Dünyada eskiden beri esasen iki büyük dünya görüşü ve güç var olmuştur. Bunlardan biri önce Hıristiyanlık esasına dayanan sonra Hıristiyanlığın belirleyiciliğini kaybedip tali unsur olduğu, yerine liberal görüşün, ferdiyetçiliğin geçtiği kapitalist Batı dünyası; diğeri ise İslamiyet’tir.
Bu iki güç var oluşlarından itibaren mücadele halinde olmuştur. Güç dengesi 17. asra kadar esasen Osmanlı’nın temsil ettiği İslamiyet lehinde olmuş ve İslamiyet Avrupa ortalarına kadar genişlemiştir. 17. asırdan sonra coğrafi keşifler, Rönesans ve reform hareketleri sonucunda Batı dünyası uzak ve yeni coğrafyalara açılmış, oraların insan gücü ve yer altı kaynaklarını ülkelerine akıtarak sanayi ve teknolojide gelişmeye başlamış ve bu gelişmeleri takip edemeyen Osmanlı’ya karşı güç dengesini kendi lehine çevirmiştir. Hızlı sanayileşme sonucunda Avrupa kısa zamanda zenginleşir ve hammadde ve pazar ihtiyacından dolayı dünya devletlerini işgal ederek sömürgeleştirir. İşgal edilmeyen tek coğrafya Osmanlı’nın hakim olduğu hem önemli yer altı zenginlikleri olan hem kendi dünya görüşüne rakip olan İslam coğrafyasıdır.
Bundan sonra Batı bütün gücünü Osmanlı’yı dolayısıyla İslamiyet’i yok etmek yönünde kullanmıştır. Bunu gerçekleştirmek için çok ince ve uzun vadeli planlar hazırlayıp azimli bir şekilde uygulamaya koymuştur.
İlki Tanzimat fermanı olmak üzere Osmanlı aydınlarının değişim ve Batılılaşma adına yaptığı her türlü reform esasen Batılıların istediği neticeleri almaya yönelik olmuş ve Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırmıştır.
Batının Osmanlıyı yok etme planının esasını önce devletin üst kademesinin yani bürokrasinin ve aydınların sonra da halkın İslami kimlikten uzaklaştırılması teşkil eder. Çünkü İslami zihniyete sahip bir toplumun içine nifak, ayrılık, düşmanlık sokulması ve yıkılması mümkün değildir. Bu da onlar için kolay oldu. Önce Türk aydınları eğitim için Avrupa’ya gittiğinde onlara Batı hayranlığı aşılandı. Sonra Osmanlının Batı karşısında zayıflaması, gerilemesinin, İslamiyet’ten kaynaklandığı düşüncesi zihinlere işlendi. Daha sonra Batılılar Osmanlıda kendi okullarını açıp kendi düşünceleri doğrultusunda insanlar yetiştirmeye başladılar.
Bu zihniyet değişimiyle beraber ülkenin iktisadi açıdan çökertilmesi de gerekiyordu. Onlar için bu da kolay olur. Çeşitli anlaşmalarla Batıya ticaret kolaylığı sağlanır. Sanayisi olmayan, eski tekniklerle üretim yapan Osmanlı esnafı batının fabrika üretimi ucuz ürünleri karşısında eriyip biter. Devletin Avrupalılardan borçlanması sağlanır. Ticarette Batılılara imtiyazlar tanınmaya başlar ve böylece Osmanlı ekonomisi iğneden ipliğe batılı tüccarların, Rum, Yahudi, Ermeni gibi azınlıkların kontrolüne geçer. Yabancıların işbirlikçisi azınlıklar ve Batı bağlısı bürokratların refahı artarken Müslümanların iş sahaları tamamen kapanır ve halk gittikçe fakirleşir.
Alınan borçlar 25 yıl gibi kısa bir sürede Osmanlı maliyesini iflas ettirir ve Avrupalılar Osmanlı’nın gelir kaynaklarına el koyar ve böylece devlet fiili olmasa da batıya mağlup olup hayatiyetini tamamlamış olur. Borçlanma meselesi kapanmayan, kapanması istenmeyen bir yara olarak günümüze kadar işler.
Böylece emperyalizm Osmanlıdan kopardığı bölgeler de dahil olmak üzere Türkiye hariç her yeri sömürgeleştirir. Bu durum 1950’li 60’lı yıllara kadar devam eder. Bu tarihlerden sonra fiili işgal ve sömürü altındaki ülkeler yavaş yavaş bağımsızlıklarını kazanırlar. Fakat emperyal güçler çekilirken kendi menfaatlerine uygun yapıları hazırlayarak giderler. Çünkü fiili emperyalizm devresinden sonra yeni ve kendilerine göre ebedileşecek yeni, modern emperyalizm dönemi başlayacaktır.
Çağdaş sömürünün birkaç temel esası olmakla beraber en kısa ifadesi küreselleşme ve tüketim toplumu kavramlarıdır. Dünyanın bir tüketim toplumuna dönüşmesi için ise insanların hayat tarzlarının değiştirilmesi gerekir. Ve yeni bir kavram türetilir: çağdaş yaşam, modern hayat.
