geceleyin geldiğinde hanımmn yanına girme ki, bıçak kullanıp tıraş olsun, dağınıksa tarasın. (gelişine hazırlansın)" Buhârî, nikâli 121,122; Müslim, radâ' 58, imâret 181,182; Dârimî, nikâh 32, cihâd 163; Müsned NI/298. Hadîs şerhleri buna sebep olarak bir de, eve geceleyin aniden girmesinin, hanımının ihanetinden şüphelendiği anlamına gelebileceği ihtimalini gösterirler.)

Kocanın karısını cinsel yönden tatmin görevi de vardır. Peygamberimiz, karısını düşünmeden, işini bitirerek hemen inen insanları horoza, yani hayvana benzetmiş ve sevişip okşama olmadan cinsel ilişkiye geçilmemesini tavsiye etmiştir. (Deylemî'den, Gazâlî, Ihyâ N/52 (Terc. N/129); Ayrıca bk. Suyutî, el Camiu's-sağîr (Fethu'I-Kadîr ile) VI/323) Çünkü erkek bakmakla hemen tahrik olabilir, ama kadın cinsel ilişkiye ancak uzun bir okşama döneminden sonra hazır hale gelir. Iyi bir erkek, karısını bu işe hazırlamayı başarabilen ve kendi doyduğu gibi onu da doyurabilen erkektir. Cinsel ilişkide sadece kendisini düşünen erkekler, karşısındakine zulmettiklerini ve işkence ederek zevk aldıklarını unutmamalıdırlar.

Evlendikten sonra bir yıl içerisinde hiç cinsel ilişki yapamayan erkekten kadının ayrılma hakkı vardır. Kadın "peşin mihrini" almadan kendisini erkeğe teslim etmeyebilir.

Kadının nafakası gibi, tedavisi ve ilâç harcamaları da kocaya aittir. Kadın ekmek yapamayan birisi ise, erkek hazır ekmek almak zorundadır. Süslenmesini istiyorsa, süs malzemeleri ve koku masrafi erkeğe aittir. Yılda yazlık ve kışlık olmak üzere iki takım elbise erkeğe aittir. Anlaşmazlik söz konusu olursa elbisenin nitelikleri mahalli idarelerce tesbit edilir. Kadın, kocası sefere çıkarken, gelmediği günler için nafakasına, ondan kefil alabilir. Âdetli günlerinde kocasından ayrı yatmak isterse, ayrı bir yatak istemek hakkıdır.

Durumuna göre kadın kocasından hizmetçi isteyebilir. Hizmetçinin ücreti kocasına aittir. Örfe göre kadınların yapmaması ayıplanan ev işleri dışında kadın, hiçbir iş yapmak zorunda değildir.

Ihtiyaç duyarsa kocasıyla aylık nafaka miktarında anlaşırlar. Yetmediğini anlarsa artırmasını ister, koca kabul etmezse mahkemeye başvurabilir.

Kadın kocanın yakınlarını istemediği takdirde, kocası onu müstakil bir evde oturtmak zorundadır. Buna sebep olarak, kocasıyla oynaşmak ve yararlanmak arzusuna, onların bulunmasının engel olacağı gösterilmiştir. Hattâ cinsel ilişkiyi bilmeyecek kadar küçük olan çocuğu dışındakiler için de aynı sebeble ayrı odalar istemek, kadının hakkıdır.

Kadının, haftada bir kez anne-babasını ziyaret hakkıvardır, erkek buna engel olamaz.

Erkeğin haklarına bir zarar vemeyen meşru işlerde; kadının meşru çerçevede çalışmak hakkıdır.

Âdet ve lohusalıktan ötürü hamama gitmek istediği takdirde, hamam parasını erkek verir, ancak hamamda avret yerlerinin açılmamasına riayet edilmediği biliniyorsa, kadın hamama gönderilmez.

"Ric'î" (dönülebilir) ya da "bâin" talakla boşanan karısının her türlü nafakasını, iddeti içerisinde erkek verir.

Bu söylediklerimiz bütün fıkıh kitaplannda kadının erkek üzerindeki hakları sayılırken açıklanan konulardan sadece birkaç örnektir. Sonra bunlar birer tavsiye niteliğinde değil, yaptırımı olan kanûni haklardır. Karadeniz'de, Anadolu'da. şurada-buradâ kadınlar çalıştırılıyor ve ancak erkeğin yapabileceği zor işler altında eziliyorlarsa, bunun suçu İslam'ın değil, Islâmı onların hayatından uzaklaştıranların olsa gerektir.,

Bir seçim sözkonusu olduğunda kadının seçme hakkının bulunduğunu çoğu Islâm bilginleri söylemişlerdir. Çünkü onların böyle bir hakkının olmadığına dair hiçbir delil yoktur. Kaldı ki seçme, "bey"at"tan ibarettir. Halbuki, Peygamberimiz kadınlardan da bey'at almıştır. (bk. Kur'ân-ı Kerîm 60/12 âyeti ve tefsirleri.) Hz. Ömer'den sonra seçilecek halife için, evlenmemiş genç kızlar dahil, herkesten fikir alınmıştır.(bk. Muhammed Hamîdullah, Islâm Müesseselerine Giriş Ist.1981, s. 112 (Ibn Kesîr'den nakil))

Nihayet kadın öldüğünde kefeni de kocasına aittir. (Özet olarak sunduğumuz bu maddelerin daha geniş bir açıklaması için bk. Ibn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, Mısır 1380 (1960) NI/571 vd. Ayrıca bütün fıkıh kitaplarının nafaka bölümleri ve özellikle Serahsî, Mebsût V/180 vd.)

Görüldüğü gibi kadın geçim konusunda hiçbir derdi ve endişesi olmayan, yani alabildiğine sosyal güvenliği bulunan bir insandır. Ve bütün bunlar bir anlaşmazlık sözkonusu olduğunda mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa Islâm'da karı-koca birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Tıpkı Peygamberimiz'in ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali ile eşi Fatıma arasında iş bölümü yapması gibi.


KADININ HELÂL VE HARAM OLAN DİĞER DAVRANIŞLARI

a) Bir Yatakta Yatma:

Allah Resûlü Efendimiz bir hadîslerinde : "Çocuklarınıza yedi yaşında namazı emredin; on yaşında kılmazlarsa onları namaz için dövün ve yataklarını ayırın" buyurur. (Ebû Dâvud, salât 26; Müsned N/180,187) Yataklarının yedi yaşında ayrılmasını isteyen hadîsler de vardır. Âlimler bunların hepsini bir arada değerlendirerek, çocukların yataklarını yedi yaşına geldiklerinde ayırmak güzel bir davranıştır, on yaşına geldiklerinde ayırmak ise vâciptir demişlerdir. Ayırma; hem kızları erkeklerden, hem erkekleri erkeklerden, hem de kızları kızlardan ayırma demektir. Buna göre, karı-koca olmadıktan sonra, daha yukarı yaşlardakilerin aynı yatakta yatmaları daha büyük haramdır. Hattâ yatak büyük olup birinin bir kenarında diğerinin öbür kenarında yatmasının da haram olduğunu söylemişlerdir. (Ibn Âbidîn VI/382) On yaşını aşanlar, bir yatakta başkalarıyla yatamayacakları gibi, anne-baba ve kardeşleriyle de yatamazlar.

Çocuğun yedi yaşından önce anne ve Babasıyla yatmasının bir sakıncası yoktur. (agk.)

b) Âdetli'nin Kestiği ve Pişirdiği:

Eti yenen hayvanların boğazlanmasında müslümanlardan istenen şey Allah'ın adıyla boğazlamalarıdır. Erkeğin boğazlama şartı diye birşey yoktur. Böyle bir tereddüt, kadınları genellikle hayvan boğazlamaktan ürperdikleri için çıkmış olsa gerektir. Kadının âdetli olması da durumu değiştirmez. Çünkü âdetli kadının diğerlerinden ayrı olarak pis olan yönü kanından ibarettir. Sair bedeni ise hakiki pislikle pis değildir. Pişirdiği yemek, elini soktugu su, tükrügünün değdiği kap, Yahudilerin inandıgi gibi pislenmez. Onunla yenilir, içilir, yatılır, öpülür, kucaklanır, pişirdiği yenir, kestiği helâldir. (bk. Müslim, hazy 3; Davudoğlu N/478 vd) Kısaca o, âdet ile insan olmaktan çıkmamıştır. Bu tür inanışlar, değindiğimiz gibi, Yahudilikte bulunan inanışlardır. Kaldı ki bize, Yahudi ve Hiristiyan olanların kestiği ve pişirdiği de helâldir.


KADININ KABRİ ZİYARETİ CAİZ MİDİR?

Peygamber (sav) İslam'ın ilk günlerinde hem erkek, hem kadın için kabir ziyaretini yasaklamıştı. Çünkü birçok putperest ölmüş ecdadlarının suretlerini tasvir edip onlara tapıyorlardı. İslamiyet kuvvetlenince Peygamber (sav) kabir ziyaretine müsaade edip şöyle buyurdu: "Sizi kabir ziyaretinden men etmiştim. Artık kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü size ahireti hatırlatır.” Bu itibarla ibret almak ve ölülere dua etmek için kabir ziyareti erkekler için bilittifak caizdir. Fakat kadın için ihtilaflıdır. Bazı 'ulemaya göre caiz değildir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur. Allah kabir ziyaretine giden kadınları la'netlemiştir. Cumhür-u Ulemaya göre; kadın İslam'a göre ziyaretini eda ederse, yani erkeklere karışmaz, gürültü yapmaz ve tesettüre ri'ayet ederse onun da ziyareti sünnettir. Çünkü o da erkek gibi ibret almağa muhtaçtır. Kadınların ziyaretini men'eden hadisler İslam'ın ilk günlerinde varid olmuştur. Yani erkekler dahil herkes için yasak olduğu zamanlarda Peygamber bunları söylemişti.

Abdullah bin Ebi Melike diyor ki: Birgün Hazreti Aişe kabristan ziyaretinden döndü. Bunun üzerine kendisine "Ey mü'minlerin annesi nereden geliyorsun?” dedi. Aişe:

Kardeşim Abdurrahman'ın kabrini ziyaret etmekten geliyorum.

Peygamber (sav) kabirleri ziyaret etmekten men etmemiş miydi?

Evet men etmişti. Sonra onu serbest bıraktı. Yine Peygamber (sav) oğlunun kabri üzerine ağlayan bir kadının yanından geçti ve:

"Allah'tan kork ve sabret", dedi. Fakat onu men etmedi. Buna benzer çok hadis vardır.


KADININ KAHVEDE NAMAZ KILMASI

Bir kadının kocası ile birlikte yolculuk yaparken araba bir kahvehanenin önünde molâ veriyor. Tesettüre tam riayet eden ve yanında kocası gibi bir arkadaşı da bulunan bu kadın kahvehanenin bir köşesinde namaz kılabilir mi?

Kılabilir. Ancak erkeklerin görmeyeceği tenha ve temiz bir yer araması, bulamazsa kahvenin bir kenarında kılması gerekir. Mekân sahibine, güzel ve tatlı bir dille, yolcular için namaza özel bir yer ayırmasını rica etmesi de ayrıca güzel olur ve bir tebliğ sayılır. Farz namazlar için böyledir. Nâfileyi ise böyle bir yerde kılmaması daha evlâ olur.


KADININ KOCANIN SOYADINI ALMASI

Resmi evlenmelerde kadın kocanın soyadını alıyor. Bu mesele Islam'da da böyle midir?

Soyadı meselesinin tarihi henüz yenidir ve Islâm tarihi boyunca uygulânmamıştır. "Soyadı" kişinin hangi soya ait olduğunu, kimlerden geldiğini ve bir anlamda kimin çocuğu olduğunu gösteren bir işarettir. Soyadı sayesinde insanın nesepli ya da nesepsiz olduğu anlaşılmış olur. Bu açıdan, bakıldığında, eğer bugün millet içinde ya da milletlerarası bir kolaylık sağlıyorsa ve de bu kolaylığı bizim tarihimizde kullanılan "künye" ve "lakap" gibi uygulamalar bugün artık temin edemiyorsa. soyadı uygulamasında bir mahzur olmaz denebilir. Çünkü Islâmda da önemli olan, kişinin nesebinin belli olması,(bk. Kâsimî, Serafu'1-esbhat 5) ve kimlerden doğmuşsa onlara nisbet edilmesidir. Soyadı uygulamasının câiz olmadığı konusunda da bir nas yoktur: Ancak kadının kocanın soyadını alması bize en az iki yönden mahzurlu ve gayr-i Islâmî geliyor:

a- Kişinin kendi Babasına nisbet edilmesi esastır.(bk. K. Bakara (2) 233; Ahzâb (33) 5) Soyadı demek, bir bakıma falancalanın soyundan ve filancaların çocuğu demek olur. Başkasının soyadını alan kadın, kendi soyundan koparılmış,ve sanki soysuzlastırılmış olacaktır. Meselâ Ali Gül ile Fatma Sümbül evlenir ve Fatma Sümbül, Fatma Gül adını alırsa Fatma nın artık soyu belli değildir. Sırf bu adıyla onun artık soylu bir âileden olup olmadığını anlamamız mümkün olmayacaktır.

b- Bu uygulamada kadının değersiz ve ikinci sınıf insan olduğu manası vardır. Halbuki; kadın ile erkek, misyon ve fonksiyon olarak farklı olmakla birlikte insan olarak eşit varlıklardır. Buna göre niçin kadın erkeğin soyadını alıyor da erkek kadının soyadını almıyor, sorusuna kadının insanlıkta ikinci sınıf kabul edilmesinden başka bir cevap bulunamaz. Oysa Rasulüllah Efendimiz (s.a.s) "Muhammed b. Abdullah" ise, mesela Âişe validemiz de "Âişe bt. Ebûbekr" dir ve öyle kalmıştır. Hattâ Efendimizin "Ebu'1-Kâsım" künyesine karşılık o da "Ümmü Abdillah" künyesini almıştır.

Bu konuda ki fikrimiz nas değildir ve tartışmaya açıktır.


KADININ KOCANIN KOLUNA GİRMESİ

Bu konuda naslarda ve fıkıhta bir şeyin söylendiğini bilmiyoruz. Anlaşılan bu bir âdet gelenek ve örf meselesidir.Buna göre batı kökenli olan bu adeti, sırf bizde olmadığı, büyüklerimiz yapmadığı için uygulamayanlar bir şey kaybetmiş olmazlar, aksine "gayret-i diniyye"lerini başkalarına karşı böyle küçük konularda bile canlı tuttukları için takdir görürler. Uygulayanlar da dinen mahzurlu bir iş yapmış sayılamazlar. Çünkü bunu yasaklayan hiçbir dinî ibâre yoktur. Kaldı ki, âdet olarak çarşıda pazarda kol-kola volta atmakla, yolun kaygan olması, vücutta bir rahatsızlığın bulunması, kalabalık vb. ihtiyaçlardan ötürü koluna girmesi birbirinden farklı şeylerdir. Âdet olarak uygulandığı yerlerde bu müslümanların örfünce hoş karşılanmıyorsa terketmek evlâdır. Ama söylediğimiz ihtiyaçlardan ötürü her yerde uygulanabilir. Hattâ kadın gözetmek erkeğin bir görevi olduğuna göre, gerek duyulduğunda ona destek olması, el tutması bir zorunluluktur.Konumuzla direkt alâkası olmamakla beraber, bu vesile ile şu hadîs-i şerifi de hatırlamakta yarar olur: "Günün birinde sizler de öncekilerin yoluna santim santim , karış karış gireceksiniz. Hattâ onlardan biri gidip bir keler deliğine girse, siz de oraya gireceksiniz; onlardan biri hanımıyla yolda cima etse o yaptı diye siz de öyle yapacaksmz." (Hâkim IV/455 (Hâkim sahih'tir demiş, Zehebî de onu desteklemiştir.))


KADININ KOCASIYLA OYNAŞMASI

Kadının beyine şarkı türkü söylemesi ve oynamasının hükmü nedir?

Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) "Müslüman adamın her türlü eglencesi, oyunu bâtıldır. Yayı ile atış yapması, atını eğitmesi, hanımıyla oynaşması müstesna. Bunlar haktırlar buyurmuşlardır. (Tirmizî, fedâilü'I-cihâd 11; Ibn Mâce, cihâd 19; Dârimî cihâd 14; Müsned IV/144,148) Kendileri de hanımlarıyla şakalaşmış ve koşu yarışı bile yapmıştır. Meselâ Aişe validemizle yarışmasında bir keresinde Aişe validemiz onu geçmiş, bir süre sonra tekrar yarışmalarında ise Aişe validemizin biraz şişmanlaması sebebiyle Rasûlullah Efendimiz ona geçmiş ve "eh, bir sen, bir ben" diye lâtife yapmışlardır. (294 Ebû Dâvûd, cihâd 68; ibn Mâce, nikâh 50; Müsned VI/39,129,182, 261, 280) Yukarıya aldığımız hadîs-i şerifin daha değişik rivayetleri de vardır. (Bk. el-Hindî, Kenz XV/211-215) Hepsinde ortak olan nokta, karı-kocanın arasındaki oynaşmanın helâl olduğu konusudur. Hattâ Sevkânî oyunun teşvik edildiği bu üç yerde oynamanın Allah'a itaat ve yaklaşma olduğunu söyler. (Sevkân3i, Neylü'l-evtâr VNI/97) Bunlara bakarsak, tek başlarına bulundukları bir yerde, karı ile kocanın arasındaki oynaşma, ya da birinin diğeri için oynaması mutlak olarak (yani her çesidiyle) helâl olması gerekir. Demek istediğiniz oryantal ve raks ise, bu şartlarda onun haram olacağına dair de bir şey yoktur. Ancak bunun müzik eşliğinde olması tartışma götürür. Çünkü müzik âletlerinden def ve davul dışındakiler, genellikle haram görülmüşlerdir. Ama kadının evinde (kocanınyanında) def gibi bir çalgı eşliğinde oynamasının mekruh olmayacağını Ebû Yusuf söylemiştir. (Bk. Aynî (Mısır) V/369) Özetlersek:

Başbaşa olduklârında, karı-kocanın haram unsur ihtiva etmeyen her türlü oynaşmaları, birinin diğerine müziksiz olarak söyleyip oynaması, def gibi bir müzik eşliğinde çalıp söyleyip oynaması câizdir. (Allah'u a'lem) ve buna eşler ihtiyaç duyuyorlarsa bu itaat anlamı da taşır. Diğer çalgılar eşliğinde (başbaşa iken) oynamaları tereddüt ve şüpheyle karşılanır. Oyunun hiç bir türünün nikâhla alâkası yoktur.


KADININ MİRASI

Islâm'da miras taksimi nasıldır? Kadınlar terikenin ne kadarını alırlar? Erkeklerle eşit almazlarsa sebebi nedir? Memede iken, ya da daha sonra evlatlığa verilen kız ya da erkek çocuk, evlât edinenin malını alması halinde, kardeşleriyle beraber öz anne ve Babasından da miras alır mı?

Islâm hukuku, miras konusunda, modern hukuktan farklıdır. Buna göre, bazı müstesna meseleler hariç, kadına bir, erkeğe iki esası geçerlidir. Sebebi, Allah'ın öyle buyurmasıdır. "Allah'ın, evlatlarınız konusundaki hükmü; erkeğe iki kadın payı olmasıdır" (Nisâ: 4/11) Önce müslümanım diyen herkes bunu böyle kabul eder. Ancak bunun hikmetlerinden söz edilebilir. Meselâ: 1. Islâm evlenmeyi teşvik etmiş, kadınla erkeği bir bütünün iki yarım parçası olarak vasıflandırmıştır. Evlenen çiftler, herşeyleriyle bir bütün oluştururlar. Dolayısıyla birinin az, diğerinin çok miras alması, sonucu hiç etkilemez. Meselâ: Babaları kendilerine üç milyon lira bırakan bir kız ve bir erkek kardeş bunu ikili birli taksim ederlerse, kızın bir erkeğin iki milyonu olur. Bir başka babanın da aynı şartlarda dünyadan ayrıldığını ve onun kızıyla berikinin oğlunun, oğlu ile de kızının evlendiğini düşünürsek, her iki çiftin de üçer milyonu olacaktır. Bu mirasları ikili birli değil de yarı yarıya bölüşmüş olsalardı, kızlar da erkekler de birer buçuk milyon alacaklar ve evlenince çiftlerin yine üçer milyonları olacaktı. Işte Islâm pratikte bir şey değiştirmeyen bir yöntemle başka şeyleri de gerçekleştirmiş oluyor. 2. Islâmda devamlı kazanan durumunda olan erkek çocuk, ağır işlerde kendisine arka çıkmayan kız kardeşinin de mirastan kendisi kadar pay almasını hazmedemeyecek ve ona karşı gizli bir kin ve nefret duygusu taşıyacak ve aralarına soğukluk girecek, akrabalık ilişkileri zayıflayacaktı. 3. Yine Islâm'da diyet gibi mâlî cezalar, karının ve çocukların nafakası erkeğe yüklenmişken, mirastan eşit pay alması erkeğe haksızlık olacaktı. 4. Çiftlerin kurdukları yuvaya teorik olarak eşit mal getirmeleri halinde "kefâet"in dengesi bozulacak, kadın evin reisi olan kocasına karşı daha minnetsiz ve pervasız olacak, aile yuvası daha kolay dağılmaya maruz kalabilecekti.

Islâmda evlatlık müessesesi bulunmadığı için, evlât edinilen çocuk, edinenlerin malını alsa dahi, kendi ana-babasının bıraktığı maldan da diğer kardeşleri gibi pay alır.


KADININ NAMAZDAKI FARKLI DURUMU

Aslında ibadetlerde mükellef olma bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur. Her ikisi de bulüğa erdikten ölünceye dek aynı ibadetleri yapmaktan sorumludurlar. Mabud'un aynı oluşu, ibadetlerin de aynı olmasını gerektirir. Zaten ibadet, ibadet edenle (abid), ibadet edilen (ma'bud) arasında ve daha çok öbür âleme bakan bir ilişki olunca; onun yerini, zamanını, şartlarını, rükünlarını ve sebeplerini belirlemek de sadece Ma'bud'un hakkı olmuş olur. Diğer bir ifade ile, yaratılanların, ibadetlerin bu yönlerin müdahale hakları yoktur. Yani; bu noktalarda içtihat yapılamaz. Çünkü içtihad, akıl yürütme (nazar) yoluyla sebepler ve sonuçlar bulma ameliyesidir. Oysa ibadetlerin keyfiyet ve kemiyetleri akılla kavranamaz. Ancak şartlar ve sebepler dışındaki konularda, yani bizzat ibadetin değil de onu en mükemmel şekilde gerçekleştirilen dış teferruatında daha doğrusu Şar'i tarafından belirlenen sebep, şart ve rükünların uygulama biçiminde yani, Şar'i'in bu konudaki naslarını anlamada içtihat yapılabilir, yapılmalıdır. Fıkıhçıların, "Kıyasla taabbüd (ibadeti kıyasla belirleme) caizdir" (Ebul-Vefa Ali b. Akil, Kitabul-cedel,13.) sözlerinin manası da bu olsa gerektir. Bu teferruatta Resululah Efendimizin (s.a) zaman zaman farklı davrandığı da hesaba katılırsa bir uygulama farkı da bu farklı sünnetin müctehitlere ulaşmasından kaynaklanmış olacağı anlaşılacaktır.

Ayrıca cinsiyet farklılığınin yükledigi rol oranında değişikliklerin olması da tabiidir. Mesela kadın adetli iken namaz kılmayacak ve oruç tutmayacaktır. Işte biz bu cinsiyet rollerinden kaynaklanan durumların sadece namaza ait olanlarını tekrar yazmayı deneyecegiz.

Tarih sırasına göre alacak olursak, Hanefi kaynaklarından "Tebyin" de, kadının, namaz konusunda erkekten on yerde farklı davrandığı söylenir ve şunlar zikredilir: "Tekbirde ellerini omuz hizasına kadar kaldırır, sağ elini memelerinin altında (doğrusu üstünde olacak) solunun üzerine koyar (kavrayıp tutmaz), secdede karnını uyluklarına değdirir, ayırmaz. Rükûda ellerini, parmak uçları dizine ulaşacak şekilde uylugu üzerine koyar (dizini tutmaz) el parmaklarının arasını açmaz, secdede dirseklerini kaldırmaz, tahiyyatta teverrük yaparak oturur (sol kalçası üzerine oturarak ayaklarını sağına doğru yan yatırır), erkeklere imam olamaz, kendi aralarında cemaat yapmaları da mekruhtur, yaparlarsa imamları önde değil ortada bulunur." (Zeyla'i, Tebyin I/l18. )

Ibn Nüceym (970/1562), kadının erkekten farklı olduğu hususları genel olarak sayarken namaz konusuna da değinir ve bunlara ilave olarak beş tane daha fark zikreder ki, şunlardır: "... Ezanı ve kameti mekruhtur, cehri namazlarda sesli okumaz, rükuda ve secdede kendini toplu tutan, imamı uyarması gerekirse tesbihle değil, el çırpma ile ikaz eder, evde namaz kılması daha iyidir." (Ibn Nüceym, el-Esbah, 384.)

Haskafi'nin onbeş fark zikrettiğini söylerken Ibn Abidin (1252/1836) onun şerhine yaptığı hasiyede bunları yirmi beşe çıkarır ama bunların bir kısmını namazdan saymamız zordur. Dolayısıyla oradaki farklı maddeler sadece şunlardır: "...ellerini yenlerinden çıkarmaz, rükûda az eğilir, dizlerini (rükûda) kırar..." (Ibn Abidin, I/504. ) "el-Bahr"dan yaptığı bir nakille de kadının secdede ayak parmaklarını dikmeyeceğini söyler. (agk. ) Buna göre kadın secdede ya ayaklarını parmakları üzerine dikmeyip, ayaklarının üstleri yere gelecek şekilde yatırır ya da "teverrük"e hazırlık olmak üzere ayaklarını parmak uçlarını sağa çevirerek yakalarını yana yatırır. Bu konuda bir açıklık göremedik. Ancak alışıla gelen birinci uygulamadır. Keza kadının rukûda ayaklarını dört parmak açmayıp bitiştireceğine dair de bir ifadeye rastlamadık. Ancak Ibn Nüceym'in "rukûda ve secdede kendini toplu tutar "büzülür" ve Ibn Abidin'in de buna yakın ifadesi bir toplama ve büzülmenin ayakları da bir araya getirmeyi gerektirecegi şeklinde anlaşılmış olabilir. Bu durumda kadın ayaklarını rükû'da bir arada tutar, secdede dikmeyip üstleri üzerine ya da sağa doğru yan yatirir.

Bütün bu farklılıkların dayanığına gelince: Doğrusu bunun, Kur'an-ı Kerim'de zikredilmediği gibi, sahih hadis kitablarında rastlanılması da zordur. Buna Hindiyye'de açıkça temas edilir: "Namazın ne farzları ne vacipleri ne sünnetleri ne de edepleri konularında kadınla erkek arasında bir fark yoktur. Dolayısı ile bu zikredilen farklar kadını daha tesettürlü kılar gerekçesi ile fıkıhçıların güzel bulduğu farklardır." (Hindiyye, I/73 )

Şimdi bütün bu yazılarlardan şunları çıkarabiliriz:

1. Namaz, diğer ibadetler gibi kadına da erkeğe de aynı şekilde farzdır. Namazın şartlarında, rükünlerinde, farzlarında, vaciplerinde, sünnetlerinde, hatta edeplerinde kadınla erkek aynıdır.

2. Cinsiyet farklılığından doğan bazı ayrılıklar ise vardır. Mesela kadın, adet günlerinde namaz kılmaz, namazda sesli okumaz, erkeklerin arkasında saf tutar, sesli namazlarda da içinden okur. Namazda kapatacağı yerleri farklıdır.. Ancak bu farklar bizzat namaz ölçü alındığında fark olmaktan çıkar. Şöyle ki; Cünüpken erkek de namaz kılamaz kadın da. Ne var ki, kadının hayız hali de cünüp hükmünde olduğu için, onun bu sebeple namaz kılamadığı zamanlar daha çok olur. Namazda erkek de avretini örter kadın da. Ne var ki, avret yerleri farklı olduğundan, örtecekleri yerler de farklı olacaktır.

Görüldüğü üzere, meseleye bu açıdan bakarsak, bu konuda da aralarında fark olmadığını söyleyebiliriz.

3. Sünnet, hatta edep derecesinde bile olmayan ve fıkıhçıların güzel bulması anlamında "müstehap" görülen bazı teferruatta kadınlar erkeklerden biraz farklı davranırlar ki, bu detay farklılıklarını üzerinde, sağ solun üzerine konacak şekilde bağlarlar, tutmazlar, Rükû'da dümdüz olacak kadar eğilmezler ve elleriyle dizlerini kavramayıp, parmak uçları diz kapaklarına varacak biçimde uylukları üzerine koyarlar. Rükû'da ayaklarını birarada tutarlar. Hem rükû'da hem secdede vücutlarını olabildiğince toplu ve birarada tuturlar. Secdede karınlarını uyluklarına yaklaştırirlar ve kollarını yere koyarak taplu vazıyetlerini muhafaza ederler. Yine secdede ayaklarını parmakları üzerine dikmeyip üstleri üzere, ya da uçları sağa gelecek şekilde yanları üzere yatirirlar. Oturuşta "teverrük" yaparlar, yani sol kalçaları üzerine oturarak ayak uçlarını sağdan dışarı çıkarırlar.

4. Bu farklılıkların esas sebebi (illeti) kadınların tesettür şartını tam olarak yerine getirmeleridir. Çünkü namazda tesettür farzdır. Ve sözü edilen farklılıkların yapılmaması durumlarında bu farzın zedelendiğine şahid olunmuştur. Ancak bu, kadın elbise biçimiyle de çok alakalıdır. Özellikle de bu farklılıkları söz konusu eden fukaha zamanlarında bu dunim daha belirgin idi. Meselâ: Kadın ellerini fazla kaldırırsa cilbabindan kolları açılabiliyordu. Rükûda fazla egilirse bacakları açılabiliyordu, secdede ayaklarını dikerse yine bacakları görülebiliyordu vb.. Onun için fukaha sünnetlerle farzlar arasındaki çatısmalarda farzların ikmâlinden yana tavır almışlar gibi gözüküyor. Yani elleri kulak hizasina kadar kaldırmak (Hanefilere göre) sünnet, ama avret bölgelerinin kapanması farzdır. Eğer bir sünnet islenirken farza bir halel geliyorsa sanki onun icabina bakmak için sünnetten tamamen vazgeçmeyip ama onu biraz farklı uygulamışlardır.

5. Bu izahlardan şöyle bir mana da çıkar: Madem ki, bu farklar sünnet, hatta müstehap derecesinde değildirler ve oluşmalarının illeti (sebebi) tesettürü daha iyi sağlamalarıdır, öyleyse bunun, meselâ elbise biçimini değiştirmekle sağlanması ve bu farklar olmadan dahi tam olarak uygulanabilmesi halinde bu farkların da olmaması gerekir. Çünkü hükümlerin illetleri bulunmadığında hükümler de bulunmazlar. Böyle söylemekte bir mahzur olmasa gerektir. Zaten Imam Ebu Hanife'den bir nakle göre "Kadın da tekbirde ellerini kulak hizasına kadar kaldırır, çünkü elleri avret değildir." (Kaşani, Bedayı' I/199; Merginanı, Hidaye (Fethu'l-Kadir) I/283. ) Hatta bu rivayet kadının namazda mutlak olarak erkek gibi olduğu şeklinde de nakledilmiştir. (Hamevi, Serhu'l-Esbah, N/171.) Görüldüğü gibi mesele, sadece tesettüre bina edilmiştir.

6. Ancak bu farkların bir kısmının en azından "mevkuf hadis"lere dayandırıldığı düşünülürse adı geçen farklara kadınların her zaman riayet etmeleri yine de fukahanın müstehsen görmesi anlamında müstehaptır demek daha uygun olur. (Vallahü a'lem)


KADININ ÖĞRETMENLİK YAPMASI

Islâm ilme, ayırım yapmadan önem verdiği için kadın öğretmenin öğretecegi dersin mesela fizik olması ile, din kültürü olması arasında pek fark olmaz. Diğer yönden erkek öğretmenlerle bir arada bulunması; yetişkin erkek öğrencilerle bir arada bulunmasından farklı değildir. Hattâ böyle öğrencilerle bir arada bulunması daha da mahzurludur. Çünkü onlarla sürekli yüz-yüze konuşmak ve şakalaşmak zorundadır. Bu da haramlara daha çabuk yol açar. Halbuki öğretmenler odasında erkek öğretmenlerle konuşmayabilir, idarecilerle zorunlu olandan fazla laflamayabilir. Ama öğrenciler öyle değildir. Buna göre siz bu soruyu İslamın hakim olduğu bir ülkede sormuş olsaydınız "asla câiz olmaz." cevabını alırdınız. Ama böyle bir orta dönemde, okuldaki hal ve davranışınız da hesaba katılmadan Hanefi mezhebinden zoraki bir fetva çıkarılabilir. Fakat öyle de olsa biz şu anda bile en iyinin bu olacağı kanaatinde değiliz. Geçinmek için bir başka yolu yoksa o zoraki fetvadan yararlanılabilir, ama gaye hizmet ise daha meşru zeminler aramak gerekir. Insanlardan fıtratlarına rağmen iyi niyet beklememek lâzımdır. Kanarya hep kanarya, kedi de hep kedidir.


KADININ ÖRTÜNMESİNİ EMİR EDEN AYET-İ KERİMEDE ZİKR EDİLEN CİLHAB NE DEMEKTİR, MANTO GİYMEK HARAM MIDIR?

Cahiliyyette insanların birçokları terbiye ve edebden yoksundu. Ahlak, iffet ve namus meselesi lafta idi. Bugün olduğu gibi kadın açılıp saçılıyordu, vücudunu, na mahrem yerlerini göstermekle böbürleniyordu. İlahi rahmet olarak gelen İslam dini, tefessüh etmiş bu insanlığı ıslah etmek için birtakım emir ve prensipler getirdi. Bunlardan birisi de kadının cilbab ile örtünmesini emreder.

"Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle! Baş ve boyunlarını örtmek için cilbablarını üzerlerine alsınlar”.

Cilbab'ın mahiyeti hakkında birkaç görüş vardır:

1- Cilbab, bütün vücudu örten uzun gömlek veya entaridir.

2- Entari üzerine giyilen geniş elbisedir.

3- Başı, boynu ve çevresini örten atkıdır.

4- Üst tarafı göbeğe kadar örten ve rida'ı denilen örtüdür.

Sibeveyhi'nin üstadı olan Halil: "Bu manalardan hangisi kasdedilirse caizdir” diyor. Müslüman kadın, el ve yüzü müstesna bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna inanır fakat uygulamazsa günahkar olur. Amma inkar ederse dinden çıkar, mürted olur. İslam''n kabul etmediği te''illere baş vurup halkın inancını bozmak sapıklıktır. Tesettürün dinen makbul olabilmesi için birkaç şartı vardır, onlara ri''yet etmek gerekir:

1- Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince,

2- Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli,

3- Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmayacaktır.

Bir memlekette manto giymek adet ise, dar olmamak şartıyla onu giymekte beis yoktur. Çünkü İslam dini, ne erkek ne kadın için belli ve mu'ayyen bir kıyafet getirmemiştir. Her memleketin kendisine has bir giyişi vardır. Hatta buranın çarşafı. Suriye, Irak ve Hicaz'da giyilen çarşafa benzemiyor. İlla şu veya bu kıyafet lazımdır demek doğru değildir.


KADININ PANTOLON GİYMESİ

Önemli olan avretini örtmek olduğuna göre, kadının bunu pantolon giyerek sağlaması yeterli olmaz mı?

Başka bir münasebetle de anlatmaya çalıştığımız gibi kadının giyiminde aranan şartlardan biri de erkek elbisesine benzememesidir. Rasulüllah Efendimiz'in (s.a.s) "Allah kadına benzeyen (kadınlaşan) erkeğe ve erkeğe benzeyen (erkekleşen) kadına lânet etmiştir" hadîs-i şerîfleri, öncelikle giyim-kuşamdaki benzeyişi anlatır. Buna göre erkek gibi pantolon giyinen bir kadın, avretini örtme emrini yerine getirmiş olsa dahî, erkeğe benzememe emrini yerine getirmediğinden günahtan kurtulamaz. Giydiği pantolon dar olur da vücut hatlarını ortaya koyarsa, fitneye (helâl olmayan cinsel duygulara) sebep olacağı için ayrıca günah işlemiş olur.Ancak kadınların "cilbâb"larının (dışlık örtülerinin) altından pantolon giymeleri mahzurlu olmadığı gibi övülen bir uygulamadır. Hz. Ali Efendimizin aktardığına göre: "Bulutlu ve yağmurlu bir günde Bakî'de Rasûlüllah'la beraberdik. Merkebe binmiş bir kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Rasûlüllah (bir ,yeri açılır endişesiyle) ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar: Kadının pantolonu (sirvalı) var (üzeri açılmaz) dediler de Rasûlüllah: "Pantolonlar (sirvaller) edinin. Çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı (avretini) da dışarı çıktıklarında onlarla koruyun." buyurdular." (Hadîsi; Ukaylî, Ibn Adîy (Kâmil'de) ve Beyhakî (el-Edep'te) rivâyet etmişlerdir. Suyûti "zayıf" işaretini koymustur. bk. Münâvi, Feyzu'1-Kadîr I/109-110) Bir başka rivâyette ise, kadının o hâli hoşuna gittiğinden ötürü:

"Allah sirval giyen kadınlara merhamet eylesin." buyurdular.(Hadîsi; Dârakutnî (el-Efrâd'da), Hâkim (Tarihinde), Beyhakî (Su'abul-imânda), Hatîp (el-Müttefek'te) rivâyet etmişlerdir. Münâvî zayıf oluşunu anlatır. bk. IV/22-23) Hattâ bizzat Rasûlüllah Efendimizin de "sirval" satın aldığı rivâyet edilmiş ve kendisinin giydiği bilinmediğine göre, hanımları için satın almış olabilir, denmiştir.(Münâvî, age I/110) Ne var ki, bu her iki hadîs de zayıftır ama, aksi de söylenmediğine göre, bunlarla amel edilmesinde bir sakınca yoktur. Yani kadın dışlığının altından pântolon (sirval) giyebilir. Bunu daha iyi örtünmek için yapmışsa güzel bir iş yapmış olur.Ancak hadîslerde geçen "sirval"ı tamı tamına bugünkü pantolonlar gibi anlamak da yanlış olur. Eğer paçaları görülecekse onları erkek pantolonu paçalarından farklı yapmalıdır. Aslında Anadolu kadınlarının giydiği ve "dizlik" tabir edilen uzun içdonu "sirval" tarifine daha yakındır. (Allah'u a'lem)


KADININ SAÇ KESTİRMESİ:

Kadının saçını kısaltması câiz, traş etmesi ise mazeret yoksa haram görülmüştür. Peygamberimiz kadının saçlarını traş etmesini yasaklamıştır. Hacda ihramdan çıkılırken erkeklerin saçlarını traş etmeleri istenirken, kadınların saçlarını, dörtte birini keserek kısaltlamaları istenmiş, Peygamber Efendimiz; erkeklere traş, kadınlara kısaltma vardır, buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, menâsik 7 8; Nesâî, zînet 4; Tirmizî, hac 75) Ancak erkeklerin kadınlara benzemesi yasaklandığı gibi, kadınların da erkeklere benzemesi yasaklandığından, kadın saçlarını, erkek saçına benzeyecek ölçüde kısaltırsa bu da haram olur. Kadın ile erkeğin, saç modelleriyle de birbirinden ayrılmaları gerekir.

Kadın saçlarını. kocasının emriyle de kesse günahkâr olur. Çünkü; Hak'ka isyanda mahlûka itaat yoktur. (Bu konuda yazılı geniş bilgi için bk. el-Fetâva'l-Bezzâziyye Vl/379;Hindiyye V/358)

Kadının saçlarını kuaföre kısalttırmasına gelince, bunu erkeklere görünmek için yapıyorsa, kime kısalttırırsa kısalttırsın haramdır. Erkeklere göstermemek üzere, meselâ kocasının arzusuna uyarak yapıyorsa, bir erkeğe kısalttırması yine haramdır. Kuaför kadın olursa, gördüğü kadınları kocasına, ya da başkasına anlatmayan, dürüst ahlâklı ve müslüman bir kadın ise, yukarıda söylediğimiz gibi, erkek saçına benzetmemek üzere. onun kısaltması câizdir. Çünkü kadın avretini "kendi kadınları" dışındaki kadınlara da gösteremez.


KADININ SESİ AVRETTİR, ONU DİNLEMEK HARAMDIR DİYEN OLDUĞU GİBİ MÜBAHTIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA NE DİYORSUNUZ. BİZ NASIL DAVRANALIM?

Soruda belirtiği gibi kadının sesi hakkında çeşitli mütalaalar serdedilmiştir. Şafi'i ulemasının kaydettiklerine göre kadının sesi avret değildir. Yabancı erkeklere işittirecek kadar bir kadın sesini yükseltirse günahkar olmaz. Hanefi mezhebinde ihtilaflıdır. Ed-Durru'l-Muhtar ile İbn Abidin'e göre en kuvvetli görüş kadının sesi avret değildir. Nevazıl ve el-Kafi ismindeki kitaplara göre avrettir. Bazı ulemaya göre namazda avrettir, onun dışında avret değildir.

Alusi, kanaatıma göre kadının sesi avret değildir, ancak sesi şehveti tahrik edip fitneye vesile olursa o zaman haram olur, demektedir.

Muhammed ali es-Sabuni de şöyle diyor: Kadının sesi fitneye vesile olmazsa avret değildir. Zira Peygamber (sav)'in zevceleri Peygamber (sav)'in hadislerini nakledip rivayet ederler ve içinde yabancı erkek bulunan cemaatle konuşurlardı.


KADININ SESİ:

Kadının sesinin avretliği konusunda, ne Kur'ân-ı Kerim'de, ne de Efendimizin hadîslerinde bir açıklık vardır. Bazı Hanefî bilginler bu konuyu şöyle açıklamışlardır:

Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde, kadınlar, başkalarına duyurmak için ayaklarını yere vurup ses çıkarmasınlar buyuruyor. Ayaklarının sesini duyurmaları haram olursa, kendi sesleri öncelikle haram olur. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.); Imam namazda yanılırsa onu, erkekler "subhanellâh" diyerek, kadınlar da el çırparak uyarır, buyurur. (Örnek olarak bk. Buhârf, sehv9; Nesâî, Imamet7) Hac sırasında okunan "telbiye" duâsını erkeklerin yüksek sesle okuması sünnetken, kadınların seslerini yükseltmeleri yasaklanmıştır. Bunlar da kadının sesinin avret olduğunu gösterir. (bk. Ibn Âbidîn I/406)

Ancak Hanefîlerin diğer bölümü ile geriye kalan mezheplerin bilginleri kadının sesinin avret olmadığını söylemişler ve bunların görüşleri daha çok kimse tarafından benimsenmiştir. Bunlar da konuyu şöyle açıklarlar:

Kadının ayağını yere vururken çıkardığı ses değil, bu davranışıyla dikkatleri üzerine çekmesi ve fitneye sebep olması haramdır. Namazda ve hacda sesini ,yükseltmesinin haram olması da aynı şekilde izah edilir. Kaldı ki, ihtiyaçları için kadınların evden çıkmalarına Hz. Peygamber izin vermiştir. Dışarıya çıkan, ihtiyacını ancak konuşarak giderebilecektir. Sonra ashab, Peygamberimizin hanımlarına sık sık fetvâ sorarlardı. Kur'ân-ı Kerîm bunu yasaklamamış, bir şey istedikleri zaman perde arkasından istemeleri hükmünü getirmiştir. (Ahzâb (33) 53) Demek ki kadının sesi avret. yani haram değildir. Sahabe döneminde kadınların sık sık mescide geldikleri ve erkeklere soru sordukları çok rastlanan bir olaydır.

Ne var ki, böyle diyen bilginlerin bazıları da, kadının sesi nameli, yani güfteli olursa, ya da fitneye sebep olacağından korkulursa haram olur. Çünkü Allah kadınların seslerini kadınsi biçimde inceltmelerini yasaklamıştır. (bk. Âhzâb (33) 32; Ibn Âbidîn agk., Mahlûf, el-Fetâvâ's-şer'iyye I/342) demektedirler.

Bu anlatılanlardan şu ortak sonuca varılabilir: Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici: büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini, fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nameli sözlerle, normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edâyla konuşursa haram olmaz. (Allah'u a'lem).


KADININ SORUMLULUKLARI

Hayatı bu kadar garantili olan bir insanın elbette bir takım görevleri de olacaktır.

Kadının, Peygamberimizin belirlemesiyle ilk akla gelen görevi, "yatağı başkasına çiğnetmemek, yani ırzını korumak ve eve, kocanın istemediği kimseleri almamaktır." (Ebû Dâvûd, menâsik 56; Tirmizî, radâ' 11; Ibn Mâce, nikâh 3, menâsik 84; Dârimî, meriâsik 34; Müsned V/73.) Evin reisi kocadır. Karı-koca arasındaki iş bölümünde bu hak ona Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. Sebep; "Allah'ın sizi birbirlerinize üstün tutması" (Kur'ân-ı Kerîm Nisâ (4)/34.) olarak gösterilir. Yani bu âyetten, erkeğin kadına mutlak bir üstünlüğü anlaşılmaz: Bazı konularda da öbürü üstündür. Idare konusunda erkek üstün olduğu için reis odur.Kadın, kendi hakları çiğnenmemek üzere kocasına itaatla emredilmiştir-. Öyle ki, Efendimiz, "bir insan AIlah'tan başkasına secde edebilseydi, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ibn Mâce, nikâli 4; Müsned IV/381, VI/76, V/228 ) buyurur. Bu hadîs kadının kocasına itaat etmesi gereğini anlattığı gibi, kocanın da karısına karşı ilâhlaşamayacağını, zorbalaşamayacağını anlatır.Kadının, Peygamber Efendimiz'in, yukarıya aldığımız hadîslerinde bildirilen görevlerine, başka bir hadîs bir tanesini daha ekler: Kocası onu ihtiyacı için çağırdığında, tandır başında ise de ona gelmesi. (Tirmizî, radâ' 10; Müsned IV/23.) Aynı sebeple kocası evde olduğu günler onun iznini almadan nafile oruç tutmaması. (Buhârî, nikâh 84; Tirmizî, savm 65; Müsned N/245, 464, 500.) Bundan kadının, kocanın haklarına engel olacak diğer nafile ibadetleri de onun rızası olmadan yapamayacağı anlaşılır. Çünkü onun asıl görevi odur. Öyle bir görevdir ki, aynı zamanda hak ve kendisinin kocasından daha çok yararlanacağı, daha çok zevk alacağı ve daha az yorulacağı bir ilişki. Öyleyse onu hakkıyla yapmalı ve deyim yerinde ise, bu konunun uzmanı olmalıdır. Çünkü onun bu işte, beraber zevkte erkekten daha büyük pay alması yanında, fazlalık olarak bu davranışı ile, sevabın da büyüğünü alacaktır. Efendimiz bu konuda: "Kadın beş vakit namazını kılar, farz orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, Cennetin diledigi kapısından girsin" (Müsned I/191 ) buyurur. Diğer yönüyle de: "Kocası kendisini yatağa çağırdığı halde gelmeyen kadına, dönünceye kadar melekler lânet ederler" (Buhârî, nikâh 85; Müslim, nikâh 121; Ebû Dâvûd, nikâh 40;Müsned N/439, 480) uyarısı vardır.Allah Rasûlü Efendimiz'in öğretileri arasında ve İslam'ın sade olarak uygulandığı dönemlerde kadının, kocanın ihtiyacını giderme (aynı anda kendisinin de) ve ev işlerinde ona yardımcı olma dışında birşeyle sorumlu olduğu görülmemiştir. Ama bu, elbette onun yiyen, içen, yatağa girip çıkan bir robot olduğu anlamına gelmez. O çocuğunun şefkat, kocanın huzur kaynağı olmasını da başarmalıdır.