Bu değerlere karşı çıkanlar yani Batıya göre sömürüyü engellemek isteyenler çağdışı, gerici olarak damgalanıyor. Sahip oldukları hem ekonomik, hem basın, hem iktidar gücüyle bu kişiler aşağılanır, insan olarak dahi görülmez.
İşte işgal ettikleri ülkelerden kan, göz yaşı dökerek çekilirken Osmanlı’nın mirasçısı olarak kurulan Türkiye de dahil olmak üzere bu yapıyı içeride işbirliği yapıp destekledikleri şahsi menfaat düşkünü kişilerce uygulayarak çekilmişlerdir.
Anadolu’da yeni devlet kurulduktan sonra bütün İslami önderler etkisiz hale getirilir. Yeni devletin hükümetlerince İslami kıpırdanışlar en zararlı faaliyetler olarak görülmüştür. Emperyalizm diğer İslam toplumlarında da İslami hareketleri kan ve ateşle boğmuştur. İslam toplumlarını gelişme imkanlarına kapalı fakat kendi sömürü imkanlarına açık bir durumda tutmaya çalışmaktadırlar.
Çağdaş sömürü artık evrensel diye nitelenen ve şu kavramlarla özetlenebilecek hayat tarzının ihracıyla, insanlığa benimsetilmesiyle gerçekleşmektedir: Demokrasi, bireysel özgürlük, liberalizm, çağdaş yaşam veya modernizm, hümanizm, konforizm.
Hızlı ve güdümlü kültür değişimi batı teknolojisinin ürünü olan her malı kolaylıkla tüketebilmeye yatkın ve üstelik istekli standart insan yığınları oluşturmayı hedeflemektedir. Batının amacı, bütün dünyayı bir pazar haline getirebilmektir.
Bireysel özgürlük ve konforizm dünyevi nimetlerden zevk ve lezzet alma esasına dayalı bir yaşama tarzını ifade etmektedir. Dünyayı amaç edinen, hep daha iyisini ve fazlasını tüketme hevesi olan, mutluluğun ölçüsünü sahip olunan maddiyat miktarına ve tüketim miktarına göre belirleyen bir hayat tarzı. Bu hayat tarzının en belirleyici sonucu olarak önce ve sadece kendini düşünen menfaatine göre hareket eden insanların yetişmesidir. Bu da toplumlardaki birlik ve beraberliğin yıkılışı, geri gelmez şekilde kayboluşu demektir.
Bu sonuç tam sömürgecilerin isteği şey. Böyle insanlardan oluşan toplumlar batılı ürünlerin sürekli ve hevesli müşterileri. Çünkü bir defa alınıp bozuluncaya, bitinceye, eskiyinceye kadar kullanmak yerine zevk ve hevesinin peşinde, pazara sürekli sürülen ürünlerin daha iyisini, güzelini, prestijlisini almak, sürekli satın almak, yani sürekli üreticilere kazandırmak, lüzumsuz yere günler, aylar süren emeklerin batılıların hizmetine sunulması, birikimlerin ve kaynakların batıya aktarılması, yani modern sömürü.
Netice: Teknolojik seyri belirleyen ve üretimi yapan, satan ve daha da zenginleşen sömürgeciler, heveslerinin peşinde sürüklenen, en son teknolojik üretimleri kullanarak modern yaşadığını, mutlu olduğunu sanan, ama gerçekte kullandığı teknolojiyi üretemeyen, sözde modern, gerçekte hem ülkesinin hammadde kaynakları hem kendi emeği sömürülen insanlar … Ve kendi nefislerinin hoşuna giden ileri teknolojiyi üreten milletlere hayran, onların üstün, erişilmez, en doğru düşünen, saygı duyulması gereken ve kazançlarını (doğru ifadesi sömürülerini) haklı bulan yani onları efendi, onlardan olmayanları hizmetkar gören zavallı ve köle olan insan yığınları… hem de azad kabul etmez köleler… Çünkü köle olduğunun farkında olmadığı için bu durumdan hiçbir zaman kurtulamayacak olan talihsiz zavallılar..
Liberalizm, rekabetçilik, açık ekonomi gibi kapitalizmin düsturları şartlar eşit olmadığı için hep sömürgeci ülkelerin şirketleri lehine işleyen kavramlardır. Bu kavramlar ülkelere girişi kolaylaştırmaktadır. Çünkü kendileri ileri teknoloji ve yüksek sermaye gücü ile henüz filizlenme aşamasındaki diğer ülke şirketlerini, kuruluşlarını yutmaktadır. Tavşan ile kaplumbağanın yarışının sonucu eşit şartlarda bellidir…
Batılıların ülkeleri sömürmedeki başka bir yöntemi de sözde düşük olan faizle kendi kontrollerinde olan dünya bankası, IMF gibi kuruluşlar aracılığıyla borç vermek. Fakat enteresan bir durum faizle borç alarak belini doğrultan, gelişen bir ülke yok. Sonuçta borç miktarları artar, o kadar ki faizi bile büyük meblağlar tutar. Yani ülkelerin kaynakları, insanların emekleri faiz yoluyla sömürülür, batıya akıtılır. Ülke insanları ise kemer sıkma, mali disiplin gibi isimlendirmelerle sefalete mahkum edilir. Ülke insanlarının emeklerinin sonucu olarak işçiye, memura, köylüye, emekliye verilmesi geren paralar faiz yoluyla sömürgecilere akıtılır. Sömürünün anlamı bu değil de nedir?!