KADININ SÜNNET OLMASI

Kızların sünnet edilme durumları nasıl olur? Bazı kadın doktorlar bunun tıbben imkansız olduğunu söylüyorlar. Bu doğru mu? Günümüzde kadın sünneti yapan ehil kimseler var mı? Varsa, adresini gönderirseniz bizi sevindirirsiniz?

Kadının sünneti meselesi, bizim örfümüzde bulunmadığı, öncelikli meselelerimizden olmadığı, herkes tarafından aynı derecede gerekli görülmediği, sözünün edilmesi nezaket ve edep sınırlarm zorlayabileceği için, aslında yazılmasa daha iyi olur. Ama Rasûlüllah'ın inci-mercan ifadeleri arasında yer bulduğu ve soru, sorana karşı da saygılı olmamız gerektiği için, bilgilenme maksatıyla bilinenleri kaydediyoruz:

Rasûlullah Efendimiz: "Sünnet olmak (hitan), erkekler için bir sünnet (şiar) kadınlar için ise bir değer ve iyilik (mekrume)dir" buyurmuşlardır. (298 Ebû Dâvûd, edep 167; Müsned V/75) Medine'de kadın sünnetçisi olarak bilinen Ümmü Atiyye isimli kadına da: "Fazla kesme ki, kadınlar daha cok lezzet alsınlar " kocaların da daha çok hoşuna gitsin" (Beyhakî, es-Sünenü'I-Kübr2 VN/324; Ayrıca bk. Siddik Hasan Han, Hüsnü'I-üsve 337) demişlerdir Bu rivayet bir çok değişik kanaldan bize ulaşmaktadır. (el-Hindî, Kenz XVI/435 vd) Ebû Davûd'u şerheden Halil Ahmed'in bununla ilgili ilginç bir açıklaması vardır: Sünnetsiz erkek cinsel birleşmeden aslında daha çabuk tahrik olur. Ama bu, erkek için arzulanan bir şey değildir. Kadının tatmin olmasını zorlaştırır. Kadının sünnet olması ise, erkekteki oluşumun aksine, onun daha fazla zevk almasını; dolayısıyla daha çabuk orgazma ulaşmasını sağlar. Rasûlullah Efendimiz de bu bilinç düzeyini özellikle tavsiye etmişlerdir. Bu noktalardan bakıldığında Rasûlullah Efendimiz tarafından kadın için bir "değer ölçüsü" (mekrume) olarak vasıf lanan "sünnet", belki de aslında ağırlıklı olarak gündemimizde bulunmalı idi. Ama diğer mezheplerde kadın için dahi önemli bir sünnet olarak görülmesine karşılık, Hanefilerde müstehap ve fazilet sayılması ve daha çok Hicaz ve Mısır enlemindeki sıcak ülkelerin meselesi olarak kabul edilmesi, meseleyi bizim meselemiz olmaktan çıkarmış gibi görülüyor. Tibbî yönü ise ayrı bir konu.

Diğer yönden meşhur Hanefi fetvâ kitaplarından olan Bezzâziye'de Hanefi mezhebinin genel kanaatine zıt olarak: "Kadınların sünnet edilmesi (hitâni) sünnettir. Çünkü nas, hünsanın (erdisi) da sünnet edileceğini söyler. Eğer kadının sünneti sünnet değil de sadece fazilet (mekrume) olmuş olsaydı, hünsanın kadın olabileceği ihtimalinden ötürü sünnet edilmemesi gerekirdi" (Bezzazıye VI/372) denmekte, daha sonra gelen diğer meşhur fetva kitabı Hindiyye'de ise, kadınlar için sünnetin bir fazilet olduğu tercihi verilmekte, ancak önceki fıkıhçıların sünnet olduğunu söyledikleri aktarılmaktadır. (Hindiyye V/357; Ayrıca bk. Mahlüf, Fetâvâ şer'iyye I/45) Buna göre kadınların sünneti (hitâni), Hanefi mezhebinde sünnetle (şiar anlamında) fazilet arasında bir derecede, diğer mezheplerde ise sünnet düzeyinde olduğu anlaşılır. Ülkemizde yapıla gelmekte olan bir uygulama olmadığı için yapanları bilmemiz mümkün değildir. Yapılış şeklini vermenin ise merak gidermekten öte bir faydası yoktur.


KADININ SÜNNETİNİN ZAMANI

Kadının sünneti için bir zaman var mıdır? Büluğa erdikten sonra da sünnet edilebilir mi? Avretini başkasına açma buna engel midir? Engelse kadın hastalığından dolayı zorunlu olarak muayene olduğu doktoruna, nasılsa avretini açmışken sünnet olsa olmaz mı?

Önce Hanefîlere göre, kadının sünnetinin, erkeğin sünneti kadar önemli "şiar" anlamında bir sünnet görülmediğini bilmemiz gerekir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) "Hitân (Sünnet olmak), erkekler için bir sünnet, kadınlar için ise bir fazîlettir" buyurmuş ve aralarında fark olduğuna işaret etmiştir. Mâlikîler de Hanefiler gibi düşünürler. Şâfiîlere göre ise erkek için de kadın için de vâciptir. Çünkü hadîslerde "fıtrattan" sayılmıştır. Ve "Sünnet yerinin sünnet yerine değmesiyle guslün vâcip olacağı" söylenmiştir. Bu da iki tarafın da sünnetli olmasını gerektirir. Hanbelîlere göre de erkeğin sünneti vâcip olmakla beraber kadının sünneti vâcip değildir, fazîlettir. Bunlardan ötürü, kadının da sünnet olmasını vacip görenler, onun sünnet edilmeden bulûğa ermiş olanının dahî sünnet edilmesi gerektiğini söylerler. Çünkü bu şiar anlamında bir sünnettir. Onu sadece bir fazîlet görenlere göre ise, bulûga eren bir kadın, kendisi ya da eşi tarafından sünnet edilebilirse edilir. Bunu, beceremezlerse, bir fazîlet için, açıkça haram olan bir şey yapılmaz. Çünkü kadının avretini, mazeret yokken kadına dahî göstermesi haramdır.Ama herhangi bir mazeretten dolayı bir doktora avretini açmak zorunda kalmışsa, Allah'u a'lem, sünnet olmasında bir mahzur olmaz.Ancak kadının sünnetinin iklimle de alâkalı olduğunu da bilmek gerekir. Uzmanlar bunun özellikle sıcak ülkelerde daha gerekli olduğunu söylüyorlar.


KADININ TEK BAŞINA HACCA GİTMESİ

Hanefîler, Hanbelîler ve diğer mezheplerden bazı imamlar, kadına haccın farz olabilmesi için kendisiyle hacca gitmeyi kabul eden kocanın ya da başka bir mahreminin bulunmasını şart görürler. Delilleri de bir çok sahâbiden rivayet edilen su hadîs-i şeriftir: "Allah'a ve Ahiret gününe inanan hiçbir kadının, yanında mahremi yokken sefer müddeti yola çıkması helâl değildir" ( Buhârî, savm 67; Müslim, hac 413-414; Ebû Dâvûd, menâsik 2; Tirmizî, radâ 15) Imâm-i Şâfî ve Mâlik ise mahremin bulunmasını şart olarak görmezler. Onlar da delil olârak şu âyet-i kerime'yi gösterirler: "Beytullah'ı haccetmek, ona yol bulabilenler için, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır." (3/97) Bu âyet; mahremi olan ya da olmayan diye ayrılmıştır (umumidir). Binaenaleyh, maddi imkânı ve en az iki güvenilir kadın arkadaşı bulunan kadın da farz olan haccına gitmelidir derler. Umre de onlara göre vâcip olduğundan, bir defaya mahsus olmak üzere kadın, aynı şekilde umreye de gidebilir. ( Ibn Rüsd, Bidâye I/322) Ama bir defa hac ve umre yapan bir kadın, hiçbir mezhebe göre, mahremi olmaksızın ne hacca ne de umreye gidebilir. Böyle bir kadının gayesi sevap kazanmak ise, önünde iki yol vardır : 1. Hacca sarfedeceği parayı, Islâm için yapılmakta olan akıllıca çalışmalara, okuyan talebeye vermek. 2. Kendisiyle evlenebilecek birisi ile ciddî ve kalıcı bir şekilde nikâhlanmak. Hanefî ve Hanbelîlere göre ise, beraberinde mahremi olmayan kadın hiçbir surette hacca gidemez. Çünkü, âyette geçtiği üzere, kadının oraya yol bulabilmesi, mahreminin bulunmasına bağlıdır Söz konusu hadis bu âyetin umumundan, mahremi bulunmayan kadınlar istisna etmiştir. Umre ise, Hanefilere göre zaten vâcip değildir. ( Bk. Ibn Rüsd, agk. el-Cezirî, el-Fikh, ale'I-mezâbhii'I-erba'a I/636; Şâfiî, el-Um N/117 Hatîp Sirbînî, Mugni'I-muhtâc I/467)


KADININ TENASÜL UZVUNDA DEVAMLI KALMAK SURETİYLE TIBBI BİR PARÇA YERLEŞTİRİLEREK HAMİLE KALMASININ ÖNLENMESİ CAİZ MİDİR? BU TAKDİRDE KADININ GUSLÜ SAHİH MİDİR, ORUCU SAHİH OLUR MU?

İslam dini evliliğe iki yönden büyük ehemmiyet vermektedir.

1- İnsan neslinin çoğalması. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Evleniniz ki çoğalasınız. Ben kıyamette sizinle iftihar edeceğim." (İmam Şafii rivayet etmiştir) (Muğnil Muhtaç).

2- İffet ve namusu korumak. Peygamber (sav) buyuruyor: "Ey gençler topluluğu evlenme gücüne sahip olan kimse evlensin. Çünkü o (evlenme) göz namusu korur. Gücü yetmeyen kimse oruç tutmağa gayret etsin. Çünkü oruç onu frenler" (Buhari, Müslim).

Bir gün Ukkaf bin Vedda'e Peygamber (sav)'e vardı. Peygamber (sav):

Ey Ukkaf eşin var mıdır?

Hayır.

Cariyen de yok mudur?

Hayır.

Sıhhat ile maddi durumun iyi midir?

Evet, Allah'a şükür.

Öyle ise şeytanların arkadaşlarındansın. Hıristiyanların rahiblerinden isen git onlara yetiş. Bizden isen yaptığımızı yap. Evlenmek bizim sünnetimizdendir. En şerirleriniz (kötüleriniz) bekarlarınızdır. Ölülerinizin en alçakları bekar olarak ölenlerdir. (Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir.

Evlenmenin en büyük gayelerinden biri neslin çoğalması olduğuna göre hastalık, çevrenin dinsizliği ve şiddetli fakru zaruret gibi mani olmazsa kadının hamile olmasına engel olmak doğru değildir. Ama meşru bir mazeret varsa gebeliğin önlenmesi için ilaç kullanmak veya tenasül uzvuna spiral takılmasında beis olmadığı gibi dusül ile oruca da mani değildir. Çünkü bu parça tıkanması gerekmeyen uzvun iç tarafına yerleştirilir. Ancak oruçlu iken bu parçanın tenasül uzvuna yerleştirilmesi caiz değildir. Orucun bozulmasına sebeb olur.


KADININ YAKINLARINI ZİYARET HAKKI

Kocanın izni olmasa dahi kadının kendi anne ve babasını ziyaret için evden çıkma hakkı var mıdır?

Bu konuyu açıklamadan önce şu noktaya işaret et etmemiz gerekir: Müslümanın evi Kur'an ifadesi ile bir "sükûn" ve sekînet yuvasıdır.Müslüman erkek dünya yorgunlukları ve stresinden kurtulmak için huzuru evinde arar. Gerçekten de erkek için en büyük ferahlama ve huzur yeri evidir, âilesidir. O hanımından emindir, hanımı da ondan emindir: Ilişkileri güven esası üzerine kuruludur. Bu, ideal ve ütopik bir roman değil, pek çok müslümanın fiilen yaşadığı bir hayattır. Yaşamayanlar buna ne inanabilir, ne de anlayabilirler. Bir iki sene kadar önce meşhur bir aktristimizle bir dergide yapılan bir röportajı okumuştum. "Kocanızın sizi aldatıp başka bir kadınla beraber olduğunu duyarsanız ne yaparsınız?" tarzındaki bir soruyâ şu cevabı veriyordu: "Karısını aldatmayan erkek olmaz. O kadarına elbette göz yumulur. Ama bunu alenen yapar ve onurumla oynarsa, ben de onu cezalandırırım." Gerçekten de Islam'la şereflenmeyenlerin eşini aldatmaması normal dışı bir olaydır. Onlar kendilerini buna tahammüle alıştırmak zorundadırlar. Oysa "taaddüt"e karşı olanlar da onlardır.Allah kadınlarla maruf vechile (akl-ı selim ve şeriat ölçülerine göre güzel bilinen ölçülerde) geçinilmesini emreder.(K. Nisâ (4) 19) Insanın yakınlarını görmesi, gözetmesi, ziyaret etmesi hem şeriatın, hemde fıtratın istediği bir şeydir. Binaenaleyh, müslüman ve anlayışlı bir aile reisinin herhangi bir ciddi sebep yokken buna mani olması, az önce işaret ettiğimiz "Onlarla maruf vech ile geçinin" ilâhî emrine uymaması demektir. Keza Rashûlullah Efendimiz: "Birinin hanımı mescide gitmek isterse ona mani olmasın" (Buhari, ezan 166, nikah 116; Müslim, salât 134)Kadınlara hitaben: "Allah ihtiyaçlarından dolayı çıkmanız için size izin vermiştir" buyurmuşlardır.(Buhari, nikah 115) Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de "anne-babâya iyiliği" kendisine şirk koşulmamasıyla beraber istemiş,(K. Isrâ (17) 23) Onlarla iyiliği emrederken de, sadece çocuklarını şirke zorlama halini istisna etmiştir.(K. Lokmân (31) 15) Yani bu halin dışında herkes annesiyle Babasıyla "Dünyada maruf vechile beraberlik kurmak zorundadır." (aga) Durum bu olunca, azıcık Islâmî bilgisi ve bir nebze anlayışı olan koca için mesele, hukuki müeyyidelere bâşvurmadan, ahlâkî ölçülerle kolaylıkla halledilir. Eğer mesele mahkemelik olmuşsa, ipler zaten iyice gerilmiş demektir. Ama ahlâki ölçülerle bağımlı olmayan koca, hukukî zorlamalardan etkilenebilir. Işte bu noktada Hanefi fıkhına göre mahkemenin vereceği karar şudur: Kocanın karısını her cuma (haftada bir) ziyârete gitmekten alıkoyma hakkı yoktur. Karısının annesi Babası kâfir de olsa durum böyledir. Bazılarına göre bu, annesinin babasının kendi yanına gelmemeleriyle kayıtlıdır. Yani kadının anne-Babası kendisini ziyarete gelebiliyorlarsa, koca karısını onlara göndermeyebilir, ancak onların gelip kendi evinde kızlarını haftada bir ziyaret etmelerine mânî olamaz. Anne-baba dışındaki mahremlerde bu süre bir yıl olarâk belirlenmiştir.(Ibn Âbidîn NI/602-603; Mavsilî, ihtiyâr 534; Vehbe, el-Fıkhu'1- Islâmî VN/336) Ancak bu süreler nasla değil, zamanın örfü (maruf olan ölçüsü) ile sabit olduğundan, her yerin örfüne göre değişebilir. Şâfi ve Hanbelîlere göre ise durum biraz farklıdır: Koca karısını, onun için önemli olan konularda dahi evinden çıkmaktan alıkoyabilir. Bu önemli konular ebeveynini ziyaret, onları hastalıklarında bakma, cenazelerinde bulunma olsa da farketmez. Ahmed b. Hanbel; annesi hasta olan bir kadının, eğer kocası müsâade etmiyorsa, kocasına itaat etmesi, annesine hasta ziyareti yapmasından daha kuvvetli vâciptir, der. Ama izin verirse ne âlâ.(Ibn Kudame, el-Mugnî VN/20; Vehbe, agk.) Böylece onlar da, ahlâkî davranış gereği(bunu diyaneten de diyebiliriz) kocanın karısına anne-babasını ve yakınlarını ziyaret konusunda izin vermek zorunda.olduğunu kabul ediyorlar demektir. Bunu da şu şekilde ifade ediyorlar: Kocanın karısını, valideynini ziyaretten ve hastalıklarında uğramaktan alıkoyması (ahlâken) uygun olmaz. Çünkü bu, sıla-i rahimi kesme ve "maruf vech ile muâmele" etmeme anlamı taşır:(Ibn Kudâme, agk. Mûellif burada Hanbeli ve Şafi görüşlerine delil olmak üzere bir hadis nakleder, doğrusu sıhhati araştırılmaya değer: "Ibn Batta'nin Ahkâmü'n-nisâ da Enes'ten naklettiğine göre: Bir adam yolculuğa çıktı ve karısınında evden çıkmasını yasakladı. Arkadan karısının Babası hastalandı, o da onu ziyaret için Rasûlüllah'tan izin istedi "Allah'tan kork, kocana muhalefet etme" buyuruldu. Derken Babası öldü, kadın babasının cenazesinde bulunmak için Rasulüllah'tan izin istedi. "Allah'tan kork, kocana muhalefet etme" cevabını aldı. Bunun üzerine Allah onu kocasına itaatından ötürü affettiğini Rasulüne vahyetti." Bu iki mezhebin konu hakkındaki görüşlerinin dayanaklarından biri bu hadistir,ama, bunun sihhati konusunda kulağı tırmalayan yönleride erbabı için açıktır. Araştırıla.)


KADININ YALNIZ BAŞINA TAKSİYE BİNMESİ CAİZ MİDİR?

Sefer mesafesi olmayan bir yola gitmek için kadının tek başına taksiye binmesi fıkıh açısından câizdir ama, emniyetin, ahlâkın, adâletin ve fazîletin hakim olduğu bir ortamda câizdir. Bugün için bunların hangisinin var olduğunu söyleyebiliriz? Hattâ bu tür ulaşımlarda öyle ya da böyle kötü muamele, hesaba katılacak ve hükmü değiştirecek kadar çok vuku bulmaktadır. Bu yüzden kadınlar ahlâkını ve diyanetini çok iyi tanıyıp emin olmadıkları rastgele taksi şöförleri ile, zorda kalmadıkça yolculuk yapmamalıdırlar.

Tanıyıp emin oldukları sürücülerle şehir içinde tekbaşlarına bir yerden bir yere gidebilirler, bu câizdir. Çünkü takside halvet olmaz. Ancak müttakî kadınlar bundan bile sakınmalıdırlar. En azından yanlarına mümeyyiz bir çocuk almalıdırlar. Bebeğin bu konuda hiç bir fonksiyonu yoktur. Olsa olsa kötü düşünmeleri azaltır, ama onlara mani olmaz.


KADININ YARATILIŞI :

Kur'an-ı Kerîm'de birden çok âyet-i kerîme'de en büyük dedemiz olan Hz. Âdem Peygamber'in topraktan yaratıldığı haber verilmektedir. (Örnek olarak bk. Al-i Imrân (3) 59; Rûm (30) 20. ) Bir âyette de Allah (c.c.) "Sizi bir tek nefisten yaratan, eşini de ondan yaratan Rabbinizden sakının" (55. Nisâ (4) 1.) buyurur. Bu âyet Havvâ annemizin, Âdem Babamızdan yaratıldığını gösterir. Peygamberimiz de (s.a.s.) bunu biraz daha açar ve : "Şüphesiz ki, kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Istediğin gibi doğrultamazsın. Ondan yararlanmak istersen eğri olarak yararlanacaksın. Doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Onun kırılması, boşanmasıdır" (Müslim, rada 61; 62; Buharî, enbiyâ 1; Darimî, nikâh 35. ) buyurur. Bu sözleriyle Efendimizin kadını kaburga kemiğine benzetmesi, Havvâ Annemizin Hz. Âdem'in kaburga kemiğinden yaratıldığı içindir. Ibn Abbas (r.a.) Hz. Havvâ'nin Âdem uyurken onun sağ kaburgalarının en kısasından yaratıldığını rivayet etmiştir. (bk. Davudoğlu VN/4l8) Hz. Âdem uyanınca Hz. Havvâ'yı yanında uyurken görmüş ve kucaklamıştır. Bu hadîs aynı zamanda kadınların çok hassas olduklarını, oların her hatâsını cezalandırmaya kalkışmanın onları kıracağını ve bu yüzden boşanmaya kadar gidebileceğini, dolayısıyla onlara güzel davranılmasının gereğini anlatır.

Aynı zamanda ikisinin de aynı kökten olduğunu, birbirlerini suçlayamayacaklarını, görevlerinin birbirlerini eksiklikleriyle kabullenmek ve kucaklamak olduğunu gösterir. Çünkü kadın eğri olmakla eksikse, erkek de kendisinden birşey kopmuş olmakla eksiktir. Sözün kısası; birbirlerinden kopmuş bu iki eksik parça, ancak birbirlerine sarılmakla tamam olur. Şair ne güzel söylemiş:

Masal değil, onu benden yarattığın,mevlâ

Içimde, koptuğu yer sızlamaktadır hâlâ.


KADININ YÜZÜ VEYA VÜCUDUNUN BAŞKA BİR TARAFI AYNADAN GÖRÜNSE ONA BAKMAK CAİZ MİDİR?

Aynaya akseden kadının yüzü veya vücudunun başka bir tarafına bakmak dinen caizdir. Çünkü o hakiki değil hayalidir. Ancak fitneye vesile olduğu taktirde hayali de olsa haram olur. Kadın fotoğrafı ile televizyonda görünen kadın da böyledir. Yani hayal olduğu için fitneye vesile olmadıkca ona bakmak. İslam dininde söz konusu olan haram nazar sayılmaz. Ama fitneye ve ahlakın bozulmasına vesile olursa haram olur.


KADININ, ERKEK DİNLEYİCİLERE HİTAP ETMESİ, KONFERANS VERMESİ CAİZ MİDİR?

Konunun birden çok yönü vardır. Kadının sesinin avret olup olmaması bunlardan birisidir. Bazı Hanefiler kadının sesinin de avret olduğunu söylerler.'Gizledikleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar"(24/31) mealindeki âyet-i kerime ile ilgili olarak Cessâs der ki: "Bu âyetten anlaşıldığına göre kadının sesini yabancı erkekler duyacak şekilde yükseltmemesi gerekir. Çünkü kadının sesi fitne uyandırmakta halhal'dan daha etkilidir. Bu yüzden imamlarımız kadının ezan okumasını mekruh görmüşlerdir."( Cessâs, Ahkâm NI/393) Namazda ikaz için "tekbir erkekler, ellerini birbirine vurmak da kadınlar içindir." (Buhârî, el-amel fi's-salât 5, ezan 48; Müslim, salât 107; Ebû Dâvud, salât 169) hadîsi de bunu gösterir. Seslerini yükseltmeleri mahzurlu olmasaydı, onlar da sesle ikaz ederlerdi, derler. Kadının güfteli ve makamlı tegannisinin yabancı erkekler için haram olduğuna ise hemen hemen ittifak vardır. Çünkü bundan ancak erkeklik fıtratında bir arıza olanlar etkilenmezler. Ancak Hanefilerde genel kabul gören görüşe ve Şâfilere göre ise kadının bizzat sesi avret değildir. Çünkü kadınlar seslerini erkeklere duyurmasınlar, diye bir nas yoktur. "Kırıla döküle konuşmayın", (33/32) meâlindeki âyet vardır. Hattâ kadının kocanın dışındaki erkeklerle sertçe konuşması, hem cahiliyye döneminde hem de Islamda onun güzelliklerinden sayılmıştır.(bk. Âlûsî XXN/5) Demek ki yasak olan, kadının sesini duyurması değil, kadınlığı ihsas ettirecek tarzda konuşmasıdır. Sonra kadınların alım-satımı, mahkemede şahidlik yapmaları haklarıdır ve bu herkese göre câizdir. Saâdet asrında kadınların erkeklere (konuşma anlamında) hitap ettikleri; hattâ Halifenin hutbesine müdâhale ettikleri vâkîdir.Meselenin diğer bir yönü ise, bakmak ya da bakışmakla ilgilidir. Bilindiği gibi kadınlara da erkeklere de bakışlarını "kısmaları" emredilmiştir. (24/30-31) Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.)"Bakışı bakışa ekleme"(Ebû Dâvûd, nikâh 43; Timizî, edep 28; Dârimî, rikâk 3; Müsned V/351, 353, 357) buyurmuşlardır. Cumhur (fıkıhçıların çoğunluğu) kadının yüzünün de avret olduğu görüşündedirler. Hanefilerin çoğunluğu kadının ellerinin ve yüzünün avret olmadığını, ancak fitne söz konusu olduğunda örtmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bir kısım Hanefiler ise cümhûra uyarak kadının ellerinin ve yüzünün de avret olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Meselâ Aliyyu'1-Kârî bunlardandır. Görüldüğü gibi fitne söz konusu olduğunda kadının ve özellikle genç kızların yüzlerini dahî kapatmaları konusunda ittifak vardır. "Fitne" onun, karşı cinsten olmaklığına duyulan cinsel arzudur.Bu bağlamda meselenin bir yönünden daha söz edilebilir ki, bu da "teberrüc" yasağıdır. "Teberrüc" kadının, elbise ya da vücudundaki güzelliklerini yabancı erkeklere arzetmesi demektir ve âyet-i kerime ile yasaklanmıştır. (33/33) Süslü bir başörtüsü, alınmış kaşlar, allanmış yanaklar hep "teberrüc" cümlesindendir. Imdi bütün bu durumlara göre: Kadın, sesini kırıla döküle kullanmazsa, dış elbisesi dahi, müteberrüc olmazsa, dinleyenlere sürekli bakış imkânı sağlamakla fitneye (şehvetli bakışlara) sebep olmazsa, erkeklere hitap etmesi, konferans vermesi vb. caizdir denilebilir. Ancak bir sürü erkeğin huzurunda, hem de genç bir kadının, göz göze, yüz yüze uzun süre konuşması halinde bu şartlar gerçekleşmiş olur mu? Olsa bile bunu yapmaya ve yaptırmaya gerek var mıdır? Bunu da ayrıca tartışmak gerekir. Şahsen ben ne mümkün olduğuna ne de gerek bulunduğuna inanıyorum. Şâir Ahmed Sevkî'nin dediği gibi:

"Bir bakış, bir gülüş ve selamlaşma...Derken konuşma randevu ve buluşma."Bütün bunlar işin fetva denemeyecek genel boyutlarıdır. Sözkonusu olacak zaman ve mekanla alâkalı olarak mesele fetvâ boyutlarında düşünüldügünde, değerlendirmeye başka şeyler de alınır. Meselâ; cinsel fitnenin ötesinde başka bir fitne, mevcut şartlarda genel olarak ülke müslümanlarının maslahati, özel olarak, olay mahallindeki insanların idarecilerin maslahati, meselenin daha sonra aynı okullarda kapalı olarak okumak isteyen kızları ilgilendirme biçimi vb... Bütün bunlar hesaba katılırsa, bendeniz kanaat olarak şunları söyleyebilirim: Bu olayın, faraza, bir ilâhiyat fakültesinde olacağını düşündüğümüzde; meselâ kız konuşmacıyı dinleyen bir delikanlı, uzun süre göz göze gelmenin etkisiyle, konuşma sonrası bu seyrettiği kızcağızı gayr-i ihtiyarı takip edecek ve kendi sınıfını şaşırıp yanlışlıkla onun sınıfına girecek kadar psikolojik dengesini kaybediyorsa, böyle bir düzenleme, velevki fanatikler tarafından olsun, gürültü çıkarmaya vesile ediliyor, böylece idarenin başı derde sokuluyor, neticede de daha üst çevrelerin müdahalesi davet edilerek, bu okula ileride daha az kız talebenin alınma planlarına yardımcı olunuyorsa, bunlara benzer başka mahzurlar doğuyorsa, fetva için lokal bir olumsuzluk var ve bu iş, orada müslümanların maslâhâtıyla çatışıyor ve o noktada câiz değil demektir. Kızların da sosyal ilişkilerde gelişmesi, konuşma kabiliyeti kazanması maslahatlarına ise, o takdirde bunu, kendi hemcinslerinden oluşan bir sınıfta yapmalıdırlar.


KADININ, ADETLİ İKEN KESTİĞİ YENİR Mİ?

Müslüman, ya da ehli kitap olması ve boğazlama şartlarına riâyet etmesi halinde kadının (câriye de dahil) kestiği yenir.

Bunda temiz olma, abdestli olma, âdetli, nifaslı vb. olmama gibi bir kayıt sözkonusu değildir. Yeter ki boğazlamayı bilebilsin ve bunu cesaretle yapabilsin. Zaten kadının boğazlaması sözkonusu olduğunda bazılarının aklına gelen olumsuzluk, sadece merhamet (acıma) duygusu erkeğe göre fazla, cesareti ise erkeğe göre az olan kadının bu işi becerip beceremeyeceğinde tereddüt etmelerinden dolayıdır. Bunu becerebiliyorsa mesele yoktur. Bu anlamda bazı erkekler de bu işten ürperti ve tiksinti duyar; boğazlamaya cesaret edemezlerse aynı olumsuzluk onlar için de geçerlidir.

Bir câriye, ölmek üzere olan bir koyuna yetişip onu bir taşla boğazlamış; durum Rasûlullah'a anlatılınca da onun boğazladığının yenilmesini emretmiştir.( Buhâri, zebâih 18,19; Ibn Mâce, zebâih. 8) Câbir b. Abdullah; "Rasûlullah'la beraber Ensâr'dan bir kadına gittik, o da bize bir koyun boğazladı." demiş ve hep beraber yediklerini anlatmıştır.


KADINLA İSTİŞÂRE

Erkeğin hanımına danışmadan, ev, arazî vb. satın alması ya da satması uygun mudur? "Bir iş yapacağınızda hanımlarınıza danışmayın" mealinde bir hadis var mıdır?

Kadına danışılmayacağı, danışıldığında da söylediklerinin aksinin yapılması gerektiği şeklindeki kanaat, hadis diye bilinen "asılsız ve bâtıl" bir sözden kaynaklanmaktadır. "Kadınlara danışın ve söylediklerinin aksini yapın" anlamındaki bu sözün asılsız olduğunu kaynaklar bildirmektedir. (Ali el-Kârî, el-Meviû'âtü's-sugra 113; Suyûtî, ed-Dürrütü'I müntesira (Fetâva'I-hadîsiyye kenarında Aclûnî N/4 ) Kınanan danışmak değil, kadınların emrine girip onlara itaat etmektir. (Acıûnî, age.ll/4; Suyûtî, age.170) Kur'ân-ı Kerîm'de ki danışma emri, kadın erkek diye ayırmamıştır. Ancak danışma, elbette konunun bilir kişileriyle yapılır. Erkeklerin bileceği işlerde erkeklere, kadınların bileceği işlerde de kadınlara danışılır. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) Hudeybiye anlaşmasında Ümmü Seleme'ye danışması, kadınlara da danışılacağının delili sayılmıştır. (Acûnî, age N/5) Ömer Efendimizden sonraki halifeyi seçmek üzere belirlenen hakem de, herkese, bu arada kadınlara, hattâ kocaya gitmemiş kızlara bile danışmıştır. (Hamîdullah, Islâm müesseselerine giriş ) Bu, aynı zamanda kadınların seçme hakkını da gösterir.


KADINLA MUSAFAHA

Islâm fıkhında (hukukunda) genel kaide olarak: "Bakılması helâl olan yere dokunulması da helâldir." Bundan sadece erkeğe göre yabancı kadınlar istisna edilir. Meselâ erkek, Hanefî mezhebine göre, yabancı bir kadının eline ve yüzüne belli şartlarla bakabıldiği halde, dokunması câiz değildir. Buna göre, kadınla musafaha (tokalaşma), kadın genç ve şehvet duyabilecek yaşta ise ittifakla haramdır. Bu konudaki rivayetlerin hemen hemen hepsi ve sahih olanları Rasûllüllah Efendimizin kadınlarla tokalaşmadığını söyler. Ümeyme bint Rakika kadınların biatını anlatır ve: "Allah Rasûllü bizim hiç birimizle musafaha yapmadı, gidin artık, sizinle biatlaşmış olduk, yüz kadına diyecegim de, bir kadına dediğimden ibarettir, buyurdu" ( Taberî XXVNI/80). Aişe validemiz: "Vallahi Allah Rasûllünün eli aslâ bir kadının eline değmedi. O kadınlarla sözle biatlaştı" demiştir. ( Kurtbî XVNI(71)) Hz. Aişe validemiz bunu çok sonraları söylemiş olacâğına göre, Akabelerde vuku bulan "Bey'atü'n-nisâ" hakkında Rasûlüllah'tan bilgi almış olması gerekir. Aksi halde böyle te'kidli bir yemin etmesine anlam verilemez. Bunun anında Rasûlüllah'ın kadınlarla elinde elbise varken, bir kâb içindeki suya, ellerini birbirine değdirmeden sokarak biatlaştığı haberleri de vardır. Bunlar da onun kadınlarla tokalaşmadığını gösterir. Suyûtî, Taberâni'den alarak, Allah Rasûlü'nün kadınlarla "elbise altından" (tahtes'sevbi) tokalaştığı rivayetini, zayıf olduğunu belirterek verir. ( el-Câmi'u's sağîr (fethu'I-Kadir) V/221 ) Gümüşhanevî aynı hadisi şerhederken "bez altından=tahtes'sevbi" ibaresini "yani arada bir engel olmâksızın (bilâ hâilin) diye açıklar ki, ( Levami'u'I-‚ukûl V/605) doğrusu garip karşılanmalıdır. Ama hadîs her hâlükârda zayıftır. Safâ tepesinde Allah Rasulü kadınlarla biatlaşırken Hz. Ömer'in de onlarla musafahalaştığı rivayeti de vardır. (Kurtubî agk.) Ancak sahih kaynaklarda buna da rastlayamadık. Aksine onunla ilgili olarak meşhur olan rivayet şudur: Ümmi Atiyye anlatıyor: "Rasûlüllah Medine'ye gelince Ensar kadınlarını bir evde topladı. Sonra Ömeri bize gönderdi. Ömer gelip selâm verdi. O evin dışından elini uzattı, biz de içinden uzattık. O da, Allah'ım şahid ol!, dedi" ( Taberî .; Kurtubî agk.) Görüleceği gibi burada musafaha değil, el uzatma vardır. Şehvet duyulmayacak derecede yaşlı kadınlara gelince: Hanefî fıkhının meşhur kitaplarından olan el-Hidâye, onlarla musafahalaşmakta mahzur olmadığını söyler ve delil olarak Hz. Ebûbekir'in süt annesinin bulunduğu kabilelere gittiğinde kocakarılarla musafahalaştığı ve Abdullah b. Zübeyr'in hasta bakıcı olarak bir kocakarı tuttuğu, ona ayağını ovdurup başını kaşıttığı haberlerini zikreder. ( Merginânî, el-Hidâye IV/84) Kâdizâde Efendi Hidâye'nin bu kısmını serhederken "el-Muhît" ve başkalarından diye bir de Rasûlüllah Efendimizin bey'atta, "genç kadınlarla değil ama yaşlılarla musafahalaşırdı" rivayetini verir. (Fethu'I-Kadîr (Tekmile) VNI/98 NNI/461 eski)) Fakat Hidâye'nin hadislerini tahriç eden Zeyla'iye başvurduğumuzda: Hem bu rivayetin hem de Hz. Ebûbekir ve Abdullah b Zübeyr'le ilgili rivayetlerini "garîb" olduğunu söyler. ( Nasbu'r-râye IV/240) Aynı konuda çalışması olan Ibn Hacer ise, bu üç rivayeti de hiç bir yerde bulamadığını söyler. (ed-Dirâye N/225; Konu hakkında ayrıca bk. Merdavî, el-insaf 8/32)

Taberî, Ebû Süfyân'in karısı Hind'in müslüman olduğunda, biat için gelip Rasûlüllah'ın elini tuttuğunu kaydeder ki, (Taberî XXVlll/78) bunun için de biz aynı şeyi söylüyoruz.

Netice olarak, Merginân-i gibi .müdekkik bir fıkıhçının, nereden aldığı bulunamamış olsa bile, verdiği bir rivayeti hiç hesaba katmamak da uygun olmayabilir. Buna göre, fitneden emin olunan ihtiyar kadınlarla musafaha yapılabilirse de, sahih rivayetlerle anlatılan Rasûlüllah'ın fiiline uymak ve namahrem olmaları halinde onlarla da musafahalaşmamak en emin yoldur. (Allah'u a'lem)


KADINLA TOKALAŞMAK CAİZ MİDİR?

Mahrem olmayan kadına bakmak haram olduğuna göre, onlara dokunmak veya tokalaşmak mutlaka haramdır. Peygamber'e (sav) bi'at eden kadınlar dediler ki: Ey Allah'ın Resulü biat ederken elimizi tutmadınız. Peygamber (sav) kadınların elini tutup tokalaşmam buyurdu (Ahmed bin hanbel, Nesai, İbn Mace). Hazret, Aişe (ra) biat ile ilgili şöyle buyuruyor: Allah'a yemin ederim ki Resulüllah'ın eli bir kadının eline dokunmadı. Sadece sözle onlardan biat aldı" (Müslim). Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Sizden biriniz başına iğne ile dürtülmesi kendisi için helal olmayan bir kadına dokunmaktan daha hayırlıdır."İslam dini kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif etmiyor. Bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetli kimselerin şehvetle el uzatmasına engel oluyor.


KADINLAR DA MİSVAK KULLANABİLİR Mİ?

Kadının diş etleri zayıf olacağı ve misvaktan zarar görecegi gerekçesiyle misvağın kadın için sünnet olmadığı,(11 Hattâb es-Sübki el-Menhel 1/189) bunun yerine onun sakız çiğnemesinin uygun olacağı(12 SurunbiIâlî, Merâki'I-felâh (Tahtavı ile beraber) 54; Aynı yerde Tahtavı, kadınların sakızla emredilmediklerine dikkat çeker.) vs. söylenmişse de, misvağı emreden ve öven hadîsler mutlaktır (kadın-erkek ayrımı yapmaz). Misvaktan hasıl olan. faydalar, kadın için de, hattâ fazlasıyla matluptur. Dişlerin zayıf olması, misvak kullanmamalarını gerektirmez. Olsa olsa itina ile ve yumuşak misvak kullanmalarını gerektirir.(13 es-Sübkî, a.g.k. ) Aişe validemiz: "Efendimiz misvaklanır ve yıkamam için misvağını bana verirdi. Ben de, kendim misvaklanır, sonra da yıkar ona verirdim" (14 Ebû Davûd, Taharet, 28.) diye nakletmiştir ki, bu, hem kadınların misvak kullanabileceğine, hem de karı-kocanın birbirinin misvaklarını kullanabileceklerine bir delildir. (15 es-Sübki, a.g.e., I/182) Misvağın bugün tibben de sabit o kadar çok faydası vardır ki, kadın bunlardan mahrum etmenin sağlam hiçbir gerekçesi yoktur.


KADINLAR EZAN OKUMALARI GEREKİR Mİ ?

Kadınların namaz için ezan ve kamet getirmeleri gerekmez.


KADINLARA İMAMLIK YAPMAK

Erkek bir imam, içlerinde hiç erkek bulanmayan kadınlar topluluğuna imamlık yapabilirler mi?

Erkeğin, içlerinde karısı, annesi ve kızkardeşi gibi bir mahremi ya da başka bir erkek bulunmayan kadınlar topluluğuna imamlık yapması, evde olursa mekruhtur. Camide olursa ya da mahremi veya bir başka erkek bulunursa mekruh değildir. (47 Serahsî, I/166) Erkeğin kadınlara imam olması halinde, saf düzeninde kadınların erkeğin arkasında olmaları yeterlidir.


KADINLARIN KABİR ZİYARETİ KONUSU

Öncelikle Kur'an-ı Kerim'de kabirleri ziyaret etmenin ya da etmemenin gerektiğine dair bir ayet yoktur. Rasülullah (s.a.s.) Efendimiz de Islamın bidayetinde kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamışlardı. Çünkü insanlar henüz "tevhid" ve "şirk" sınırını net olarak ayırd edemiyorlardı. Kabri ziyaret eden, onun için Allah'tan bağışlanma dileyeceğine (istiğfar edeceğine) onu ilahi bir güç gibi düşünüp ondan birşey isteyebilirdi. Sıkıntısını giderebilip, isteklerini yerine getirebileceğini zannedebilirdi. Bilahere mü'minler imanı ve şirki iyi kavrayınca Rasülullah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu:" Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık şimdi ziyaret edin. Çünkü bu size ahireti hatırlatır."( Burhânuddin el-Câberî, Rusûhu'I-ahbâr 142 (Müsnedü'I-Imâm Şâfiî, Müslim ve Tirmizi den. Tirmizî, hasen-sahih olduğunu söyler)) Bununla aynı zamanda şunlar denmek isteniyor gibiydi: a) Kabir, ahireti hatırlamak için ziyaret edilir.

Inananlar kabir ziyaretiyle ahireti düşünme.noktasına gelince kabirleri ziyaret etmelerinin yasaklanmasına gerek yoktur. Ya da; kabir ziyareti size önceleri başka şeyler hatırlatırdı ve yasaklandınız. Artık ahireti hatırlatıyor, öyleyse ziyaret edebilirsiniz.

Rasülullah Efendimiz (s.a.s.) bizzat kendileri annesinin kabrini ziyaret ettiler, ağladılar ve,yanında bulunanları da ağlattılar ve buyurdularki, "Rabbim'den ona mağfiret dileme konusunda izin istedim, alamadım, kabrini ziyaret etme konusunda izin istedim, izin edildi. Siz de kabirleri ziyaret edin. Çünkü bu,, ölümü hatırlatır."(Ca'berî, agk. (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi, Ibn Mâce, Ibn Hibbân,Beyhakî K. den))

"Allah habire kabirleri ziyaret eden kadınlara lanet etsin."( Câberi, age.143 (Tirmizi'den Hasen-sahih)) Ibn Abbas rivayetinde "habire" kaydı yoktur.(Câ'beri, age 144 (Ebû Dâvûd, Ibn. Hibbân Ahmed ve Müstedrek'ten))

4-" Ibn Ebî Müleyke diyor ki, bir gün Aişe (vâlidemiz) kabristandan geliyordu."Ey mü'minlerin annesi nereden geliyorsunuz?" diye sordum "Kardeşim Abdurrahmanın kabrini ziyaretten" dedi. "Rasülullah kabir ziyaretini yasaklamamış mıydı?" dedim. "Evet yasaklamıştı ama sonra ziyaret edilmesini emretti," diye cevap verdi". (Ca'beri age 145 (Müstedrek -sahih- ve Ibn Mâce'den))

Konu hakkında malum ve meşhur olan hadisler bunlardır. Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsini birarada değerlendirip, tereddütsüz tek bir mâna çıkarmak müşkildir.

Islam âlimlerinin çoğu; kabır ziyareti önce herkese yasaktı, sonra buna müsaade edildi, ama (üç numaralı hadisle) yasak kadınlar için devam etti. "Lanet" haramlığı ifade eder. Binaenaleyh, kabir ziyareti herhalükarda kadınlar için haramdır, görüşündedirler.( bk. Hâfiz Ebûbekr el-Hâzimî, el-I'tibâr 100; Câ'beri, age 144; Ahmed el-Bennâ el- Fethurrahmanî VNI/162-163) Niçin kadınlara haramdır sorusuna da, çünkü onlar ağlar ve bağırır, çağırırlar, sabırsızlık gösterirler, diye cevap vermişlerdir. (Adı.geçen yerler)

Buna kadınların batıl inançlara kanmaya daha meyyal olmalarını, iman-şirk çizgisine pek dikkat edememelerini, kabir ziyareti sırasında çokça tehlikeli bid'atlara düşmelerini de ekleyebiliriz. Bu âlimler ayrıca derler ki, (birinci hadis) kabir ziyaretini kadın-erkek herkese serbest bırakmakta, (üçüncü hadis) ise kadınlara yasaklamaktadır. Bu hadîslerin hangisinin önce varid olduğu bilinmemektedir. Meselâ, kadınlara yasaklayan (üçüncü hadis) önce; diğeri sonra olduğunu bilmiş olsak, sonraki izinin önceki yasağı kaldırdığına (onu neshettiğine) hükmeder ve kadınların da ziyarette serbest olduğunu söyleyebilirdik. Ama bunu bilemiyoruz. Öyleyse ihtiyatli olanla amel etmeliyiz. Bu ise ziyaretin kadınlara yasak olmasıdır.Bazı âlimlere göre ise; önceden kabir ziyareti yasaktı. Sonra (birinci hadîsle) kadın erkek ayırımı yapılmadan (umumen) buna izin verildi. Dolayısıyla kabir ziyareti kadınlar için de serbest (mübah) olmuş olur. (Dördüncü) Hz. Âişe hadîsi de bunu gösterir. Bu takdirde, kabirleri ziyaret eden kadınlara lânet eden (üçüncü) hadis de izin veren (birinci) hadisten önce varid olmuş olur. Hanefî âlimlerin çoğunun görüşü budur,(bk. Ahined el-Bennâ agk.)

Buna -âcizâne- biz de şunu eklemek istiyoruz: Önceden kabir ziyareti yasaktı sonra (birinci hadîsle) buna izin verildi. Yasak da, izin de kadın erkek ayırımı yapmamaktadır, yani umum ifade etmektedir. Bu durumda yasak hadisi izin hadisiyle neshedilmiş olur. Kabirleri ziyaret eden kadınlara lânet eden hadisi daha sonra vârid olmuş kabul edersek, nesih tekrarlanmış ve yasağı nesheden izin hadîsi de neshedilmiş olur ki, bu pek güzel değildir. Bunu, izin hadisinden kadınları istisna ya da tahsis saymamız da mümkün değildir. Çünkü birbirinin devamı olarak varid olmamışlardır. Öyleyse izin kadınlar için de geçerli olmalıdır.Zâten Kurtubi gibi bazıları da "lânet hadîsi"ndeki mubâlağa kalıbına (zevvârât) bakarak lânetin sadece çokça ziyâret eden kadınlara has olduğunu, çünkü böylece onların kocalarının hukuklarını çiğnediklerini vb. söylemişler(Ahmed el-Bennâ age. VNI/160-161) ama işaret ettiğimiz Ibn Abbâs rivâyeti mübalağasız olduğundan bu izah çok ikna edici görülmemektedir.