Emperyalistler matbaada reklendirdikleri kağıtları (para!) öyle bir kullanırlar ki istedikleri ülkelerin ekonomilerini altüst edebilirler. Büyük sermaye birikimine sahip (önce dünyayı sömürerek, sonra matbaada kağıt basarak elde ettikleri birikim) bu ülkeler, menfaatleri icabı büyük miktarlarda parayı bir ülkeye sokarak veya paralarını çekerek o ülke parasının değerini aşırı yükseltir veya düşürürler. Böylece birinci durumda maliyetleri artan yerli üretim küresel üretimlerle rekabet edemez. İkinci durumda üretilen ürünlerin değeri çok düşük kalacağı için üretimler yani emekler bedavaya dışarıya gider. Birinci durum milli şirketleri iflasa sürükler. İkinci durum ülke kaynaklarının, özellikle emperyalistlerin ihtiyacı olan hammadde kaynaklarının ve tarım ürünlerinin çok ucuza dışarıya gitmesi anlamına gelir. Yani modern sömürü. On liraya alınan bir hammadde işlenip tekrar bize üç yüz, beş yüz hatta bin liraya satılır. Halbuki maliyet belki yirmi olmuştur belki otuz. Bu da modern sömürünün bir başka yoludur.
Kağıt para belki de emperyalistleri güçlü yapan en önemli unsur olmuştur. Çünkü paraları dünyada kabul gördüğü için ihtiyaç duyduklarında basıp bu ihtiyacı karşılarlar. Hatta birkaç kişinin birkaç hafta çalışarak bastığı kağıt para ile bir ülkeyi bile satın alabilirler. Dikkat edilsin birkaç kişinin kısa ve zahmetsiz çalışmasıyla belki milyonlarca kişinin aylar, yıllar süren emeği ele geçirilmiş oluyor. Bu çok korkunç bir durum… İnsanların modern yoldan nasıl köleleştirildiğini gösteren acı bir gerçek. Bu yüzden hatta kendi içlerinden vicdanlı bir kişinin itirafıyla kağıt paraya şeytan icadı demek gerekir. Bu sebepten sömürgecilerin en korktukları şeylerden biri dünya ticaretinin kendi para birimleriyle yapılmaması, kendi para birimlerinin boykot edilmesi. Bu onlar için tam bir yıkım olur. Böyle bir düşünce daha filizlenme aşamasındayken üzerine gidilerek yok edilmeye çalışılır. Kendileri menfaatleri doğrultusunda bütün dünyaya yetecek kadar para basarken diğer ülkelere enflasyona sebep olur safsatasıyla para bastırmamaya çalışırlar. Halbuki para insan gücünün ekonomik üretime katılması için bir araç durumundadır. Piyasadaki yetersiz para yeni iş imkanlarının kurulmasını engeller. İşsizlik nüfus artışına göre artar.
Bu çağdaş sömürünün aktörleri batılı büyük şirket ve holding sahipleridir. Bu yüzden batılı devletler her zaman kendi şirketlerinin pazar paylarının muhafazasını isterler. Başka ülkelerde özellikle ileri teknoloji üretip kendilerine rakip olabilecek bir yapılanmayı istemezler. Zor şartlar altında büyük emeklerle kurulup zamanla büyüyen yerli şirketler, piyasa fiyatının çok üstünde verilen teklifler gibi kapitalizmin çeşitli söylemleriyle satın alınır. Kendilerine rakip olabilecek şirketler böylece rakip olmaktan çıkar. Kendilerinin hizmetine girer. Amaç, kar marjı çok yüksek, ileri teknoloji veya stratejik üretim tesislerinin kendilerinde olması, küçük ve kendi asıl üretimlerine ara mal veya hammadde üreten yani kendilerine hizmet eden, karşılığında da hizmetçilik bedeli kadar yani yaşayacak kadar kazanç sağlayan küçük firmaların ise yerli aktörlerde olması. Çünkü tersi bir durum o ülkeleri de kendi seviyelerine çıkaracaktır. Yani dünya kaynaklarını sömürmede kendilerine ortak. Şimdiye kadar bu küresel sermaye ve büyük şirketlerin haksız rekabet ve kazançlarına karşı milli şirketlerini güçlendiren ve sayısını artıran kendi özel şartlarının da etkisiyle ancak bir ülke olmuştur: Japonya. Yani hizmetçilikten efendiliğe; işçilikten, sömürülmekten patronluğa tam anlamıyla bir ülke yükselebilmiştir. İşte her toplumun bu şekilde kendi sanayisini ve şirketlerini hem sayı hem kalite bakımından arttırması emperyalistlerin sömürülerini, dünya hakimiyetlerini bitirecektir. İnsanlık dünya nimetlerinden eşit istifade edecektir. Bu durum emperyalistlerin en büyük korkusudur. Bu sebepten bu yola giren ülkeler hedef alınıp özelleştirme maskesiyle, şirketlere piyasa fiyatının çok üzerinde teklifler verilmesiyle şirketleri satın alınarak bu durum engellenmektedir. Özelleştirmelerin yüceltilmesi de bu sebeptendir. Bu şekilde dünyanın üretim araçları kendi kontrollerinde olacaktır. Yani kendileri dünyanın patronu, bütün dünya insanları ise onlara hizmet eden işçiler…
Bu şirketler çoğu zaman gizli Batılı siyasi, ideolojik ve ekonomik seçkin sınıfların denetimindedir. Bu seçkin sınıflar ellerinde bulundurdukları iletişim gücünü (televizyon ve gazeteleri), şuurlu bir şekilde kendilerini tepede tutan ürünlerin, zevklerin, değerlerin ve kültürlerin kısacası modern hayatın, çağdaş yaşamın yaygınlaşarak ebedileşmesi için kendi menfaatlerine ters olan şeyleri karalamak, yok etmek için kullanmaktadırlar.