Ancak şirk ve bid'at davranışların, bağırılıp çağırmaların olduğu yerde ziyaret haram olmuş olur. Ama bu erkekler için de böyledir. Bu takdirde iki görüşü birleştirerek şöyle demek mümkün olabilir:

Izin, kadın erkek, herkes için geçerlidir. Ancak kadınların kabir ziyaretlerinden doğacak faydalar; doğacak zararlardan genellikle çok fazla olmaktadır. Öyleyse ihtiyatlı olan davranış kadınların kabir ziyaretine çıkmamalarıdır. Ama bilgili ve tevhid-şirk sınırını ayırdedebilecek şuura sahip, kabir ziyaretiyle fânîlerden meded uman değil, ibret ve öğüt alabilecek akıllı kadınların bu şartlarla kabir ziyaretinde bulunmaları, onlar için faydalı olabilir. Aslında bu şartlar -daha önce değindiğimiz gibi- erkek için de geçerlidir. Öyleyse ziyareti yasak ve mahzurlu kılan şey, kadın olmak değil, bu şartlara riayet edememektir. Ne var ki, bu rîayetsizlik genellikle kadınlarda daha çok görüldüğünden onlar özellikle sözkonusu edilmiş olmalıdırlar.(Bu konu için ayrıca bk. Davudoğlu, Müslim şerhi V/258 vd; Elmalılı IX/6046 vd.)


KADINLARLA İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER

Birden fazla koca ile evlenmiş olan kadın, birisinin nikâhında değilken ölmüşse, Cennette onların ahlâkı, en güzel olanı ile beraber olacaktır. Birisinin nikâhında iken ölmüşse onunla beraber olacaktır. (Heysemî, el-Fetava'l-hadisiyye 354)

Kadınların hasta olan yabancı bir erkeği, yada erkeğin hasta olan bir kadını, tesettür şartlarına uyarak, meşru ölçüler içerisinde ziyaret etmesi câizdir. Allah Resûlü Efendimizin hasta kadınları ziyaret etmesi ile ilgili hadîsler vardır. Çünkü hasta ziyareti, Islâm'da önemli bir hak ve terbiye kuralıdır. Allah Resûlü Efendimiz bir hadîslerinde, müslümanın müslüman üzerindeki altı hakkından birinin, hasta iken ziyaret etmesi olduğunu bildirmişve bunda kadın-erkek ayırmamıştır.( Buharî, el-Edebü'l-Müfred I/539; Hattâb es-Subkî, el-menhel VNI/220)

Kadının kocasını ismiyle, "Ahmet!, Hasan!" diye çağırması, Islâmi edebe uygun görülmemiş ve fıkıh kitaplarında bunun "mekruh" olduğu belirtilmiştir. (Ibn Abidîn VI/47 8; Hediyyetül-alâiyye 265-66)

Kocanın, hanımının Babası ve diğer yakınları yanında, cinsel davranışları konusunda sözetmemesi, ile de onlara sorması gereken bir şey varsa, onu bir başkası aracılığı ile öğrenmesi güzel (müstehap) bir davranıştır ve Islâmi bir edep biçimidir. (Hattab es-Subkî N/261)

Kadının, kocasının gıyabında onun malından, onun izni olması halinde sadaka verebilir ve ikisine de tam sevap verilir. Kocasının malından, onun kızmayacağını bildiği ölçüde, ya da kendisine ayrılan eşya veya yiyeceklerden, kocasına sormadan da sadaka verebilir. Sormadan verdiği sadakanın sevabı ikiye bölünür, yarısı birinin, yarısı birinin olur.(age. IX/3.39-40; X/6-7)

Bazı fıkıh kitaplarında, kocanın karısını şu sebeplerden ötürü, incitmeden dövebileceği söylenir: Namaz kılmazsa, cünüplükten yıkanmazsa, kocası istediği halde süslenmezse, yatağına çağırdığı halde gelmezse; kocası izin vermediği halde evden çıkarsa... Kocası dövdügü halde kadın bunlarda israr ederse, artık erkek onu boşar diyenler de vardır. Hattâ boşadığı halde mihrini veremeyeceğinden korkarsa, üzerinde mihir borcu varken Allah'a kavuşması, namaz kılmayan bir kadınla cima etmesinden daha iyidir demişlerdir. (Halebî, Münyetü'l-musallî 385; es-Serhu'l-kebîr 621; Halil Ahmed, Bezlü'l-mechûd X/188 vd). Ancak bunlar ilahi nas değil, görüşlerdir.

Kadınların sünnet olması; erkeklerin sünnet olması kadar kuvvetli bir sünnet değilse de, müstehap ve hoş bir davranıştır. Diğer mezheplerde, kadının sünnet olması da, erkeğin sünnet olması gibi gereklidir diyenler vardır. Ancak bir hadîs-i şerifte : "Kadınların sünnet edilmesi bir değerlendirme ve şeref, erkeklerin sünnet edilmesi ise bir sünnettir" buyurulmuştur. (Ebû Dâvûd, edep 167)

Erkeklerin sünnet edilmesinin faydalarından biri, kabuk içinde biriken mikropların sebep olacağı, özellikle tehlikeli kadın hastalıklarından kurtulmaktır. Bunun cinselliğin fıtratıyla ilgili ilginç bir faydası daha vardır: Sünnetsiz erkek, cinsel ilişkilerden aslında daha çok zevk alır. (Değişik görüş için bk. Dihlevî, Huccetullali I/182) Ama erkeğin çabuk tahrik olup, çabuk boşalması istenen bir şey değildir. Bu, kadının tatmin olmasını zorlaştırır. (Halil Ahmed, a.g.e., XX/212) Halbuki, cinsel ilişkide tatmine ulaşmak (orgazm olmak) kadının da hakkıdır. Bunu Resûlullah Efendimiz özellikle belirtmiştir. Diğer yönden, kadının sünnet olması ise, erkekteki durumun tersine, onun daha fazla zevk almasını, dolayısı ile daha çabuk tatmin olmasını sağlar. Böylece kadının da, erkeğin de sünnet olmasının diğer yararları yanında, fıtratı destekleyen ve cinselliği ayarlayan çok önemli bir yararı daha ortaya çıkmış oluyor. Allah Resûlünün su hadîsleri de bunu gösteriyor olmalıdır:

"Medine'de kadınları sünnet eden bir kadın vardı. Allah Resûlü ona: Fazla derin kesme ki, kadınlar daha çok lezzet alsınlar. Kocaların da daha çok hoşuna gitsin, buyurdu"(Ebû Dâvûd, edep l67; ayrıca bkz. Fetâvâ-yi Bezzâziye VI/372) Erkeklerin hoşuna gidecek olan yön, kolları arasında kadının doyuma ulaşmasıdır. Dolayısı ile bu hadîs-i şerif, yukarıda söylemiş olduğumuz gerçege olduğu gibi işaret eder.

Erkeğin sünneti, hasefeyi (başcığı) örten derinin kesilmesiyle, kadının sünneti ise ferç girişinin üstündeki hurma çekirdegi, ya da horoz ibiği gibi olan çıkıntı derinin kesilmesiyle olur. Erkeğinkinin çoğunu, kadınınkinin ise azını kesmek daha makbuldür.

Her ne kadar bazı fetvalârın uygulanması için Islâm devletinin varlığına ihtiyaç varsa da İslamın bu noktaya kadar kadın için konu ettiği hukuku biraz dahi olsa yansıtmak gayesiyle bu türlü fetvâları almak da bir sakınca görmedik. Yeter ki çalışmalarımız nefsî olmasın...

Bu fetvaları kadınlar ve hatta kocaları için bilinmesine son derece ihtiyaç hissettiğimiz nâdir fetvalar arasından seçtik. Hazırlanmasında asırlarca elden düşmeyen Behçetü'l-Fetâva, Fetevây-i Fevziyye, Fetevây-i Abdurrahim, Fetevây-i Ibn-i Nüceym, Netice, Fetevây-i Ali Efendi, bunların özeti gibi olan Hülâsatü'1-Ecvibe, Fetevây-i Hindiyye ve diğer bazı güvenilir kaynaklardan istifade ettik. Şüphe duyulan konularda bu kitapların ilgili konularına müracaat yeterlidir.


KADİR GECESİ

Kur'ân-ı Kerim'in inmeye başladığı Ramazan ayı'nın yirmi yedinci gecesi. İslâm'da en kutsal ve faziletli gece Kadir gecesidir. Kadir gecesi, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Kur'ân-ı Kerim de bu gecenin faziletini belirten müstakil bir sûre vardır. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

"Doğrusu biz Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirmişizdir. Kadir geceşinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir. " (Kadir sûresi, 97/ 1-5)

Bu sûrenin inişi hakkında değişik rivâyetler vardır. Bunlardan biri şöyledir:

Bir kere Rasûlüllah (s.a.s) Ashab-ı Kirâma İsrailoğullarından birinin, silahını kuşanarak Allah yolunda bin sene cihad ettiğini bildirmişti. Ashabın buna hayret etmeleri üzerine Cenabı Hak bu Kadir sûresini indirmiştir (Tecrîd-Sarîh Tercemesi, VI, 313).

Bu geceye Kadir gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:

a) Kur'ân-ı Kerim bu gecede inmeye başlamıştır.

b) Bu gecedeki ibadet, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

c) Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler Allah Teâlâ'nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI, 312).

d) Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

e) Bu gece tanyerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü'mine selam verirler.

Kadir geceşinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan'ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; "Siz Kadir gecesini Ramazan'ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız" (Buhârî, Leyletü'l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.

Zir b. Hubeyş diyor ki, Übey b. Ka'b'a sordum: Kardeşin Abdullah b. Mes'ud: "Yıl boyunca ibadet eden Kadir gecesine isabet eder" diyor, dedim.

Übey b. Ka'b dedi ki: "Allah İbn Mes'ud'a rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir geceşinin, Ramazanda, Ramazanın da son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu" dedi.

"- Bunu neye dayanarak söylüyorsun, Ey Ebü'l-Münzir (Übey b. Ka'b'ın lakabı)" dedim. Übey;

"- Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'in bize haber vermiş olduğu alametle söylüyorum ki, o da, "o gün güneş şuasız olarak doğar" dedi (Müslim, Sıyam, 220).

İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar:

Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat mü'minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalar]. sağlamaktır. Mü'minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir. Ebû Hüreyre (r.a)'ın rivâyet etmiş olduğu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Kadir, 1).

Kadir gecesinde neler yapılabilir:

Kadir gecesini, namaz kılarak, Kur'ân-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak değerlendirmeli.

Üzerinde namaz borcu olanların nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Kazası yoksa nafile kılar.

Süfyan-ı Sevrî: "Kadir gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur'ân okuyup sonra dua etmek daha güzeldir." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313) demiştir.

Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (s.a.s)'e:

"- Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah (s.a.s):

"- Allahümme inneke afüvvün tühıbbü'l-afve fa'fu annî: Allah'ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314).

Bu gecenin öyle bir anı vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı yakalamak için gecenin bütününü tevbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu da kişinin imanını tazeler. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyenler en azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmelidirler.


KADİR GECESİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

Kadir Gecesinin değeri ve değerlendirilmesi konusunda sahih bilgiler var mıdır?

Sorunun cevabı için su açıklamalara girmek zorundayız:

1. Anlamı:

Birtakım zamanlarda mesai yapanlara, normal zamanların birkaç katı fazla ücret verilir. Bazı olayların yıldönümleri ikramiye günleridir. Bazı krallar tahta çıkışları ya da işbaşına gelince cülus bahşişi dağıtırlar. Bazan genel af ilân edilir ve çok büyük cezalar dahi bağışlanır. Bazı pazar, panayır ve yerlerde yüzdeyüzleri çok âşan kârlar sağlanır... Bütün bunlar bizim Kadir Gecesi gibi zamanları anlamamızda sadece bir fikir verebilirler. Çünkü o gecenin sahibi Sanî'dir, Cevvâd'dır, Kerim'dir, Gaffâr'dır... O'nun hazinesi, cömertligi, keremi, bağışlaması başkalarınınkine benzemez. O, insanlara göre ne kadar büyükse, O'nun bahşişi ve affı da onlanrinkine göre o kadar büyüktür. Hazineler O'nun olduğuna göre, kime ne kadar vereceğini de O bilir. Işte Kadir Gecesi, O'nun Muhammed Ümmetine bir bahşişi, bir genel af ilanı ve bir ikramiyesidir. Bu, ayrıca Allah (cc)'in kullarına ne kadar acıdığını ve kurtuluşlarını nasıl istediğini de gösterir.

2. Mahiyeti ya da "Kadr" ne demektir?

Arapça bir kelime olan "Kadr"; aslında güç yetirme demek olmakla beraber, hüküm, takdir, şeref, ululuk ve tazyik anlamlarına da gelir.

Hüküm anlamını düşünmekle Kadir Gecesine, hüküm ve takdir gecesi denir ki, Duhân sûresinde geçen, "Kur'ân'ı Kerim'in indirildiği, büyük işlerin belirlenip hükme bağlandığı..." söylenen gece buna işaret eder. Ancak Kur'ân'ı Kerim olaylara göre yirmi üç küsür senede indiğine göre, Kadir Gecesinde indirilmesi, topluca dünya semasına indirilmesi demektir.

Şeref ve ululuk anlamını taşıması, bu gecenin bin aydan daha şerefli ve daha büyük olduğu veya kadri kıymeti ve şerefi olmayan birisinin dahi o geceyi ihya etmekle şeref ve değere kavuşacağı içindir (Kurtubi, XX/131).

Tazyik anlamına gelmesi ise, o gece meleklerin inmesi ile yeryüzünde büyük bir izdiham ve daralmanın olmasındandır. Bu ayrıca, sonu kurtulus olan büyük ve şerefli olayların, büyük şiddet ve baskılar sonucu olabileceğini de gösterir. Kadir Gecesi'nde bu üç anlam da vardır ve "Kadir Gecesi" tabirinin sûrede üç yerde tekrarlanması buna işaret ediyor olabilir.

3. Zamanı:

Cuma gününde "Icabet Saati", ameller içerisinde Allah'ın rızası, günahlar içerisinde gazabı, Kıyametin kopma zamanı, insanın nerede ve ne zaman öleceği, beş vakit namaz içerisinde "Vüstâ" namazı, Allah'ın isimleri içerisinde "Ismi Azâm"ı, kulları içerisinde salih ve veli kulu gizlendiği gibi Kadir Gecesi'nin hangi gece olduğu da gizlenmiştir.(bk. Kurtubî XX/137) Bunun hikmetlerinden birisi, insanların ona güvenip diğer zamanlarda isyana dalmamaları, bir diğeri de yine buna bağlı olarak, Kadir Gecesine tesadüf etme ümidiyle bütün bir Ramazanı ihya etmelerini istemek olabilir. Ama yine de en sağlam rivayetler onun Ramazan'da ve Ramazan'ın da yirmiyedinci gecesinde olduğuna işaret eder. Çünkü "Kadir" suresinde Kur'ân-ı Kerim'in Kadir Gecesinde indirildigi, Bakara suresinde de Ramazanda indirildigi bildirilir. Demek ki, Kadir Gecesi Ramazan içerisinde bir gecedir. Gerçi birçok sahabi ve büyük imam Kadir Gecesinin Bedir Savaşı günü olan Ramazan'ın onyedinci gecesi, ayrıca yirmi, yirmibir, yirmiiki... yirmidokuzuncu gecesi olduğunu rivayet etmişlerdir, ama yirmiyedinci gecedir diye rivayet edenler daha açık ve daha çoktur. Diğerlerinin rivayetlerini, o seneki Kadir Gecesi'nin o güne rastladığı şeklinde anlamalıdır. Kadir sûresinde üç defa tekrarlanan "Leyletü'1-Kadr - Kadir Gecesi" ifadesinin harflerinin toplamının yirmiyedi etmesi, kezâ aynı surede Kadir Gecesini gösteren "Hiye - o" zâmirının surenin yirmiyedinci kelimesi olması da buna işaret ediyor olabilir. Allah Rasûlü'nün Ramazanın son on gününü itikafa girip cehd ve gayretle geçirmesi, Kadir Gecesinin hem o günlerde olduğuna, hem de kesinlikle bir geceye tahsis edilemeyeceğine işaret eder. Zaten Allah Rasûlü "Kadir gecesi bana gösterildi de sonra unutturuldu" buyurur.

Kadir Gecesi Kur'ân-ı Kerim'in indirildigi gece olduğuna göre o bir kez olmuş geçmiştir diye akla gelebilir. Ancak Kadr sûresinde, "o gece melekler iner de iner..." denmesi, "inmiştir" denmemesi onun tekerrür ettiğini gösterir. Öyleyse bunu; Kur'ân'ı Kerim indigi için o gece Kadir Gecesi oldu, şeklinde değil de, Kur'ân'i Kerim'in inmesi Kadir Gecesine rastladı şeklinde anlamalıdır.

Şah Veliyyullah'a göre ise Kadir Gecesi ikidir; biri bütün sene içerisinde, diğeri ise Ramazanın son on günü içerisinde saklıdır (Sah Veliyullah Dehlevi, Hüccetüllah'i1-Baliğa, N/55).

Kadir Gecesinin bir takım işaretlerinin olduğu da söylenmiştir. Gece, saf, sakin ve ay varmış gibi aydınlıktır. Çok soğuk ve çok sıcak olmayıp mutedildir. Sabahında güneş göz kamaştırmayıp, şekli belli olarak ay gibi ve soluk doğar, kızarık doğar (bk. Ibn Kesir, VNI/466).

4. Niçin Bin Ay?

Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır denilmesi, bin ayın onun hayrının ölçüsünü vermesi için değil, hayrının çok fazla olduğunu göstermek içindir. Çünkü "daha hayırlı" olunca, onun hayrının bin ayla beraber dahasının, yani fazlalığının da olduğu anlaşılır. Işte bu fazlalığın miktarını ancak Allah (cc) bilir. Bununla beraber "bin ay" denmesi konusunda bazı rivayetler de vardır. Müslümanların eski Israil Ogullarından bir erin bin ay cihad etmesine, ya da dört kişinin seksen yıl (yaklaşık bin ay durmadan ibadet etmelerine gıpta etmeleri, veya Allah Rasûlü'nün kendi ümmetinin ömürlerini kısa görüp bu kısa ömürde yeterli ahiret azığı hazırlayamayacaklarından endişe etmesi, "Bin Ay" denmesinin sebebidir. Böylece Allah (cc), Elçisi Muhammed (sav)'i ve onun ümmetini mükafatlandırmıştır denir.(Bu rivayetler için bk. Elmalılı, VNI/5972)

5. Nasıl Değerlendirilir?

Kadir Geceşinin Muhammed (sav) ümmeti için , Arafe ve cuma da dahil, bütün gün ve gecelerden üstün olduğunu hemen herkes kabul etmiştir. Ancak Allah Rasulü'nün kendisi için Miraç Gecesi daha üstündür (Elmalılı, VNI/5983). Öyle ise böyle bir geceyi değerlendirmenin kazancı da elbette çok büyük olacaktır. Allah Rasûlü: "Kim inanarak ve sırf Allah rızası için Kadir Gecesinde kalkarsa geçmiş günahları bağışlanır" (Buharî, iman, I/I5, Savm NI/23; Müslim, salat, N/175) buyurur. Demek ki, bu geceyi değerlendirmenin birinci şartı kalkmak, yani uyumamaktır. Kalkılıp ne yapılacağı konusunda bir tahsis yapılmamıştır. Namaz kılmak, Kur'ân okumak, dua etmek ve tefekkürde bulunmak sünnetle sabit olan şeylerdir. Allah Rasulü bunların hepsini yapmıştır (bk. Elmalıli, VNI/5982). Ramazanın son on günü gelince o geceyi ihya eder, çoluk-çocuğunu kaldırır ve ibadet konusunda çok gayret gösterirdi (Ibn Kesir, VNI/471). Keza, Ramazanın son on gününde itikafa girmesi de Kadir Gecesi'ni bulmaya ve ihya etmeye yönelik bir sünnettir. Bu yüzden hepsinden bir parça yapmak belki en güzelidir. Aişe (ra) validemiz Allah Rasulüne (sav) Kadir Gecesi'ne rastlanıldığında ne söylenmesi gerektiğini sormuş ve: "Allahümme inneke afüvvun tuhibbül-afve fa'fü-annî: Allah'ım, Sen çok bağışlayıcisin, afvi seversin, berii bağışla" (Müsned, VI/182) de, cevabını almıştır. Demek ki o gecede yapılacak duaların en güzeli bağışlanma isteğidir. Yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmak, o geceyi ihya etmek anlamına geleceğinden asgari olarak bunu yapmalıdır. Allah Rasulü belki de buna işaret etmek için, "Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan ondan nasibini almıştır" buyurur (Kurtubî, XX/138). Bununla beraber Ramazanın her gecesinde yapılacak bu duanın çok büyük bir ihtimalle Kadir Gecesine rastlayacağından, kabul olması kuvvetle umulur. Bu yüzden, "ondan mahrum olan, çok büyük bir şeyden mahrum olmuştur." buyurulur (Müsned, N/230, N/385, 425; Ibn Kesir, VN/464). Ayrıca insanın bu müstesna gün ve gecelere saygısınin ifadesi olarak Ramazan'da diğer bütün günlerden daha gayretli, Kadir Gecesinde ise Ramazandakinden de daha gayretli olması gerekir. Hatta Kadir Gecesinin gündüzünü dahi diğer günlerden daha çok dua ve ibadetle geçirmek sünnet, bütün müslümanların sorunları için çare duasında bulunmak müstehaptır.(Nevevî, E1-Ezkar,163)


KAFİR OLAN KİMSELERİN BALİĞ OLMADAN ÖLMÜŞ ÇOCUKLARI CENNETLİK Mİ OLACAKTIR, CEHENNEMLİK Mİ OLACAKLAR?

Müslüman olan kimselerin baliğ ölmüş çocukları icma ile cennetlikler. Fakat kafirlerin çocukları hakkında dört görüş vardır.

1- Birinci görüş, cennetlikler. Muhakkık ve araştırmacı alimler de bu görüşü te'yid etmektedirler. Kur'an-ı kerim şöyle buyurur: "peygamber göndermedikçe azab verici değiliz" (İsra 15). Ma'lum olduğu gibi, çocuk ve deli olan kimseler mükellef olmadıkları için Peygamberlere muhatap da olmazlar. Başka bir ayette de şöyle buyurulur:

"Hiçbir kimse bir başkasının günahını yüklenemez" (Kur'an-ı kerim, En'am suresi).

Bir kimse bir cinayet işlerse oğlu cinayetinden sorumlu olmadığı gibi kafir olan kimsenin oğlu da, küfründen sorumlu değildir. En kuvvetli görüş budur.

2- İkinci görüş, babalarıyla birlikte cehennemliktirler.

3- Üçüncü görüş, çekimserdir, hiç bir görüş beyan etmiyor ve işi Allah'a bırakıyor.

4- Dördüncü görüş, Allah'ın şaki olarak bildiği kimseler cehenneme said olarak bildiği kimseler de cennette göreceklerdir.


KAFİR VE DİN DÜŞMANLARININ KABRİNİN ZİYARETİNE GİTMEK CAİZ MİDİR?

Kafir ve din düşmanlarının kabrine saygı göstermek için gitmek caiz değildir. Fakat sırf seyredip bakmak için gidilse beis yoktur.


KAFİRE DUA VE İSTİĞFAR

Özellikle cenaze gibi merasimlerde imamların kafir olduğu bilinen mevtaya dua ve istiğfar ediyorlar. Cemaat da "âmîn"diyor. Bu mahzurlu değil midir?

Rasulüllah Efendimiz küfür üzere ölen bir yakını için "Eğer Allah yasaklamazsa ona mağfiret dileyecegim"(bk. Kurtubî, VNI/272) deyince şu âyet-i kerime nazil oldu: "Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra akraba dahi olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve mü'minlere yaraşmaz" (Tevbe (9) 113). Münafıklardan Abdullah b. Ubey b. Selül'ün cenaze namazını Rasulüllah Efendimiz kıldırmıştı.(Kurtubî, VNI/218) (O münafıkları tanıdığı halde, siyaseten davranışta onları mü'minlerden ayırmıyordu). Bu konuda da şu âyeti kerime geldi: "Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma! Mezarı başında da durma. Çünkü onlar A1lah'ı ve Rasulünü inkâr ettiler, fasık olarak öldüler" (Tevbe (9) 84). Şu ayetin de aynı konu ile alâkalı olarak geldiği söylenir:

"Onlara ister bağışlanma dile, ister dileme, farketmez. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen de Allah onları asla bağışlamayacaktır. Bu, onların Allah'ı ve Rasulünü inkâr etmesinden ötürüdür. Allah fasıklar güruhuna hidayet vermez" (Tevbe (9) 80)

Bu naslar karşısında, özellikle Malikî Imam Karafi meseleyi bütün detayı ile ele almış ve özet olarak: "Kafirin bağışlanması için dua etmek küfürdür (dua eden kâfir olur). Çünkü, Kur'ân'ı Kerim birçok âyetle müşrikleri Allah'ın bağışlamayacağını, kâfirlerin Cehennem'de ebedî kalacağını kesinkes haber verdikten sonra böyle bir şey istemek, Allah'ı yalanlamak ve sanki'(Ya Rab! Sen öyle diyorsun ama bağışlaşan daha iyi edersin) demek olur. Bu da küfürdür. Tüm mü'minlerin bağışlanmasını istemek de haramdır. Çünkü günahkâr mü'minlerin Cehennem'de, bir süre için de olsa, kalacakları sahih hadislerle bildirilmektedir.(Bu konuda geniş bilgi için bk. Karafi, el-Furük, IV/259 vd.)

Bu görüş Hanefilerce biraz ağır bulunur ve "kâfirin bağışlanması için dua etmek küfürdür, tüm mü'minlerin bütün günahlarının bağışlanması için dua etmek ise haram değildir" denir. Ibn Âbidîn buna açıklık getirirken der ki: "Mesele şuradan kaynaklanıyor: Allah'ın va'dinden dönmeyeceğini kendi kelâmıyla biliyoruz. Ama acaba vâdinden (azab edeceği sözünden ve tehdidinden) de dönmez mi? Işte Karafi ve onu izleyenler, Allah'ın va'di gibi vâdinden de dönmeyeceğini düşünerek, eğer Allah kâfirleri Cehennem'e koyacağını ve onların orada ebedî kalacağını bildiriyorsa bunun aksini istemek Allah'ı isabetsizlikle suçlamak ve onu tekzib olur, bu ise küfürdür diye düşünmüşlerdir. Hanefi Ibn Emîr el Hâcda (Vefatı 879 (1474) bk. Mu'cemu'1-müellifin, XI/274) kâfire dua konusunda onlar gibi düşünmüş tüm mü'minlere dua konusunda biraz daha müsamahalı davranmıştır. Doğrusu da budur.(bk. Ibn Abidin (Âmira), I/351, (Mısır), I/523) Buna göre kâfir olarak ölen birisi için dua etmek küfürdür. Ancak küfrü açık (bevâh) olmayanlara günahlarıyla küfür damgası vurup onları mü'min saymamak da bizim hakkımız değildir. Meselâ Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed (sav)'in peygamberligine, Kur'ân'ın bütününe inanan birisi Haccâc gibi zalim de olsa onu kâfir saymak bizim elimizde değildir. Ama bunlara olduğu gibi inanmamış, ya da bunları tahkir etmişse, onu da mü'min saymak bizim elimizde değildir.

Mesele ölmüş gitmiş kâfirler için böyledir. Hayatta olan kâfirlerin doğru yolu bulmaları için dua etmenin ise caiz olduğu görüşü hâkimdir. Çünkü Rasulüllah Efendimiz Uhud Günü mübarek dişleri kırılıp, yüzü yaralandığında, müşrikler için: "Allah'ım kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua etmişlerdi. Ibn Abbas da: "Mü'minler kâfir olarak ölmüş yakınlarına dua ediyorlardı. Bunu yasaklayan âyet (Tevbe 113) geldi, onlardan duayı kestiler. Ama bu âyet onların, hayatta olan kâfirlere dua etmelerini yasaklamıyordu" demiştir (Kurtubî, VNI/274). Ama bununla beraber; Buhari'nin nakline göre, Rasulüllah Efendimiz (sav)'in Uhud'daki bu sözü, kendi duası değildir. O bunu: "Daha önce de bir peygamber yaralanmış ve böyle demişti" tarzında söylemiştir (bk. Buharî, magazî; Müslim, cihad 103) şeklinde söyleyip kâfirin hayatta olanına dahi dua edilemeyeceği görüşünde olanlar da vardır (Kurtubî, VNI/278). Fakat böyle dahi olsa, önceki bir peygamberin sözü bizim şeriatimizde neshedilmedikçe bizim için geçerli olacağından (Allah'u alem) hayattaki bir kâfirin hidayete ermesi için dua etmekte bir mahzur olmamalıdır. Çünkü onun hidayeti bulması muhal değildir ve Allah kâfir olanların dünyada iken mü'min olamayacaklarını söylememiştir ki, bizim bunu istememiz, Allah (cc)'in olmaz, dediğinde israr etmemiz anlamına gelmiş olsun. Bir sonraki âyette bildirildigi üzere; Hz. Ibrahim'in Babası için mağfiret dilemesini de böyle anlamak gerekir (Ibn Abbas ayete değişik izah getirir bk. Kurtubî, VNI/274; Ayrıca bk. Celal Yıldırım, Kur ân Ahkâm, N/309 vd.).


KAFİRLERİ KENDİ İŞİNDE ÇALIŞTIRMAK

"Allah kâfirlere mü'minler üzerinde asla bir salahiyet vermeyeceği " (K. Nisâ (4) 141) için kâfir, müslümana amir olabilecek işlerde ve gizlilik özelliği bulunan görevlerde istihdam edilemez. En başta meâlini verdiğimiz A1-i Imrân 118. ayetine binaen de kâfir, ehli kitap ve hevaperestin danışmanlık ve müslümanların umurunu yönetme mevkide çalıştırılamayacağı, özel işlerde ve yazışmalarda onlardan yardım alınamayacağı anlaşılır (Cessâs, Ahkâm, N/324; Kurtubî, IV/178-179). Hz. Ömer bir zimmîyi katip olarak çalıştıran Valisi Ebu Musa el-Eş'ari'ye sert bir mektup yazarak şu ikazda bulunmuştur: "Allah'ın zelil kıldıklarını siz tekrar aziz etmeyin, Allah'ın uzaklaştırdıklarını siz yaklaştırmayın, Allah'ın horladıklarına siz değer vermeyin, Allah'ın hain ilân ettiklerini siz emin görmeyin" (agk.; ayrıca bk. Ibnü 1-Kayyim, Zâdü'1-me'âd, I/447). "Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın" hadis-i şerifini Hasen b. Ebi'1-Hasen: "Kendi işleriniz için onlara danışmayın" şeklinde anlamıştır (Kurtubî, IV/180). Bu bağlamda yapacağı önemli işler için Istanbul'daki Rus elçisine danışıp, hep onun dediğinin aksini yapan ve isabet eden Yedi-sekiz Hasan Paşa'yi hatırlatmak güzel bir espri olur.

Peki müslüman gayri müslime danışman olabilir mi? Doğrusu bu konuda fıkıh ve tefsir kitaplarımızda açık bir ifadeye rastlayabilmiş değiliz. En muteber fetva kitaplarımızdan Bezzâziye'de: "Bir zimmî müslümandan havranın nerede olduğunu sorsa, müslüman ona havranın yerini gösteremez" denir (Bezzâziye. VI/359). Buna ·göre; hayır olmayan ve müslümanların manen ve madden zelil ve zayıf olmasını sonuç veren konularda müslüman gayrı müslimlere akıl ve fikir veremez, danışmanlık yapamaz olmalıdır (Allah'u a'lem). Gayrı müslimin madden güçlü olması müslümanların aleyhine bir durumdur.(Bu konuda bir eser esas adına rastladık: "Risâle fist'i'mâlil-Yahûdi ven'Neshara". Muhammed b. Abdülkerim. bk. Keşfu'z-zunûn N/745)


KAHİN

Falcılara, bakıcılara, gaibten haber veren kimselere verilen isim Falcılık, bakıcılık sanatına da "kehânet" denilir. Kâhin kelimesi arapça bir kelime olup çoğulu "kehene" veya "kühhân" dır.

İslam'ın tebliğinden önce kâhinler geleceğe yönelik bazı bilgileri haber verirler, kâinattaki gizli sırları bildiklerini iddia ederlerdi.

Kâhinlerin cahiliyye toplumu içinde önemli yerleri vardı. Onlara bazı hususlar sorulur, düşünceleri alınırdı. Her kabilenin bir şâiri bir hatibi olduğu gibi, bir kâhini de olurdu. Kâhinler, insanlar arasından anlaşmazlıkları çözümler, rüyaların yorumunu yapar, işlenen suçların fâillerini belirlerler, hırsızlık olaylarını açığa çıkarırlardı.

Kâhinler, genellikle kabilenin ileri gelenleri arasından olurdu. Kâhinllik babadan oğula da geçebilirdi. Kabilenin efendisi aynı zamanda kâhini de olabiliyordu.

Gâibi yalnız Allah bilir. Yaratıkların gâibi bilme iddiası kehânetten başka bir şey değildir. Sihir yapmak, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal oklarına inanmak (el-Mâide. 3/90) Islâm tarafından yasaklanmıştır.

Kâhinlerin yardımcıları şeytanlardır. Şeytanlar, gökyüzündeki meleklerin konuşmalarına kulak misafiri olur, aldıkları bilgileri kahinlere ulaştırırlardı. Kâhinler de bu bilgileri değişik kılık ve kalıplara sokarak insanlara aktarırlardı.

Gökyüzü meleklerin koruması altına alınmış; şeytanların meleklere yaklaşması engellenmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu durum şöyle açıklanmaktadır: "Biz yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik. Ve (göğü), itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için (yıldızlarla donattık). Onlar, (şeytanlar), Mele-i A'lâyı (melekler topluluğunu) dinleyemezler; her taraftan atılırlar, kovulurlar. Onlar için sürekli bir azab vardır. Yalnız (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev takib eder" (es-Sâffat, 37/6-10)

Bu konuyla ilgili olarak ibn Abbas (r.a) şöyle buyurmaktadır: "Melekler buluttan inerler, işlerini kendi aralarında görüşürler. Bu arada şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar. Işittiklerini kâhinlere gizlice ulaştırırlar. Bu haberlerle beraber kendileri de yüzlerce yalan uydururlar" (Ahmed b. Hanbel, I, 274).

Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen ayetler, hadisi şeriflerle daha bir açıklık kazanıyor. Olay daha iyi bir biçimde aydınlanıyor.

Kâhinler, anlatımlarında genellikle şairâneliği, kısa ve özlü konuşmaları, secili kelimeleri tercih ederler. Peygamberimizin bir hadisinde bu konuya işaret edilmiş ve şöyle bir olay anlatılmıştır. Hüzeyl kabilesinden iki kadın birbirleriyle kavga ederler. Birisi diğerine taş atar. Kendisine taş atılan kadın hâmile olup, karnındaki çocuğunu kaybeder Olay peygamberimize anlatılır. Peygamberimiz de kadının ölen çocuğunun diyetinin ödenmesine karar verir. Suçlu kadının velisi duruma itiraz eder: "Ya Rasûlallah! Henüz yemeyen, içmeyen, söz söylemeyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle nasıl mahkum olurum. Bunun benzeri hüküm batıl olur" der. Peygamberimiz, adamın seçili konuşmasına dikkat çekerek onun hakkında "bu adam kâhinler zümresindendir" buyurur (Buhârî, Tıbb, 46; Müslim, Kasâme, 36; Ebû Dâvud, Diyât, 19).

Sihirbazlık, remilcilik, müneccimlik, kahinliği birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Bunlar, her ne kadar birbirlerine yakın şeylerse de aralarında farklılıklar vardır. Islâm dini bunların hepsini reddetmiş ve yasaklamıştır.

Kâhin bir meseleye hükmederken, vereceği karara razı olmaları için her iki taraftan teminat (ücret) alırdı. Kâhinin kararı kesin olmasına rağmen, yerine getirilmesi zorunlu değildi. Haliyle bu karar örfî hukukun (töre hukukunun) belirlediği bir karardır. Örfi hukukun belirlemesinde mal ve oğulların etkisini düşünürsek, kâhinin vereceği hükümlerin kimin yararına olduğu ortaya çıkar. Çünkü, Kâhin yaptığına karşılık ücret alırdı. Mal ve oğulları daha çok olanın vereceği ücretin fazla olacağı bellidir. Böylece ezilen insanlar yine malum, yine mahkumdur. Zâlimler zulümlerini meşrulaştıran kurumları çağlar boyu sistemli bir şekilde gelıştırmişlerdir. Bu kurumlar asırlar önce nasıl bir işlev görüyorsa, şimdi de aynı işlevi görmektedirler.


KALABALIKTAN DOLAYI CEMRELERE TAŞ ATMAK ZOR OLURSA, KADIN, YERİNE TAŞ ATMAK MAKSADIYLA BİR VEKİL TAYİN EDİP CEMRELERE TAŞ ATTIRSA CAİZ MİDİR?

Kalabalıktan dolayı Cemreleri taşlamak zor da olsa yerine taş atmak maksadıyla bir vekil tayın edemez. Böyle bir ruhsat ile ilgili bir şey varid olmamıştır. Erkek ile kadın arasında fark yoktur (Mebsut).


KALPTEN BOŞAMA:

Kalbimden evlenecegim kadını boşanmış olarak düşünüyordum. Şimdi evlenince onunla boşanmış mı olurum?

Sırf kalpten niyyet edilmesiyle boşama olmaz. talakın rüknü olan (yani onsuz talakın olmayacağı) irade beyanı (icap) açık ya da kapalı kelimelerle söylenmedikçe ya da yazılmadıkça talak vaki olmaz.(bk. Bilmen, N/184)


KALU BELÂ

"Evet, dediler" anlamında bir akaid ve Kur'anî terim. Bu terkiple Yüce Allah'ın insanları rubûbiyet ve ulûhiyetini tanık kılarak onlardan buna dair söz almasıyla ilgili olay kastedilir.

Bu olayla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak; ‚Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (demişti). ‚Evet (buna) şahidiz,' dediler. Kıyamet günü: ‚Biz bundan habersizdik' demeyesiniz." (el-A'râf, 7/172).

Allah'ın insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla "Kalu belâ" şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır.

Kur'ân-ı Kerim'de olay, Yahudilerden "Allah'a karşı sadece gerçeği söyleyeceklerine dair Tevrat üzerine söz alındığı" ifadesinden sonra sözkonusu edilmektedir. Böylece Allah'ın ulûhiyyet ve rubûbiyetine dair bütün insanlardan söz alınmış olduğu da hatırlatılmış olmaktadır.

Allah Teâlâ'nın insanlardan söz almış olması ne anlama gelir? Başka bir ifadeyle olay temsîlî midir, yoksa vakit midir? Gerçekten Allah insanları toplayıp onlarla âyette zikredildiği gibi karşılıklı konuşmuş mudur?

Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Halef dediğimiz hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Şöyle ki:

Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yaratıklarına sanki: ‚Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. Insanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak bilmeleri, şehâdet ve itiraf anlamındadır. Kur'ân ve Sünnette, Arapların dil üslûbunda bu şekilde sembolik anlatımlar çoktur. Meselâ Allah'ın yere hitabı, bir de onların cevap vermelerini anlatan şu âyet de böyledir: "Isteyerek veya istemeyerek (varlığa) gelin, dedi. ‚Isteyerek geldik' dediler"(Fussilet, 41/11).

Bu görüşte olanlar, "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar, sonra ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır veya mecûsileştirir" (Buhârî, Cenâiz, 92; Ebû Dâvud, Sünnet, 17) hadisinin de görüşlerini destekledığını söylerler (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1965, VII, 314; Mahmut Hicâzî, Furkan Tefsiri, çev. M. Keskin, Istanbul 1988, II, 365).

Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Allah, insanların hepsini babalarının sulhlerinden çıkarıp onları amellerine göre kümelere ayırdı. Onlara insan suretini, konuşma ve düşünme kabıliyetini verdi. Sonra onlardan söz aldı ve kendilerini buna şahit tutarak bazı görüşlere göre şahit tutulanlar meleklerdir: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar da: "Evet (sen bizim rabbimizsin)" dediler. Sonra Allah; "Hesap gününde bizim bilgimiz yoktu" diyerek mazeret ileri sürmeyesiniz diye yerleri, gökleri ve babanız Adem'i bu konuda şahitlik etmeğe çağırıyorum. Benden başka ibadete layık birinin bulunmadığını iyice belleyin. Bana herhangi bir şeyi ortak koşmayın. Verdiğiz bu sözü size hatırlatacak peygamber ve kitap göndereceğim dedi. Buna bütün insanlar: "Şehadet ederiz ki, rabbimiz ve ilâhımız sadece sensin, senden başka rab ve ilah yoktur" diye cevap verdiler.

Allah, insanlardan bu ahdi aldıktan sonra onları yok etti.

Bazıları, -ki halk arasında da yaygın olan budur- insanların Allah'a bu şekilde söz vermelerinin ruhlar âleminde gerçekleştiğini söylerler. Bu görüşün hiç bir mesnedi yoktur.

Konuşmanın nasıl meydana geldiği ve meselenin incelikleri bizim için gaybtır. Gaybın nasıllığı üzerinde durulmaz. Nassların bildirdiği kadarıyla yetinmek gerekir. Aslında bu gibi meseleler üzerinde aklî değerlendirmeler yapsak bile kesin bir sonuca varmamız mümkün değildir. Ayrıca belli bir karıne bulunmadıkça nassları te'vil etmemiz, ya da temsili olduklarını söylememiz de tutarlı bir tavır değildir.

Ilimler, olayın ne zaman meydana geldiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Ancak temsilî olduğunu söylemeyenlerin tamamı, bu olayın Hz. Âdem hayattayken meydana geldiği konusunda ittifak etmişlerdir.

Müşriklerin çocuklarının, büluğ çağına ulaşmadan ölmeleri durumunda Cennete gireceklerini söyleyenler, "Kalu belâ" âyetini delil göstermişlerdir. Çünkü çocuklar, büluğ çağına erinceye kadar, geçmişte Allah'a verdikleri ahid üzerinedirler Ancak büluğ çağından sonra, bu ahdin artık bir etkisi kalmamaktadır (Kurtubî, a.g.e., VII, 317).


KAMET

Namaz için seslenmek, kamet getirmek, ifa ve eda etmek. Aslı "ikâmet" olup, türkçede "i" siz kullanılır. Bir terim olarak, farz namazlardan önce, tek başına namaz kılacak olan kimsenin cemaatle kılınacak farz namazdan önce ise müezzinin okuduğu ezan benzeri sözlerdir. Sünnete uygun olarak kâmet şu kelimelerden ibarettir. Allahü ekber, Allahü ekber. Eşhüde en la ilâhe illallah. Eşhüde en la ilâhe illallah. Eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasululullah. Eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasulullah. Hayye alessalat, hayye alessalat. Hayye alel-felâh. Hayye alel-felah. Kad kâmeti's-sâlatu. Kad kameti's-sala. Allahü ekber, Allahü ekber, La ilâhe illallah"

Hanefî hukukçularına göre kamet ezanın benzeridir. Sözler yukarıdaki gibi ikişer kere tekrarlanır. Yalnız sonuna "kadkami's-salah" (namaz başladı) cümlesi eklenir. Ömrün sonuna kadar Bilâl Habeşi ile İbrahim en-Nehaî'nin kameti çift sözlerle okudukları, Emeviler devrinden itibaren, kamet'te ezandaki gibi iki kere tekrarlanan sözlerin hızlı okumayı sağlamak için bir'e indirildiği nakledilir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, Mısır 1389/1970, I, 242-244). Hz. Peygamber, Bilâl (r.a)'e hitaben şöyle buyurmuştur: "Ezan okuduğun zaman ağır ağır oku. Kamet getirdiğin zaman ise hızlı oku " (Tirmizi, Salât, 29).

Aynı zamanda sahih rivayetlerle Hz. Peygamber'in, kâmet'te, ezandan farklı olarak çift okunan sözlerin tek yapılmasını emrettiği de nakletmiştir (bk. Buhârî, Ezân, 3; İbn Mâce, Ezân, 6). Bu da Hanefiler dışında kalan diğer mezhep imamlarının tercih ettiği rivayetlerdir.

Sabah ezanında tekrarlanan "es-Salatu hayrun mine'n-nevm (namaz uykudan daha hayırlıdır)" cümlesini, ilk olarak Bilâl (r.a) Rasûlüllah (s.a.s)'i uykudan uyandırmak için söylemiş, bu sözler hoşuna giden Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: Ey Bilâl, bu sözler güzel oldu. Bu cümleni sabah ezanında da tekrarla" (İbnul Humam, a.g.e, I, 242, 243).

Kâmetin Türkçe anlamı şöyledir: "Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim, Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet ederim, Muhammed'in Allah'ın rasûlü olduğuna şehadet edelim. Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet ederim. Haydın namaza, Haydın namaza, Haydın kurtuluşa, Haydın kurtuluşa, Namaz başladı. Namaz başladı, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür Allah'tan başka ilah yoktur".

Beş vaktin farz namazlarında ve Cuma namazının farzında kamet getirilir. Kaza namazında da bu böyledir. Ancak Vitir, Teravih, Bayram, Cenâze ve Nâfile namazlarda kamet getirilmez. Kamet erkeklere has bir sünnettir. Kadınlar kamet getirmezler. Kamet cemaatın müstehab olan sünnetlerindendir. Kadınlar ve çocuklar bir arana gelerek namaz kılsalar bile kamet gerekmez. Namazlarından bazısı kazaya kalan namazlarını peşipeşine kılabilir. Bulunduğu yerden ayrılmadığı sürece tek kamet yeterli olur.

Yolcu erkekler de yolculukları sırasında ezan okur, kamet getirirler. Yolcu, ezan okumayabilir. Ancak kamet getirmesi sünnettir.

Mahalle camiinde yapılan kamet evler için geçerlidir. Evde namaz kılan kişi kamet getirmese de olur. Kamet getirirse daha iyidir.

Kadınların, bunakların, cünüplerin kamet getirmeleri mekruhtur. Abdestsiz kimselerin de ikamette bulunması mekruhtur. Fakat bu gibi kimseler tarafından yapılan kametler iade edilmez.

Ezan ağır okunur. Fakat kamet hızlı yapılır. Kamet ayakta yapılır. Kamet getiren kişi kıbleye döner.

Cemaatın kamet getiren müezzine uyması ve beraberce içinden kamet yetirmesi, "Hayye Alessalah, Hayye Alelfelah" denilirken de" La havle ve la kuvvete illa billah" diye icâbette bulunması müstehabdır.

Kamet, vaktin değil namazın sünnetidir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi', Beyrut 1402/1982, I, 148 vd.; İbnu'l Humam a.g.e, I, 243 vd.; el feteva'l Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I, 55 57; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar İstanbul 1984, I, 388, 389 vd).


 

KAN ALDIRMA

Günümüz tıp ilminde insanlardan başlıca üç maksatla kan alınır. Muayene ve tahlil için, tedavi için ve başkasına nakletmek için.