Batılı uluslar arası dev holdingler mallarını dünyanın en ücra köşesindeki insanlara da satabilmek için yani onları da köleleştirmek için toplumdan topluma değişen kültürel kimlikleri ortadan kaldırıp aynı hayat tarzını benimseyen tek boyutlu, toplumlar ortaya çıkarma gayretindedirler. Bunu da yan kuruluşları olan medyalar aracılığıyla yapmaktadırlar. Çünkü televizyon hem kulağa, hem göze hitap eden tesirli bir iletişim vasıtasıdır. Bu vasıtayla dizilerde, filmlerde ustalıkla yerleştirilmiş bu hayat tarzının (modern hayatın) unsurları insanların şuur altına yerleştirilmektedir. Eğer denetim altına alınmaz, iyiye, doğruya, toplum yararına kanalize edilmezse faydası olan bu nimet insanları köleleştirici bir araç olmaktadır. Tıpkı insanlar için büyük faydaları olan ateşin menfaatperest insanların elinde ölüm aracı haline gelmesi gibi.
Batı kültürünün özgürlük kavramı toplumsal yapıda şu değerleri ortaya çıkarmaktadır:
Serbest cinsellik, nikahsız beraberlik, eş aldatma, açık saçıklık, teşhircilik, alkolizm, uyuşturucu müptelalığı, zina, içki, kumar, ruh hastalıkları, intihar, nesepsiz çocuklar, kirlenmiş çevre, sefahat, aşırı ve lüks tüketim ve sefalet…
Yeni dünya düzeni bu değerler üzerinde yükseliyor. Bu değerler yüceltilmiş bir söylemle dile getiriliyor. Çevre kirlenmesi aslında uygarlığın(!), nikahsız birliktelik, açık saçıklık ve diğer parametreler de özgürlüğün(!), ifadesi olarak sunuluyor.
Çağdaş yaşam, modernizm gibi süslü kelimelerle bu tarz hayat şuurlu olarak toplumlarda yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. İnsanlar eğlenceye, tüketmeye yani nefislerin hoşuna giden maddiyatın kutsallaştırıldığı, zevklerin putlaştırıldığı, mutluluğun maddiyata, tüketim miktarına bağlandığı bir hayata alıştırılıyor. Bu amaçla emperyalistlerin ve onların destekçisi, hayranı içerideki aldanmışların ellerindeki televizyonlar, gazeteler kullanılıyor. İnsanlara seviyesiz eğlence programları, faydasız, boş magazin programları, fanatizm derecesinde başta futbol olmak üzere spor programları sunuluyor. Açık saçıklık, nikahsız birliktelik, eş aldatma, içki, kumar, zina, lüks tüketim ve rahat yaşama, düşünmeyi unuttururcasına eğlence gibi kendilerince modern hayatın unsurları, popüler hale getirilen dizilerin, filmlerin içine ustalıkla yerleştirilerek insanların şuuraltına yerleştiriliyor. Bu ahlaksızlıklar biz farkına varamadan düşünce dünyamızda normalleştiriliyor, sıradanlaştırılıyor. Bunların tersi islami ahlak ise çağdışılık, gericilik olarak gösteriliyor.
Bu uygulama hemen bütün kültürel faaliyetlerde şuurlu olarak kullanılıyor. Sanatın, edebiyatın bütün alanları, ürünleri bu amaçla kullanılıyor. Toplumlar böylece tam bir zihin kuşatmasına alınarak emperyalizme hizmet eden hayat tarzının yaşanması sağlanıyor.
Çağdaş yaşam veya modernizm kavramları böylece batılı sömürgecilerin girdikleri toplumların ahlakını bozmak yani kendilerine direnme güçlerini kırmak için kullandıkları yeni ve görünmez, karşı konulması çok zor olan bir silah olarak kullanılıyor.
Görünüşte insanlığın yararını isteyen bir düşünüş sistemi olan Hümanizmin de temelinde bu zihniyet vardır.
Hümanizm insanın kendisini karar mekanizmasında tek yetkili görmekte insanı hayatın merkezi ve ölçüsü konumuna çıkararak yüceltmektedir. Bu da insanı her türlü gücün, iradenin baskısında kurtarmayı öngörür. Doğal olarak dini, ilahi düşünceye karşı çıkılır.