1. Muayene için: Duruma göre az veya çok miktarda kan alınabilir. Az miktardaki kan parmak uçlarından veya kulak memesinden, bebeklerde ise topuklardan alınır. Laboratuarda alyuvarları ve akyuvarları saymak, bunların biçimlerini, özelliklerini incelemek için parmağın ucunu delerek bir kaç damla kan almak yeterli olur. Bazı hastalıklarda kanda şeker, üre, kolesterin gibi bir takım maddeler bulunup bulunmadığını araştırmak amacıyla biraz fazlaca kan almak gerekir. Bu çokça kan kolun dirsek boşluğundaki toplardamarlardan alınır.

2.Tedavi için: Kan basıncı (tansiyon) yükselmesi, kanda birtakım zehirli maddelerin toplanması gibi durumlarda, hastanın iyileştirilmesi için, yine kolun dirsek boşluğundaki toplardamarlardan iğne ile veya bunlardan biri kesilerek istenildiği kadar kan alınır.

3. Kan naklı için: Sağlam bir kimseden, hastaya veya yaralıya verilmek üzere, toplardamarlardan kalın bir iğneyle istenildiği kadar kan çekilir (bk. "Kan naklı" maddesi).

Kan aldırma daha önceki yüzyıllarda ve bazen günümüzde hacamat yöntemiyle de yapılmaktadır. Bazı hastalıkların tedavisi için, kanı deri üstünde bir yere çekip toplamak veya deriyi çizip biraz kan çıkarmak gerekir. Bu işleme "hacamat" denir. Hacamat için; şişe, çömlek, boynuz gibi aletler kullanılmıştır. Diğer yandan sülük yapıştırmak yoluyla da kan emdirilir.

Akciğerlere kan hücumu, bronşit, böbreğin, kalbin dış zarının iltihaplanması gibi hastalıklarda, bu yerlerdeki deri üstüne "kuru hacamat" yöntemi uygulanır. Hacamat, şişe veya çömleğinin içindeki hava ateşle boşaltıldığı için, bu boşluğa rastlayan deri parçasına kan hücum ederek orasıönce kızarır, sonra morarır. Bu işlem iki üç dakika kadar sürdürülür. Bu usulle hacamat yapılan yerlerdeki kan, derinlerdeki organlardan deri üstüne çekilerek, iv organları kan hücumundan, az çok kurtarmak mümkün olur.

Hacamatta ikinci yöntem "kanlı hacamat"tır. Kuru hacamat sonunda kızaran moraran yerler, hacamat zembereği veya mikroptan arındırılmış tıraş bıçağı ile ezilir Buralardan kan akmaya başlar. Bunlar pamukla silinerek, yeniden vantuz şişeleri kapatılır şişelerin vurulan yeri emmesi sonucunda kan, yavaş yavaş bunların içine dolar.

Kanlı hacamat yöntemi, akciğerlere kan hücumu, zatürre, solunum yolundaki ağır iltihaplanmaları, ağrılar, kalbin dış zarının iltihaplanması, böbrek iltihabı... gibi hastalıklarda başvuruları bir yöntemdir. Diğer yandan görünürde hiçbir hastalığı olmadığı halde şişman ve kanlı insanlarda kan aldırmanın büyük faydası bulunduğu bilinmektedir.

Günümüzün gelişen hekimliğinde çok etkili yeni ilaçlar ve kan alma yöntemleri uygulanmaktadır.

Kan aldırma (hacamat) Hz. Peygamberin üzerinde durduğu ve ümmetini teşvik ettiği bir konudur (bk. ‚Hacamat" maddesi). Rasûlüllah (s.a.s) bizzat kendisi de bir çok defalar kan aldırmıştır. O'nun, kameri ayın onyedisinde, ondokuzunda ve yirmibirinde kan aldırdığı rivayet edilir (bk. Tirmizi, Tıbb, 12; Ebû Dâvud, Tıbb, 5). Enes b. Malık (r.a)'ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber'in vücudunun kan aldırdığı yerler, boynun arka yanlarındaki iki damarla, iki omuz arasında kalan kısımdır (Ibn Mâce, Tıbb, 21). Ibn Abbas (r.a), Rasûlüllah (s.a.)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mirac gecesi, hangi melek topluluğuna rastladıysam onlar bana; "Ey Muhammed kan aldırmaya devam et ve ümmetine de bunu emret" diyorlardı" (Tirmizi, Tıbb, 12; Ibn Mâce, Tıbb, 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 354).

Kan aldırmanın şekli ve tıbbî yararları konusunda Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Aç karınla kan aldırmak daha uygundur. Bunda şifâ ve bereket vardır. Diğer yandan kan aldırmak aklı ve hafızayı güçlendirir" (Ibn Mace, Tıbb, 22).

Ramazanda oruçlu iken ihtiyaç olduğundan kan aldırmak mümkün ve caizdir. Ancak oruçludan kan alınması, vücudu zayıf düşürecek ve oruç tutmayı zorlaştıracaksa mekruh olur. Hz. Peygamber'in, oruçlu iken kan aldırdığı nakledildiği gibi, başkalarını oruçlu iken aldırmaktan nehyettiği de rivâyet edilmiştir (bk. Buhârî, Tıbb, II, Savm, 32; Ebû Dâvud, Savm, 28, 29, 30; Tirmizî, Savm, 59, 61; Ibn Mâce, Sıyâm, 18; Ahmed b. Hanbel, V, 363, 364, I, 248). Bu duruma göre zaruret olmadıkça Ramazan da, gece kan aldırmayı tercih etmek daha uygundur.


KAN DAVASI

Akrabalık ilişkilerinin sıkı olduğu toplumlarda öç alma duygusundan kaynaklanan, misilleme biçimindeki karşılıklı cinayetlerle süren aile ve kabileler arası çatışma. Hak arama sürecinin bulunmadığı, anlaşmazlıkların tarafları hoşnut edecek biçimde çözümlenmediği, hak ve adalet duygularının tatmin edilmediği hukuk sistemlerinde, bireyin hak ve adaleti kendi başına gerçekleştirme girişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Kan davası genellikle haksızlığa uğrayan taraftan bir kişinin, suçlunun işlediği suça uygun biçimde cezalandırılmaması durumunda, intikamını alma, onurunu kurtarma, hak ve adaleti gerçekleştirme girişimiyle başlar, karşı tarafın aynı gerekçelerle işlediği cinayetle sürer. Kan davasının başlamasından sonra davaya taraf aile üyeleri güçlü bir dayanışma içine girerler. işlenilen cinayetten aile üyelerinin her biri teker teker sorumlu tutulur. Bu davalarda genellikle ailelerin erkek üyeleri hedef alınır, kadın ve çocuklara yönelik cinayetlere az rastlanır. Fakat kan davasının aile sınırlarını aşarak aşiretler arası bir düşmanlığa dönüştüğü çevrelerde kadın ve çocukları da içine alan toplu cinayetler de görülebilir.

Kan davası, Islam öncesi Arap toplumunda en yaygın adetlerden birisiydi. Hak ve adaleti gerçekleştirecek bir hukuk ve toplum düzeninden yoksun olan cahiliye toplumunda kan davaları kabileler arası düşmanlık ve savaşların başlıca nedenleri arasında yer alıyordu. Islâm câhiliye dönemine ait bir çok adetle birlikte kan davasını ortadan kaldırdı; getirdiği insan ve toplum anlayışı ile adalet düzeni ile toplumsal bir afet olan kan davasını ortaya çıkaran nedenleri yok etti.

Islâm'a göre insan canı, malı, namusu, haysiyeti, tüm hak ve özgürlükleri ile dokunulmaz bir varlıktır. Hiç kimse hukuk dışı bir gerekçe ile insanın maddi ve manevi varlığına tecavüz edemez, hak ve özgürlüklerini kısıtlayamaz. Kaldı ki mü'minler bu tür davranışlar içine giremezler. Çünkü mü'minler, inançları gereği kardeştirler, birbirlerine karşı Islâm'ın öngördüğü kurallar dışında davranamazlar. Mü'minler bireysel ve toplumsal hayatlarında tam bir dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunmak; Islâm'ın egemenliğini sağlamak yolunda ortaklaşa çaba harcamakla yükümlüdürler.

Islâm, getirdiği emir ve yasaklar, ahlaki ve toplumsal kurallar, hukuk ve adalet sistemi ile toplum hayatını inanç ve adalet temeli üzerine oturtu. Bu temeli zedeleyici davranışları yalnız bir hukuk ve ceza sorunu olarak değil, aynı zamanda bir inanç sorunu biçiminde tanımlayarak önlemler aldı, müeyyideler koydu. Sözgelimi mü'minlerin temel niteliklerden birisi haksız yere bir insanı öldürmektir (el-isra, 17/33). Çünkü böyle bir davranış tüm insanları öldürmek gibi ağır bir suçtur (el-Maide, 5/32). Buna rağmen böyle bir suça yönelen kişi karşısında çeşitli müeyyideler bulur. Bunların en önemlisi Ahiret hayatına ilişkin olandır. Kim bir mü'mini haksız yere ve kasıtlı olarak öldürürse, sürekli olarak kalmak kalmak üzere Cehenneme atılacaktır. Bu davranış Allah'ın gazabını, lanetini ve büyük bir azabı gerektirmektedir (en-Nisa, 4/92-93). Cinayetin dünyadaki karşılığı da, suçun misliyle cezalandırılması (kısas), eş deyişle öldürülmesidir. (el-bakara, 2/178)

Suç ve ceza arasındaki bu denklik, adaletin tam ifadesidir. Bu nedenle taraflardan birisine haksızlığa uğradığını düşünme imkanı vermez. Bu yüzden de intikam alma, onur kurtarma, adaleti yerine getirme gibi herhangi bir dürtü devreye girerek insanları etkileyemez. Burada taraflardan birisine, öldürülenin ailesine tanınan ikinci bir seçenek toplumsal barışın güçlendirilmesine yöneliktir. Bu da katılın bağışlanmasıdır. Ikinci seçeneğin devreye girmesi durumunda katılın ailesi, öldürülenin ailesine belli bir kan bedeli vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük yerine getirildikten sonra aileler arasındaki düşmanlık başlamadan bitmiş, kardeşlik ve dostluk ilişkileri başlamış demektir. Islâm'ın kısas hükmü, adaleti yerine getirerek kan davasının ortaya çıkmasına, dolayısıyla daha birçok insanın haksız yere öldürülmesine engel olduğu için "Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır; böylece korunursunuz" (el-Bakara, 2/179) buyurulmuştur. Ikinci seçeneğin seçilerek suçlunun bağışlanması ise adaletten daha üstün bir erdemin ifadesidir ve düşmanlık duygularını sevgi ve dostluğa dönüştürür.

Kan davası, Türkiye gibi Islam'ın adalet ve hukuk düzeninden ayrılan toplumlarda yeniden ortaya çıkmış ve büyük toplumsal zararlara yol açacak boyutlara ulaşmıştır. Bunun başlıca nedeni suç ile ceza arasındaki niteliksel eşitsızlık ve cezanın adalet duygusunu tatmin etmekten uzak oluşudur. Bir insanı haksız yere ve kasıtla öldüren bir kişinin bir-kaç yıl sonra ortalıkla dolaşması, ister istemez intikam duygularını harekete geçirmekte, insanları adaleti bireysel olarak gerçekleştirmeye itmektedir. Katılın öldürülmesi ile başlayan kan davası, bütün önlemlere rağmen sona erdirilememektedir. Sözgelimi Türk Ceza Kanunu'nun 450. maddeşinin 10. bendi kan gütme yoluyla cinayeti adam öldürme suçunun ağırlaştırıcı nedeni saymakta ve ölüm cezası getirmektedir. Kan gütme âdetinin önlenmesi amacıyla çıkarılan 3236 sayılı kanunda kan davasına taraf olan ailelerin Bakanlar Kurulunca belirlenen yerlere zorunlu naklını öngören hükümler içermektedir. Ne nar ki, olaya sonradan müdahale anlamı taşıyan bu önlemler kan davasının sürdürülmesine engel olamamaktadır. Çünkü bütün bu önlemler adaletin yerine getirilmesini sağlamaya değil, adaletsiz bir uygulamanın sürdürülmesi amacına yönelik müeyyideler niteliği taşımaktadır.


KAN NAKLİ

İslâm dini normal şartlar altında bazı yiyecek ve içecekleri haram kılmıştır. Murdar ölmüş hayvan, domuz eti, kan, şarap gibi... Zarûret hâli bulunmadıkça müslümanların bunları yemesi, içmesi veya damara zerk etmesi caiz olmaz. Ancak açlık, susuzluk veya şiddetli hastalık gibi zarûret halleri bu gibi haramları mübah kılar. Âyetlerde şöyle buyurulur:

"Şüphesiz Allah, size leşi, kanı, domuz elini, bir de Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Bir kimse mecbur kalır, zaruret sınırını asmadan ve başkalarının hakkına tecavüz ermeden bunlardan yer ise, ona günah yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendi/ " (el-Bakara, 2/173).

"(Ey Nebi) de ki; "Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Ancak leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti-ki bunlar pistir- yahut doğru yoldan çıkarak, üzerine Allah'tan başkasının adı zikredilmek suretiyle kesilen hayvanların yenmesi haramdır". Kim zaruret içinde kalırsa, sınırı aşmamak ve başkasının hakkına tecavüz etmemek suretiyle bunlardan yiyebilir" (el-En'âm, 6/145; bk. el-Mâide, 5/3; en-Nahl, 16/115; Kurtûbî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, II, 232, 275).

Câhiliye Arapları acıktıkları zaman ellerine bir bıçak veya keskin kemik gibi bir şey alıp hayvanı yaralar ve ondan akan kanı toplayıp içerlerdi. İslâm kan içmeyi yasaklamıştır. Çünkü kan hem pis hem de onun bir takım zararları vardır. Mikropların taşınması, çoğalması ve gelişmesi için uygun bir ortam teşkil eden kan, diğer yandan dışarı atılması gereken birçok zehirli maddeleri ve idrar karışımını da taşır. Hele bu, hastalıklı bir insan veya hayvan kanı olursa tehlike daha da büyür.

Ancak kan, kanamalı bir hastaya, onu ölümden kurtarmak amacıyla verilirse bu caizdir. Çünkü âyette, zaruret halinde yasağın kalkacağı açıkça iiade edilmiştir. Hanefilere göre şifa vereceği kesin olarak bilinen haram yiyecek ve içeceklerle tedavi mümkün ve caizdir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, I, 61). Şâfiîler bu konuda şarabı istisna ederek bunun tedavide kullanılamayacağı esasını benimsemişlerdir. Dayandıkları delil Tarık b. Süveyd'in Rasûlüllah (s.a.s)'a; "Ben şarabı yalnız tedavi için üretiyorum" demesi üzerine, Allah Rasulünün ona: "O ilaç değildir, derttir" buyurmasıdır (Müslim, Sahîh, XIII, 152).

Son devrin fıkıh bilginleri, hastanın hayatının kurtulması buna bağlı ise, hasta veya yaralıya kan naklını câiz görmüşlerdir. Hatta kanın, gayri müslimden bile alınabileceğini söylemişlerdir (Ahmed eş-Şîrbâsî, Yes'elûneke fi'd-Dinnî ve'l-Hayat, I, 606, 608).

İbn Âbidin, Nihâye isimli eserden naklen şöyle der: "Tehzîb isimli eserde hastanın idrar veya kan içmesi, murdar ölmüş hayvan eti yemesi, başka çare yoksa câizdir. Bu da dindar ve mütehassıs bir doktorun; "ancak onu kullandığın zaman şifa bulursun" demesiyle olur (İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtar, trc. A. Davudoğlu, İstanbul 1984, XI, 290, XV, 450). İslâm'daki bu kolaylık "Zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" prensibine dayanır.


 

KAN SATIŞI

İslâm hukukuna göre, yenilmesi, içilmesi ve kullanılması caiz olmayan şeylerin alım-satımı da câiz görülmemiştir. Şarap, domuz eti ve murdar ölmüş hayvanın eti gibi. Ancak bazı hayvan ve maddeler yeme-içme dışında, başka amaçlar için yararlanmaya elverişli ise, bu takdirde satış geçerli sayılmıştır. Meselâ; köpek, pars ve yırtıcı hayvanların eti yenmediği halde, bunlardan bekçilik veya avcılık amacıyla yararlanmak mümkündür. Bu yüzden satışları da caizdir.

Diğer yandan sülüğün kan emdirmek için insanların ihtiyacının bulunması, yılanın ise ilâç yapımında kullanılması gibi amaçlarla satılması caiz görülmüştür. Burada prensip, "meşru amaç için yararlanılabilir olma"dır.

İnsan kanının durumuna gelince: savaş zamanlarında kan kaybeden yaralılara, normal zamanlarda ise, hastalık yüzünden kan verilmesi zaruri olan hastalara nakledilmek üzere kan vermek mümkün ve câizdir. Çünkü zaman zaman vücutta biriken fazla kanıvermek, verenin sağlığına da yararlıdır. Hz. Peygamber ve Sahabiler kan aldırmışlardır (Sahîh-i Buhârî, Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1984, VI, 216, 381, 412, XII, 75, 76, 81). Kan vermek, verenin sağlığına da yardımcı olduğu için, bunun "kan bağışı" şeklinde olması en güzeldir. Ancak burada kan tedavi amacıyla kullanılacağı için ilaç veya gıda hükmündedir. Durum böyle olunca belirli hasta veya hastalara kan veren kimse bunun rayiç bedelini alabilir.

Çünkü artık burada kan, ilâç yapımı için satılabilen yararlanılır (müntefun bih) bir mal hükmüne girer (bk. İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, Trc. A Davudoğlu, X, 305, 345, 346, XV, 450, 451; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, II, 10).


KAPARO

Alım ve satımdan vazgeçmeyi önlemek için verilen pay akçesi.

Arapçaya başka dilden geçen arabûn veya urbân kelimesi kaparo anlamında kullanılır. Ödünç vermek, öne geçmek, hediye vermek demektir. Urbûn satışı bir terim olarak; bir malı satın alan kimsenin, satıcıya bedelden bir bölümünü, akit gerçekleşirse, bu verilen meblağın satış bedeline mahsup edilmek, gerçekleşmezse hibe (bağış) sayılmak üzere vermesidir. Bu, kendisinde alıcı için seçimlik hak bulunan bir satım akdidir. Akit gerçekleşirse kaparo, satış bedelinden bir cüz olur. Eğer alıcı, akdi yapmaktan vazgeçerse, kaparoyu kaybedecektir. Burada muhayyerlik süresi belirlenmemişse, bir zamanla sınırlı değildir. Akit, satıcı bakımından ise bağlayıcıdır. Hanbelîlere göre, alıcının muhayyerlik hakkıiçin belli bir süre tesbit edilmesi gereklidır.

Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre verilen kaparo yanmak üzere yapılacak satım akdi sahih değildir. Hanefilere göre bu akit fasit, diğerlerine göre ise batıldır. Zira Hz. Peygamber kaparolu satışı yasaklamıştır. Ancak bu konudaki hadislerin zayıf olduğu belirlenmiştir (eş-şevkânî, Neylü'l Ivtâr, V, 153; Mâlik, el-Muvatta', II, 151). Yasağın sebebi; garar, risk, başkasının malınıivazsız olarak yeme, yani sebepsiz zenginleşme ve akitte iki fasit şartın bulunmasıdır. Bu şartlar dan birisi hibe şartı, ikincisi alıcı akde razı olmazsa, satıştan vazgeçme şartıdır. (eş-şevkânî, a.g.e, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 161).

Ahmed b. Hanbel kaparolu satışı câiz görür. Delil hadistir. Zeyd b. Eslem'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlüllah (s.a.s)'a kaparolu satışın hükmü sorulmuş, o, bunu helâl kılmıştır" Bu hadiste senedi bakımından tenkit edilmiştir (es-Şevkânî, a.g.e, V, 153). Nâfi' b. Abdilhâsis, Halife Ömer için Safvân'dan dörtbin dirheme cezaevi olarak kullanılmak üzere Mekke'de bir bina satın alacaktı. Ancak Hz. Ömer'le görüşecek; o razı olursa, akit kesinleşecek, Ömer razı olmazsa, Safvân'a dörtyüz dirhem tazminat verilecekti, Hz. Ömer'e danışılınca o, bu şartı kabul etti. (Ibnü'l-Kayyim, I'lâmü'l-Muvâkkiîn, III, 401)

Günümüz ticaret işlemlerinde, zaman kazanmak, düşünmek, araştırmak, malın başkasına satılmasına engel olmak gibi amaçlarla, bir miktar kaparo verilerek satıcı ile ön bağlantı yapılmaktadır. Akit gerçekleşirse kaparonun satış bedeline mahsup edilmesi gerekir. Alıcı, sözleşmeden vazgeçerse kaparonun geri iade edilmesi en güzelıdır. Eğer sözleşmede, satış gerçekleşmezse kaparonun geri verilmeyeceği belirlenmişse; bu cezâi şart niteliğindedir. Satıcı, bekleme ve malınıbaşkasına satmama karşılığında böyle bir tazminatı istemektedir. Kâdi Şurayh, şu sözüyle kaparolu satışı câiz gördüğünü belirtmiştir: "Bir kimse, zorlama olmaksızın kendi isteğiyle kendi aleyhine bir şart koysa, bu onun aleyhine sâbit olur." (Ibnü'l-Kayyim, a.g.e., III, 400; ez-zühâylî, el-Fıkhü'l-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1985, IV, 211)

Kaparolu satışın lehinde ve aleyhinde hadisler zayıf olduğuna göre, örf deliline dayanarak, bu çeşit satışları geçerli kılmak mümkündür. Çünkü satım akdi gerçekleştiği taktirde alıcının bunda yararı vardır. Sözleşme ifa edilmezse, bekleme ve malı başkasına satmama yüzünden de satıcının zararı söz konusudur. Bunu, kaparolu satışı fasit akit saydığı düşünülürse, taraflar akit gerçekleşmeyince verdiklerini geri alabileceklerdir. Ancak kaparo karşılıklı rıza ile geri alınmamış bulunursa, fasit akit hükümleri uygulanır (bk. Fasit akit)


KAPARO ALMAK DİNİMİZCE CAİZ MİDİR?

Türkçede pey ya da pey akçesi; Arapçada; arabön, urbon, urbân, arbön, arbon olarak bilinir. Asıl Arapça'da "teslîf' ya da "takdim" olmalıdır. Müşterinin satın alma konusunda anlaştıkları bir şey karşılığında satıcıya önceden bir şey vermesi demektir. Öyle ki, eğer aralannda bu satış gerçekleşirse verdiği şey fiyata hesab edilir, gerçekleşmezse müşteri bunu satıcıya hibe etmiş olur, geri alamaz. Yani kaparo, ‚satıcının değil, müşterinin muhayyer olduğu bir satıştır ve muhayyerliğin süresi belli değildir: (krs. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'1-Islâmi, IV/448; Dr. Fethi LASIN, Bey'ul-Arbon, El-Iktisadü'1-Islâini d. (81) 44. Fethi LASIN arbonu ayrıca; satış gerçekleştigi takdirde fiyata mahsub edilmek, gerçekleşmediği takdirde iade edilmek üzere alıcının satıcıya önceden verdiği meblağ diye tarif eder ki, bunu kaparo olarak değerlendirmenin anlamı yoktur. Çünkü bu ittifakla caiz olan bir şeydir. agk. 44.)