İnsan kendi hayatına kendi istek ve tutkularını hakim kılacaktır. Yani nefsini ilahlaştıracaktır. Bu da ateizm temellendirir. Gerçek İlaha inanmayan veya itaat etmeyen, insan üstün güç olarak emperyalistleri görecek ve onlara itaat edecektir. Yani onların sunduğu hayat tarzını benimseyecek, onların üretimleri tüketecek ve neticede onların hizmetkarı olacaktır.
Emperyalist düşünüş yeryüzünde mutlak güç ve nüfuz sağlama kendi istek ve tutkularını hayata geçirme esasına dayanır. Bu Allah’a ait yetkiyi kendi tasarrufuna alma anlamına geldiğinden ilahlık iddiası olur. İslami inanışta hüküm ve emir Allahındır. Oysa emperyalist ilişkide yer alanlar ise dünya üzerinde mutlak hegemonya kurmak istemektedirler. Hayat tarzlarını kendileri belirlemektedirler. Bu ise inançsızlık yani ateizm anlamına gelir.
SSCB’nin dağılmasından sonra batının tek hedefinin, düşmanının İslam olmasının esas sebebi bu sömürü düzenine karşı tek güçlü sistemin İslam olmasıdır.Köleleştirmeye ve sömürüye karşı direniş sadece islami düşüncede vardır.
İslamın temel üç prensibi: Allah’tan başka ilah yoktur (La ilahe illallah); Allah en büyüktür (Allahu ekber); yalnız Allah’a ibadet etmek (İyyake nabudü ve iyyake nestain) prensipleri emperyalizmi önleyecek temel prensiplerdir.
İkinci prensip tahakküme ve zorbalığa kalkışan her güce ve düşünceye karşı Allah’ın en büyük olduğu (Allahu ekber) gerçeğini insan bilincine aktararak sonuna kadar direnmeyi mücadeleyi ifade eder.
Diğer iki prensip insanın yalnız Allah’tan emir almaya onun hükmünü kabul etmeye karar verdikten sonra bütün davranış biçimlerini ve hayat tarzını buna göre ayarlamasını; modern, çağdaş vs. süslü kelimelerle ifade edilen emperyalistlerin hayat tarzına göre değil peygamberin sünnetinde somutlaşan Allah’ın emirlerine göre yaşamayı; emperyalizmin modern yaşam, hümanizm gibi kavramlara saklayarak sunduğu nefsini ve maddiyatı ilah edinme yerine sadece Allah’ı ilah kabul etmeyi ifade eder.
İşte emperyalizmin İslam’a savaş açmasının sebebi bu prensipler, yani sömürü düzenlerine sadece İslami hayat tarzı ile son verilecek olmasıdır.
Bunun neticesi olarak bu hayat tarzının gelişeceği ve dünyaya örnek olacağı, bunun aynı zamanda ekonomik kalkınmayla da destekleneceği ülkeler ki başta Türkiye olarak özel kuşatma altında olup ve yakından takip edilmekte, İslami kıpırdanışlar ve milli ekonominin gelişimi malum yöntemlerle engellenmeye çalışılmaktadır.
Müslümanlar her ne kadar birlikten, ekonomik ve siyasi güçten yoksunsa da, her alanda iflas etmiş bulunan Batılı değerlere ve Batı tipi yaşam biçimine karşı dünyada tek alternatif, İslâmî hayat tarzıdır. ABD’nin başını çektiği emperyalizm, bütün planlarını İslâm’ın önünü kesmek ve İslâm’ı azaltmak üzerine kurmuştur. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) de, İslam coğrafyasında hem sınırları, hem siyasi rejimleri ve hem de zihinsel haritaları ve kodları değiştirerek İslâm’ı geriletmeye yöneliktir. İnsan ve toplumların İslam’a önyargılı bakmalarını sağlamak için “İslam”la “terör”ü özdeş göstermek, Müslümanları Kur’ânî ve nebevî sabitelerinden uzaklaştırmak için İslâm algılarını köklü bir değişime tabi tutmak, İslâm’ı ve İslâmî duyarlılığı azaltmak, aşındırmak, kendi menfaatlerine aykırı prensiplerini (tevhid inancı, cihad, nefsine tabi olmama, kanaatkar olma, israf etmeme, örtünme, aile mefhumu gibi) değiştirmek, yumuşatmak, halkı dinin önemsiz ayrıntılarıyla meşgul edip esastan, özden uzaklaştırma, İslam’ı toplumsal alandan soyutlayıp sadece camiyle, namazla sınırlamak, sonra da bir tilki edasıyla sizin namazınıza, ezanınıza mı karışılıyor denerek bununla yetinilmesinin telkin edilmesi bu sürecin ana hedefleri arasındadır.
Bugün müslüman topluluklar, müslümanlıklarının şuuruna ve dolayısıyla gücüne sahip değillerdir. Emperyalizm bu şuuru ve gücü küllemeye, islam topluluklarını birbirine düşürmeye çalışmakta, bu ülkelerin insan unsurunu kendi eğitimlerinden geçirerek kendine bağlamaya devam etmektedir.
Her mümin “kendi memleketimi, milletimi yeryüzündeki milletler içinde muvazene unsuru haline getirme mecburiyetindeyim.Şayet yeryüzünde verilecek tabakat-ı beşer çapındaki kararlar içinde benim reyim esas olmazsa yeryüzünde çok zulümler işlenecek, çok azizler zelil olacak ve zelil olması gereken çokları da aziz olacaktır. Hükmü ben vermeliyim. Muvazene unsuru ben olmalıyım.” diye düşünmelidir.