Bu tür bir satış fukaha çoğunluğu (Cumhur)'na göre batıl, Hanefilere göre de fasittir. Çünkü çok sahih olmayan bir hadisde Râsulüllah Efendimiz (sav)'in arbon satışını yasakladığı nakledilir.(Ebu Davud, Buyû' 67; Ibn Mâce, ticarât 22; Muvattâ, Buyû' 1) Çünkü bu satış meçhûliyetten kaynaklanan aldanma (garar, muhatara) ihtiva etmekte ve başkasının malını ivazsız yeme anlamı taşımaktadır. Ayrıca bunda iki fasit şart vardır: Biri hibe şartı, diğeri, bunu kabul etmemesi halinde geri verme şartı. Bu ise satana bir şeyi ivazsız olarak şart koşmak demek olur ki, sahih değildir.(Ez-Zuhayli, age. IV/449) Sahabe ve tabiî'nin cumhuru da aynı şeyi söylemişlerdir.(Lâsin, agm. s. 44)

Ahmed b. Hanbel'e göre ise kaparolu satışta bir beis yoktur. Çünkü (zayıf) bir hadiste Rasulüllah (sav)'a satışta urban sorulmuş ve o da helâl olduğunu söylemiştir.(Hadis'i Abdurrezâk, Musannefinde rivayet etmişti. bk. Sevkâni, Neylû'1-Evtâr, V/173) Ayrıca Nâfi' b. Abdi'1-Haris, Ömer efendimiz için, halifeligi döneminde, Safvân b. Ümeyye'den dörtbin dirheme bir hapishane satın almış ve Ömer'in kabul etmemesi halinde Safvân'a dörtyüz dirhem verilmesinde anlaşmışlardır.(Ez-Zuhayli, age. IV/449-50; Lâsin, agm. s. 44) Ama bunun Nâfi'in Ömer'e sormadan yaptığı bir uygulama olduğu gerekçesiyle delil olamayacağı söylenmiştir.(agk.) Hadis ise zayıftır.

Kaparo ile yapılan satış gerçekleşip kesinlestikten sonra her ne kadar başlangıçta fasit olsa dahi-fesat ortadan kalktığı ve kaparo fiyata mahsup edildiği için akit sahih hale gelmiştir, denilmektedir.(Lâsin, agm. s. 46) Çünkü artık başkasının malını ivazsız yeme gibi bir durum ortada kalmamıştır. Hanbelilerin caiz gördüklerinin de bu olduğu söylenmektedir. Yoksa Senhûif'nin Mesadıru'1-Hak'da sandığı gibi, onlar bidayetteki şartı kabul etmiş değillerdir.

Düşünülen satış akdi gerçekleşmezse kaparo alanın onu geri vermesi gerekir, yemesi haramdır.(Bu konuda ayrıca bk. Ibn Rüşd, Bidayetü'1-Müctehid, N/161. Sevkânî, Neylü'1-Evtar V/173; Ibn Kudâme, el-Mugnî, IV/256)


KAPARO VERMEK VE ALMAK CAİZ MİDİR?

Kaparo yani adamın biri bir şey satın alıp bedelin bir kısmını peşin olarak verir. Şayet akd tamam olursa verilen miktar bedelden mahsup edilecektir (hesaplanacaktır). Akd tamam olmaz müşteri geri dönerse satıcıya hibe olarak kalacaktır. İslam hukukçularının çoğuna göre böyle bir alış veriş caiz değildir. Peygamber (sav) bunu yasaklamamıştır (İbn Mace). Ahmed bin Hanbel'e göre ise böyle bir alış-veriş caizdir. Çünkü Nafi bin Abdulharis (ra) cezaevi olmak üzere Sefvan bin Ümeyye'den dörtbin dirhem mukabilinde bir ev aldı. Hazret-i Ömer (ra) onu beğenirse akd tamamdır. Yoksa Sefvan için dörtyüz dirhem olacaktır, diye şart koşmuştur (Fıkhu'l-Sünne).


KÂR

Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalık.

Arapça karşılığı ribâ olup, sözlükte, mastar anlamı; kazanmak, kâr etmek demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde kullanılmıştır: "Onlar, doğruluğa karşılık sapıklığı satın aldılar. Fakat bu ticaretleri onlara kâr getirmedi" (el-Bakara, 2/16).

Alış-Veriş genellikle kâr sağlamak veya ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılır. Ticaret meşrû olunca, kâr elde etmenin de meşrû olması tabiîdir.

Çünkü kâr, mal mübadeleşinin semeresi olup, onsuz ekonomik bir hayat düşünülemez. Bu yüzden İslâm hukuku kârı yasaklamamıştır. Âyet ve Hadislerde ticaret ve kazançtan genel olarak söz edilmiş ve ekonomik hayatın belirli ölçülere uyularak, kendi tabiî kuralları içinde yürümesi amaçlanmıştır. Kârın tabiî ve ahlâkı ölçüler içinde oluşması esas alınmıştır. Bu prensibin bir gereği olarak alış-verişlerde çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak, arz ve talep kanunlarına bağlı serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınır. Ancak bu prensibi korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için, bir takım tedbirler öngörülmüştür. Ribanın yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bunlar arasında sayılabilir.

Alış-verişlerde yalan, hile, aldatma, satılan şeyin ayıbını gizleme veya onu mevcut olmayan vasıflarla övme yasaklanmış, açık, gerçekçi ve ma'kul ölçüler geliştirilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram yollarla yemeyiniz. Ancak karşılıklı rızaya dayanan, meşrû bir ticaret yoluyla olması durumu müstesnadır" (en-Nisâ, 4/29); "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275).

Kâr durumuna göre satım akdi şu kısımlara ayrılır:

a) Pazarlıkla (müsavemeli) satış:

Tarafların üzerinde anlaştıkları bir satış bedeli ile, malı mübâdele etmeleri. Burada alış fiyatı veya mâliyet açıklanmadan satış bedeli belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinden yapılır. İslâm hukukunda satış (bey') denilince daha çok bu çeşit alış-verişler akla gelir. İslâm bilginlerince, yanılma ve yalan karışma ihtimali az olduğu için müsâvemeli satış şekli tavsiye edilir. Alıcıya net kâr miktarı açıklanmaz. Fakat satış bedelinin içinde kâr da dahildir. Akde yalan, hile ve aldatma karışır, fiyat da fâhiş gabin ölçüsünde yüksek olursa, akdi aşırı yararlanma sebebiyle feshetmek mümkündür. Böyle bir durum yoksa, tarafların karşılıklı rıza sonucu anlaştıkları bedelin miktarına müdahale edilmez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sânâyi V, 134; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, IV, 159; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmi Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 88, 89).

b) Murâbahalı satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli bir kâr ekleyerek yapılan satış. "Bu malın alış fiyatı veya mâliyeti yüzbin liradır. Yirmibin veya yüzde yirmi kârla satıyorum" demek gibi. Murâbahalı satışta, alış fiyatının veya mâliyetin ve kâr miktar veya yüzdeşinin müşteriye açıklanması gerekir. Bu, ana paranın mislî yanı ölçü, tartı veya standart olup sayıyla alınıp satılan şeylerden olmasını gerektirir. Ribâ (faiz) cereyan eden mislî mallar kendi cinsleriyle murâbahalı olarak mübâdele edilemez. Yüz gram altını, yüz yirmi gram altınla veya yüz kg. buğdayı yüz yirmi kg. buğdayla mübâdele etmek gibi. Aksi halde fazlalıklar ribâ (faiz) olur. Ancak cinsler değişik olursa kârlı satılabilir. İki ton arpa karşılığında aldığımız bir ton buğday, iki buçuk ton arpayla mübâdele edilirse, yarım ton arpa, kâr olur (es-Serâhsî, el-Mebsût, XIII, 82, 89; el-Kâsânî, a.g.e, V, 221).

c) Tevliye: Alış fiyatı üzerinden, hiç kâr eklemeksizin satış yapmak demektir. Buna, başa baş satış yapmak da denir. Ancak, mâliyeti etkileyecek bir takım masraflar yapılmışsa ticaret örfüne göre bunlar eklenir. Bu takdirde satış yine kârsız ve mâliyet üzerinden yapılmış olur. Tevliyede, murâbahalı ve zararına (vazîa) satışlar gibi güvene dayanan bir satış şeklidir. Alıcı verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Bu yüzden verilen bu bilgilerin doğru olması gerekir. Aksi halde alıcı için daha sonra akdi bozma veya aldanma miktarını satış bedelinden düşürme gibi haklar doğar.

Hz. Peygamber Medîne'ye hicret etmek isteyince, Ebû Bekir (r.a) iki tane deve satın aldı. Rasûlüllah (s.a.s) O'na şöyle dedi: "Bu iki deveden birisini bana aldığın fiyatla devret " Hz. Ebû Bekir bedelsiz vermek isteyince, Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Kârsız satış çeşitli amaçlarla yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, malın moda veya mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri tutmak ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.

d) Vazîa (zararına satış): Alış fiyatının veya mâliyetin altında bir fiyatla satış yapmak. Bir kimse, malını belirli bir kârla satabileceği gibi, hiç kârsız hatta zararına da satabilir. Zararına satış da çeşitli amaçlarla yapılır. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi işyerine alıştırma bunlar arasında zikredilebilir. Ancak satıcının sıkışık durumundan, samimiyetinden veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak iman değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Sahabe devrinde, alışverişlerde dürüst hareket edildiği, hile ve hud'a yoluna sapılmadığı, o devre ait çeşitli uygulamalardan anlaşılmaktadır. Ashab-ı kirâmdan Cerir b. Abdillah el-Becelî (ö. 51/671) birisinden bir at satın almak ister. Satıcı atı 500 dirheme verebileceğini söyler. Cerir: "Bu at daha fazla eder, şu anda 600 dirhem veririm, fiyatı 800 dirheme kadar da arttırabilirim" dedi. Satıcı: "Atım cidden bu kadar değerli midir?" diye sorunca da; "At, belki 800 dirhemden de fazla edebilir, fakat ben daha fazla veremem" diye cevap verir. Bu sırada çevrede bulunanlar Cerîr'e şöyle derler: "Atı 500 dirheme satın alman mümkün iken fiyatı niçin bu kadar yükselttin?" Cerîr şu cevabı verir; "Biz, alış-verişlerimizde hile yapmayacağımız hususunda Allah'ın Rasûlüne söz verdik" (İbn Hazm, el-Mûhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd).

Bir satım akdinde kâr miktarını belirleyebilmek için her şeyden önce malın ilk alış fiyatı veya kıymet arttırıcı harcamalar gerektirmeyen mallarda kâr, doğrudan doğruya alış fiyatının üzerine eklenir. Alış fiyatına anapara (re'sü'l-mâl) denir. Bu, ilk alıcının akitle ödemeyi üstlendiği bedeldir. Başka bir deyimle, mala kendisiyle mâlik olunan ve akitle gerekli olan bedeldir. Akitten sonra, satış bedeli yerine başka bir bedel üzerinde sözleşme yapılsa, bu yeni bedel anapara sayılmaz. Kârlı (murâbahalı) başa baş (Tevliye) ve zararına (vazia) satışlarda anapara veya mâliyet asıldır. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında bir malın üretim ve dolaşım safhası, mâliyet bakımından bir tutulmuş ve ayrı olarak ele alınmamıştır. Hanefîlerde, mâliyete eklenip eklenmeyecek harcamaların belirlenmesinde örfe ağırlık verilmiştir. Bu konuda temel prensip, malın kendisinde veya kıymetinde artış meydana getirme niteliğinde olan harcamaların alış fiyatına eklenmesi, bu niteliği taşımayanların ise eklenmemesidir. Meselâ, nakliye, dikiş, cilâlama, boyama gibi, malda artış sağlayan masraflar eklenebilecek, mal sahibinin (ilk alıcı) malın alımı, nakli ve pazarlaması sırasında kendi şahsı veya aile fertleri için yaptığı yeme, içme, yatıp kalkma masraflarıyla, çoban, bekçi, doktor veya veteriner masrafları eklenerek masraflar arasındadır (es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 80, 91; el-Kâsânî, a.g.e, V, 223; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 162; ibn Âbidin, Reddu'l-Muhtâr, IV, 155; Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm, I, 598; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 103, 113).

İslâm hukukunda net maliyet hesabı, güvene dayanan bir satış niteliğindeki murâbaha, tevliye ve vazîa satışlarında gereklidir. Satıcı kendi alış fiyatım müşteriye açıklamaksızın, belirleyeceği bir satış bedeliyle malını satabilir. Hatta mala, piyasadaki rayiç fiyatlarını ölçü alarak, yeni bir kıymet koyup, bu yeni değer üzerinde bir kâr ilavesiyle satış yapmak da mümkündür. Yeter ki, alıcıyı yanıltacak ve onu etki altında bırakacak yanlış bilgiler verilmesin. Kârın meşrû olması için, satıcının iyi niyet kurallarından ayrılmaması ve alıcıya doğru bilgiler vermesi gerekir. Aksi halde gabin hali söz konusu olabilir ve alıcı lehine bazı haklar doğar (bk. Gabin mad.).

İslâm'da, çeşitli mallara yüzde üzerinden belirli kâr haddi uygulaması getirilseydi ekonomik hayat zorluklarla karşılaşırdı. Çünkü kâr miktarını dondurmak, o malın alış fiyatını veya mâliyetini tam olarak bilmeyi gerektirir. Bu ise her zaman net olarak hesaplanamaz ve akde hile karışabilir. Diğer yandan aynı cins ve kalitedeki malın mâliyeti tüccardan tüccara değişir. Sermayesi geniş olan kimse, peşin para ile çok mal satın alır, kendi araçları ile nakleder; dükkânı kendi yeridir, kira ödemez. Bütün bu nedenlerle malı ucuza mâl eder. Diğer bir tüccarda bu imkânlar olmadığı için, mâliyeti yüksek olabilir. Üretimdeki mâliyetler çok daha değişik etkenler yüzünden farklı olur. Aynı cins ve miktarda bir çok malın mâliyetleri farklı olunca, yüzde kâr ilâvesiyle oluşacak satış bedelleri de farklı olacaktır. Böyle bir piyasada ucuz fiyata satanlar alıcı bulur. Mâliyeti yüksek olduğu için pahalı satmak zorunda kalanlara, diğerlerinin elinde mal biterse, satış sırası gelecektir. İşte bu ve benzeri sakıncalar yüzünden, Allah Rasulü piyasa fiyatlarına müdahale etmesi için kendisine başvuran Sahâbilere şöyle buyurdu: "Şüphe yok ki, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah'tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbine kavuşmak istemem" (Ebû Dâvud, Bûyû', 49; Tirmizî, Bûyû', 73; ibn Mâce, Ticârât, 27; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 327, III, 85, 106, 286).

Sonuç olarak İslâm'da sağlam bir ticaret ahlâkının oluşması amaçlanmıştır. Alış-verişe hile, hud'a, yalanın karıştırılması yasaklanmış, temel ihtiyaç maddelerini günün rayiç bedeli ile satanların sadaka sevabı kazanacakları belirtilmiş ve tüccarların bununla bir toplum hizmeti yaptıklarına işaret edilmiştir. Ancak iyi niyetin yeterli olmadığı devirlerde esnaf ve tüccarı serbest ve kontrolsüz bırakmak temel ihtiyaçların sömürülmesine yol açar. Üretim, dağıtım ve para gücünün kötüye kullanılmaması için devletin gerekli tedbirleri alarak üretici ve tüketiciyi koruması arz ve talep dengesini sağlama gerekir. Bunun sonucunda üretici ve dağıtıcıya az gelmeyecek, alıcıda çok görünmeyecek bir piyasa fiyatı oluşur. İşte bu fiyatın içinde yer alan, İslâm'da miktar ve oranı belirlenmemiş bulunan kâr meşrû sayılır.


 

KÂR AÇISININ ALIŞ-VERİŞ ŞEKİLLERİ

1-Müsaveme: Satıcının, malı alış fiyatını ve kârın miktarını söylemeden satmasıdır. Serbest pazarlık suretiyle yapılan bir satıştır. Ekseriya satışlar böyledir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bunda kârın fâhiş miktarda olmaması gerekir.

2-Murabaha: Satıcının, maliyet fiyatını, kâr miktarını belirterek satmasıdır. Meselâ: satıcının "bu malı, 1000 liraya aldım, 100 lira kâr ederek 1100 liraya sana sattım." demesi gibi. Bunda satıcının yalan söylememesi gerekir. Bu tür bir alış-verişte satıcının yalanı anlaşıldığında, yalan söylenilen miktar müşteri tarafından geri istenebilir.

3-Tevliye: Maliyet fiyatına kârsız satıştır, belirli bir kârla veya kârsız satışlarda müşteri, satıcının yalan söylediğini anlarsa-yukarıda kısmen değindiğimiz gibi- alış-verişi bozabilir.

4-Vâzia: Maliyetten aşağısına, zararına satıştır. Günümüzde bilhassa mevsim sonlarında ve dükkân tasfiyelerinde başvurulan bir satış şeklidir. Satıcının beyan ettiği fiyatlarda yalancı olmaması gerekir. Eğer yalan meydana çıkarsa alıcı fazla miktarı satıcıdan talep edebilir.

Muhayyer alış-verişler: Alıcı veya satıcı, satışın gerçekleşmesini bazı şartlara bağlayabilirler. Böyle alışverişlere muhayyer satış denir. Muhayyerliği şart koşan, şartlar gerçekleşmeyince alış-verişi bozabilir. Peygamberimiz böyle alış-verişler hakkında şöyle buyurur: "Alıcı ve satıcı alış-veriş yaptıklarında, birbirlerinden ayrılıncaya kadar pazarlıktan dönmekte muhayyerdir, veya alış-verişleri muhayyerdir. Eğer alış-verişlerinde muhayyerlik varsa alış-veriş (muhayyerlik şartları ile) gerçekleşmiş olur."

(Müslim, Büyû, 10). Alıcı ve satıcı için üç gün muhayyerlik müddeti tanınmıştır. Imam-ı A'zama göre alışverişte muhayyerliği şart koşanlar üç gün içinde bu alış-verişten cayma hakkına sahiptirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra alış-verişten cayma hakkı kalmaz.

Satıcı muhayyerliği şart koşmuşsa satılan mal onun mülkiyetinde kalır. Üç gün içinde bu mal alıcının elinde helâk olursa onu tazmin eder; yani bedelini satıcıya vermek zorundadır. Ancak alıcı muhayyerlik şartı ileri sürerse söz konusu mal satıcının mülkiyetinden çıkmıştır. Üç gün içinde alıcı vazgeçerse malı iade eder. Fakat bu üç gün içinde alıcının elindeki mal yok olursa satış bedeli alıcı tarafından mal sahibine ödenir. Bu duruma göre muhayyerliği şart koşan taraf bu müddet içinde alış-verişi bozabilir veya geçerli kılabilir .

Bir kimsenin, görmediği bir malı satın alması caizdir. Buna göre malı gördüğü zaman muhayyerlik hakkına sahip olur. Malı gördüğünde isterse kabullenir, isterse malı geri çevirir. Malın bedeli olarak önceden konuşulmuş olan fiyat geçerlidir. Alıcı bu fiyatı kabullenir. Malı görmeden aldığını ve razı olduğunu söylese bile, malı gördüğünde isterse geri verebilir.

Satıcı ise, kendisine ait olup da görmediği bir malı sattığında muhayyerlik hakkına sahip değildir. Yani sattıktan sonra malını görüp de pişman olursa bu satıştan dönemez.

Satılan malların tümünün görülmesi şart değildir. Numûnesinin görülmesi yeterlidir. Ancak malın geri kalan kısmı numûnenin aynı olmalıdır. Buna göre malı görmeden satın alan kimsenin bu malı kabullenmesi veya geri vermesi hususunda muhayyerdir. Zîra aldanması söz konusu olabileceğinden dolayı bu muhayyerlik hakkı müşteriye verilmiştir.

Bir müşteri satın aldığı malı bir kusurunu görse satın alıp almama konusunda muhayyerdir. Isterse bedeli karşılığında alır, isterse malı geri verir. Malın belirli bir özellikte olduğu söylenirse, o özellik bulunmayınca satış bozulabilir. Meselâ onbeş kilo süt vermesi şartıyla satın alınan bir inek daha az süt verirse alıcı bu satışı bozabilir.

Birkaç mala ayrı ayrı fiyat biçilip müşterinin bunlardan birini tercih etmekte muhayyer olması.

Malın değerini düşüren bir ayıp veya kusur olursa alıcı muhayyer olur.

Alınan bir kumaşın defolu olması gibi. Ama müşteri bir maldaki kusuru görerek ve bilerek alırsa bu durumda alıcının muhayyerliği olmaz. Ancak satın aldığı kumaşın değerini yükseltecek şekilde boyasa, dikse ve ondan sonra kusurunu görse bundan dolayı ortaya çıkan değer eksikliğini satıcıdan alma hakkına sahiptir. Satıcı böyle bir işlemden geçen malı satış bedeli ile geriye almak isterse bu hakka sahip değildir; malı artık geri alamaz.


KÂR ORANI ŞARTLARA GÖRE DEĞİŞİR.

Fakat bu, her şeyden önce vicdan işidir. Çünkü müslüman, kardeşini aldatmaz, ona ihanet etmez, onu kendisi gibi düşünür. Yani satacağı malı almak istediğinde, ona ihtiyacı olduğunda, kendisine kaça veya hangi şartlarda satılmasını istiyorsa başkasına da öyle satar. Islâmiyet belirli bir kâr haddi koymamıştır derken, bundan, hiç müdâhale edilemez manası çıkarılamaz. Devlet lüzum gördüğünde malların cinsine göre belirli kâr hadleri (narh) koyar; buna uymayanları da cezalandırır .


KARDEŞ KARISI VE MAHREMLİK

Kişinin ağabeyisinin hanımı mahremlik konusunda kızkardeşi gibi midir?

Ağabeyin hanımı hiçbir bakımdan kızkardeşe benzemez; namahremdir. Kaynı onun elini öpemez, seferi olacak kadar yola, yanlarında başkası yokken beraberinde çıkamaz, kapalı bir yerde başbaşa (halvet) kalamaz. Yenge kaynmn yanında, ancak başkaları varken ve tesettüre tam riayet ederek, yani en azından göğüsleriyle beraber omuzlarını örten bir başörtüsüyle oturabilir. Kadının erkekten sakınması gerektiren sebepler kayında fazlasıyla vardır. Bu yüzden Allah Rasûlü : "Kadın, kaynı gibilerle de mi başbaşa kalamaz?" diye soran bir sahâbiye "Bu ise ölüm demektir" ( Buhârî, nikâh 111; Müslim, selâm 20; Tirmizî, radâ' 16; Dârimî, isti'zân;14 Müsned IV/149, Î53) diye buyurmuştur.


KARDEŞE FİTRE VE ZEKÂT

Henüz kendisinden ayrılmamış kardeşine kişi zekât ve fître verebilir mi? Babalarından kalan mirasin henüz taksim edilmemiş olması ,bir şey değiştirir mi? Keza bir baba evli kızına zekât verebilir mi?

Verebilir. Hattâ kardeşi zekât alabilecek durumda ise, herkesten önce ona vermesi gerekir. Çünkü zekât vermeye en yakından başlamalıdır. Zekât veremeyeceği yakınları, üstü ve altıdır. Yani anası-Babası ve onlardan yukarısı ile çocukları ve onların devamıdır. Ayrıca koca karısına zekât veremeyeceği gibi, sâhih görüşe göre, karı da kocasına zekât veremez. (72 Bk. Mavsilî I/157; Nemenkûnî I/272) Sadaka-i fitir da zekatın verildiği yerlere verilir. Baba mirasi henüz taksim edilmemişse, kime ne düşeceği hesaplanır. Sonuç olarak zekât alabilme durumundan kurtulamayanlara yine zekât olarak verilebilir. Baba evli olan kızına zekât veremez; ancak damadına verebilir. (73 Bu konuda daha geniş bilgi için bk. ibn Hümam N/270)

Bilezige Zekât

Yedi bileziği bulunan, ama evleri eşyaları olmayan ve bir maaşla kıt-kanaat geçinen bir kadının zekât vermesi gerekir mi?

Altınların toplam ağırlığı yakIasik 85 gr. kadar ya da daha fazla ise, borcu yoksa, kıt kanaat yaşamalarına rağmen, altınları bozdurmayıp, tam bir yıl (365 gün) altınları elinde bulundurmuşlarsa, başka bir şeyi olmasa dahi zekatlarını vermesi gerekir.