Çünkü Allah müminlerin böyle olmasını arzu ediyor. Çünkü Allah müminin kafirin himayesinde yaşamasına razı değildir. Çünkü kafirin tasallutu altında yaşamaya rıza gösteren mümin iki dünyada da mezellet içinde olacaktır.
Bu yüce kelam-ı kadimin beşer çapında bir kelam-ı kadim olarak kabul görmesi ve takdire mahzar olması, onu omzunda taşıyan kimselerin bayraktar olmasına bağlı, cihangir ordulara sahip olmasına bağlı, dünyayı idare edebilecek büyük başlara, büyük siyasi dahilere bağlı, muhteşem fikir adamlarına bağlı. Maarifinin yolunda ve rayında yürümesine bağlı, devleti idare edenlerin kendi ruh köklerine bağlı olmasına, milletini ve vatanını sevmesine bağlıdır. Milli ekonomisini güçlendirmesine, ileri teknoloji üretmesine bağlıdır.
Emperyalizm, hayatiyetini hemen hemen her zaman denetimine aldığı ülkelerde kurduğu ittifaklara ve uzlaşmalara borçludur. Bu ittifak hakim güçlerle ülkelerin yerli güçleri arasında politik, diplomatik, askeri ve stratejik olarak kendini gösterir. Kendileri ile işbirliği yapacak kimseleri sahip oldukları ekonomik güç ve medya desteğiyle ülke yönetimine getirirler ve kendi menfaatleri yönünde ekonomik, kültürel, eğitim, dış politika kararları alınmasını ve sömürü düzenlerinin devamını sağlarlar. Emperyalizmin dünya için demokrasi talebini de sebebi budur. Geniş halk yığınlarını, ellerindeki veya parayla kendi lehlerine çalıştırdıkları televizyon ve gazeteler aracılığıyla istedikleri gibi yönlendirirler. İstedikleri güçleri ülkelerin başına geçirerek ülkeleri kontrol ederler.
Yoksa onlar gerçekten diğer milletlerin faydasını düşünmezler. Kendileriyle işbirliği yapan diktatörlükleri desteklemişler, aykırı olanları çeşitli bahanelerle demokrasiye geçmeleri için zorlamışlar, içerideki muhalifleri destekleyip darbelerle, olmazsa bizzat askeri güç ile o ülkeleri itaate, sömürü düzenine uymaya mecbur etmişlerdir.
Televizyonun, gücü elinde bulunduranlar için bir kültür emperyalizminin vasıtası olması bakımından çok hayati bir önemi vardır.
Kitle iletişim araçları insanımıza, takip edeceği modadan kullanacağı eşyaya, pişireceği yemekten uygulayacağı diyete, izleyeceği filmden tatil için gideceği yere, dinleyeceği müzikten edineceği nezaket kaidelerine ve seçeceği inanca kadar bütün faaliyetlerde yol gösteren, emirler veren, denetleyen hakim bir güç haline gelmiştir.
Hangi haberin bize ulaştırılması gerektiğine, dünya imajımızın hangi kelimelerle çizileceğine ve hangi gündemle meşgul olacağımıza hep bizim dışımızdakiler, hasım dünyanın müstemlekeci düşünce artıkları karar vermekteler. Bununla da yetinmeyip bize ulaştırdıkları haberleri rafine edip tahlile tabi tutarak neyi nasıl düşünmemiz gerektiğini de bildirmektedirler.
Çağımızda kitle haberleşmesi, düşünen insandan çok bu haberleşme araçlarını ellerinde bulunduranların istediği gibi düşünen insanı şartlandırmaktadır. Kitle haberleşme araçları geliştikçe kitlelerin düşünme hürriyeti de azalmaktadır.
Böylece toplumlara sömürü düzeninin devam edeceği hayat tarzı farkında olmadan aşılanıyor, hayat doğrularımız ve yanlışlarımız belirleniyor. Böylece zihinlerde Müslümanlık gericilik, yobazlık olarak; İslam terör, vahşet dini olarak; içki, sigara, kumar, açık saçıklık, lüks tüketim, eğlence çağdaşlık, modernizm olarak sunuluyor ve yüceltiliyor. Medya, özellikle televizyon bu şekilde emperyalizmin emrinde ve devamını sağlayacak ortamı hazırlayıp devam ettirmekte, çağdaş sömürünün devamında kullanılıyor. Emperyalistlerin medyaya önem vermelerinin, ülkelerin medyalarını satın almalarının esas sebebi de budur.
Dünya tarihi hiçbir çağda bu kadar köleye sahip olmamıştır. Çünkü kitlelerin duygu ve düşünceleri hiçbir zaman bugünkü kadar telkin ve propagandanın açık imkanlarıyla zincire vurulmamıştır. Bu çağdaş köleliğin sınırları kadim kölelikten çok daha büyük. İşin en vahim yönü de zincirlerini kolye, kafeslerini saray zanneden günümüzün çağdaş köleleri eskiler kadar şanslı da değil. Çünkü şimdikileri köle olduklarına inandırmak çok zor. Bunun farkında olmayanın bu durumdan kurtulması da imkansız elbette.
Günümüz insanı fasit bir daire içinde çepeçevre kuşatılmış durumda. Yürürken gözüne vitrinlerden evindeki hipnoz makinesi televizyona, bindiği şehriçi otobüsün camındaki afişten, okuduğu gazeteye kadar pek çok şey reklam vasıtasıyla bu imkanları sınırlı zavallı insanı tüketime zorlamakta.
Çünkü artık yaşamak için yemek yerine yemek için yaşamak felsefesi hakimdir. Aşırı tüketim ve konforizm hakim. Yani çağdaş sömürü. Aşırı tüketim ve konforizm bir şeyler kazandıracak olsaydı batılı toplumlara kazandırırdı. Teknolojide oldukça ileri gitmiş ancak maneviyat fakiri bu ülkelerdeki zenginlik zirvede olmasına rağmen bunalımlar, intiharlar korkunç rakamlara ulaşmış durumda. Demek ki her istediğini satın alıp tüketmekle mutlu olunmuyor.
Netice
Öncelikle insanlara küresel kapitalizmin nasıl çağdaş emperyalizm uyguladığını yani yukarıdaki esasları anlatmak, daha doğrusu kavratmak gerekiyor. Bunlar bilindikten sonra meselenin yarısı halledilmiş demektir.
Sonra en geniş anlamda eğitim yoluyla (sadece resmi eğitimle sınırlı kalmadan, bunun her mümine farz olduğunun bilincinde olarak) İslami ahlakın ve düşünüş sisteminin anlatılıp öğretilmesi ve yaşanması, yani doğru İslami zihniyetin teşekkülü sağlanmalı, maneviyat güçlendirilmelidir. Emr-i bilmaruf, nehy-i snilmünkeri(İslami doğruları, bilgileri) her mümin bizzat kendisi sözü geçenlere, çevresindekilere, aile fertlerinden başlayarak, arkadaşlarına, tanıdıklarına anlatmakla mükelleftir. Herkes böyle bir faaliyet yapsa toplumda dalga misale bu şuur kısa sürede yaygınlacaktır Allah’ın lütfu ve yardımıyla inşallah.
Medyanın (televizyon ve gazetelerin) İslam ahlakına aykırı, emperyalizmin hayat tarzını topluma aşılayarak emperyalizme hizmet eden yayınları düzenlenmelidir. Belki basın, medya milli unsurların elinde olmalı ve İslami ahlaka hizmet eden bilinçlendirici yayınlarının olması sağlanmalıdır.
İslami ahlakın bir sonucu olarak aşırı ve lüks tüketim yerine ihtiyaç merkezli tüketim bilinci oluşturulmalı, alternatifi varken marka, prestij gibi kapitalist oyunlara gelmeden yabancı mal kullanılmayarak hem yerli üretim desteklenmeli, hem ülke kaynaklarının dışa akıtılması yani sömürülmesi önlenmelidir. İnsanlara eğitim yoluyla bu şuur verilmelidir.
Milli bir ekonominin teşekkülü sağlanmalı. Milli sermayeli, vatanının ve milletinin menfaatini düşünen, ileri teknolojiyi üretip dünya ile rekabet edebilen şirketler teşekkül ettirilmelidir. Bunlar gelişim aşamasında yabancılara karşı korunmalı ve desteklenmelidir. Ve milli sermayeli bu şirketlerin yabancılara satılmasının belli yasal düzenlemelerle, daha önemlisi sahiplerine milli ve islami şuur verilerek önlemi alınmalıdır.
Ülkeye döviz giriş ve çıkışlarının milli paranın aşırı değerlenmesi veya aşırı değer kaybının önlenmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalı, bu bağlamda para basımı ince bir ayar ile bu sirkülasyonun getireceği olumsuzluklar önlenmelidir.
Ülkenin gelişiminde faizle alınan borç paralar yerine mümkün olduğu kadar yerel gelir kaynakları kullanılmalıdır.
Tabi burada esas mesele halkın ekonomik refahının sağlanması olduğu için eğer mevcut sömürüyü yabancı şirketler değil de yerli şirketlerin güçlenip hatta dışa açılarak evrenselleşip, aynı şeyi yapması halk açısından bir şeyi değiştirmeyecek neticede yine halk fakirlik ve sefalet içinde sömürülmeye devam edecek, diye düşünülebilir. Fakat bu noktada şöyle bir durum var. Eğer mesele çağdaş batı merkezli kapitalistlerin yerini yerli kapitalistlerin alması olsa halk açısından bu durum doğru olurdu. Ancak burada zihniyet de kapitalist zihniyetten faklı, islamın kendine mahsus sistemi olduğu için eğer bu sistem iyi uygulanırsa halkın sömürülmesi de önlenecektir. Bunu temel noktaları şunlardır. Çağdaş dünyadaki yoksulluğun temel sebebi üretimin yetmemesi bu yüzden bazı kişilerin sefalete mahkum olması değildir. Günümüzde üretim imkanları, teknikleri çok ileri gittiği için aslında üretim bütün insanların insanca yaşamasını çok rahat temin edecek ölçüde yüksektir. Mesele bu üretimin insanlara adaletli dağıtılamamasıdır. Esas üretimi yapan, yani çalışan kesime az pay düşmektedir. Bunun sebebi de kapitalizmin kendi mantığı içinde paraya sahip olanların değişik metotlarla üretimin büyük kısmını ele geçirmeleridir. Yani sömürü. İşte İslam bu dağılımdaki adaletsizliği en aza indirecek prensipler içerir. Bu en azın ölçüsü de üretime katılan herkesin üretimden ihtiyaçlarını insanca sağlayacak miktarda pay almasıdır. Burada üretilen mal ve hizmetlerin toplumun çok az sayıdaki kesimine gitmesine sebep olan temel noktaları tespit etmek gerekir.
Bunların başında faiz ve sadece kendini düşünme yani bireyciliğin yüceltilmesi gelir. İslam’da faiz kesin olarak yasaktır. Bireyciliğe, bencilliğe karşı da zekat ve infak emirleri vardır. Ayrıca İslami düşünüşte dünyanın amacı esasen ahireti kazanmak oduğu için kimsenin hakkına girmemek, dünyaya aşırı bağlanmamak, zevkleri yüceltmemek, aşırı ve keyfi tüketim yerine ihtiyaç merkezli tüketim esastır. Böyle olunca üretim yetersiz kalmaz. Yani maliyet haricinde arz yetersizliğinden kaynaklanan fiyat artışı olmaz. Ayrıca bireycilik olmadığı için, sınırsız maddiyata sahip olma düşüncesi olmadığı, ihtiyaç merkezli hayat esas olduğu için üretici ve satıcılar yüksek kar yapma düşüncesinde olmayacak. Böylece asıl üretimi yapan işçinin üretimden daha çok pay alması sağlanarak gelir dağılımındaki adaletsizlik önlenmiş olacaktır. Çünkü asıl üretimi yapan işçi sınıfı, sermayedarların daha yüksek kar sağlamaları için maaşları olabildiğince kısılıyor. Böylece mesela bir fabrika sahibi belki fabrikasında çalışan yüzlerce, binlerce kişiden daha fazla kazanıyor. Halbuki asıl üretimi işçiler yapıyor. Eğer ihtiyaç merkezli yaşayışı benimsemiş olsalar belki üç, beş, on işçinin kazancı yeterli görülecek. Kalan miktar çalışanlara pay edilecek, böylece belki maaşlar yarı yarıya, belki çok daha fazla artacak. Ayrıca satıcılar da aynı düşüncede olsa satışlardaki kar marjlarını belki yüzde yirmi, otuz kırk hatta yüz iki yüz gibi yüksek oranlardan üçlere beşlere indirecekler. Böylece mesela 100 lira harcayan bir aile yetmiş, seksen belki otuz, kırk harcayacak. Böylece alım güçleri artacak. Üretim mallarının saklanarak, arz yetersizliğinden dolayı fiyatların yükselmesi böylece oluşan haksız kazanç yasaktır. Asıl olan üretimin arttırılması ve üretilen malların en kısa yoldan halka ulaştırılmasıdır. İşte devletin asıl görevi de bunları sağlayacak düzenlemeleri yapmaktır. Neticede üretimden en düşük payı alan kesimler insanca yaşayacak imkanlara sahip olacaktır. Bunun ötesinde bireysel kabiliyet ve yapılan işin niteliğinden dolayı zenginlik derece derece olacaktır. Bu imkanlar da yine Allah’ın Kur’an’da ifade ettiği İla-yı kelimetullah, emr-i maruf yolunda kullanılacak ve İslam daha çok insana tebliğ edilecek, daha çok insan müslüman olarak dünya ve ahiret saadetine kavuşacaktır.
Son olarak: “İslam; liberaliz ve kapitalizm, faşizm, sosyalizm ve komünizm gibi bugüne kadar tatbik mevzuu olmuş içtimai ve iktisadi fikirlerin her birini, hiçbirine üstünlük vermeden masaya oturtur ve onlara şöyle karşılık verir: “Her birinizin bütünü kucaklayamadan, ayrı ayrı ve parça parça haklarınız ve hakikatleriniz vardır. Her birinizin ayrı ayrı ve parça parça arayıp da bulamadığınız hakikat birer bütün halinde İslamiyet’tedir.” (N.Fazıl)
İslamiyet insanın her ihtiyacına tam ve en mükemmel cevap veren, her şeye kafi bir sistemdir. Çünkü sistemin prensiplerini belirleyen sonsuz güç ve kudret sahibi her türlü eksiklikten münezzeh olan, insanı, hayatı ve kainatı yaratan Allah’tır. Bu yüzden İslam’da hiçbir eksiklik bulunmaz.
Kullanılan ve Alıntı Yapılan Kaynaklar:
* İdeolocya Örgüsü - Necip Fazıl Kısakürek (Büyük Doğu Yayınları)
* Çağdaş Kavramlar ve Düzenler - Ali Bulaç (İz Yayınları)
* İslam Dünyasında Düşünce Sorunları - Ali Bulaç (İz Yayınları)
* Batılılaşma İhaneti - Mehmet Doğan (İz Yayınları)
* Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti - Rasim Özdenören (İz Yayınları)