islam

warning: Creating default object from empty value in /home/islamisi/public_html/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

15 TEMMUZ ÇANAKKALE RUHU

15 TEMMUZ ÇANAKKALE RUHU

Dünya tarihinin gördüğü en büyük, en sinsi işgal planı Türkiye üstünde uygulanmıştır. 40 yıl gibi bir süre devletin ele geçirilmesi için sinsice, sabırla şeytani bir akılla çalışılmış, İslam maskesiyle toplum kandırılmış, hedefe ulaşmaya ramak kala deşifre olunmuş ancak devletteki muazzam yapılanmanın gücü kullanılarak hedefe ulaşmada engel görülen hükümet devrilmeye çalışılmış, bunun için art arda hamleler yapılmış ancak başarılı olunamayınca son çare olarak kanlı darbe planı devreye alınmıştır. Bu işgal ve ülkeyi parçalama hedefli girişim de halk tarafından bozguna uğratılmıştır.

Açıkça söylemek gerekirse tankları, uçakları, robotlaşmış askerleri sadece bedenlerini siper yaparak durduran güç Çanakkale’den tevarüs edilen ruhtur. İman gücü, vatan, millet, namus, din, mukaddesat sevdasıdır. Bu ülke ve bu millet ancak bu ruh bittiğinde tükenecek ve zillete mahkum edilecektir. Çanakkale’de varlık yokluk savaşı verdiğimiz muazzam emperyal güç, o zaman yenilmişse de savaşına farklı yollarla devam etmektedir. İşte emperyalist şeytani güçler İslam maskeli, içerideki satılmış, gafil veya hainleri kullanarak bu ruhu yok etmeye, dejenere etmeye çalışmaktadırlar. Bu kişileri ülke yönetimlerine, toplumun muteber gördüğü makamlara getirerek kendi amaçları doğrultusunda işler yapılmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. Kendilerine boyun eğmeyen yönetimleri de darbelerle, ekonomik, siyasi kumpaslarla devirmeye çalışmaktadırlar. Çünkü artık ülkeleri işgal edip sömürmek için askeri güce çok fazla gerek yoktur. Ülke yönetimlerine kendilerine bağlı olanları getirmeleri bunun için yeterlidir. Bizden gibi görünüp ipleri emperyallerin ellerinde olan gafil ve hainler bu işi yüz binlerce askerle yapılan fiziki işgalden daha güzel yapmaktadır. Madem hal böyledir o halde yapılacak iş bu iman, din ve mukaddesat ruhunu yaşatmaya çalışmaktır. Bunun için yazı, söz, resim, müzik, sinema her türlü vasıta ile bu ruh yaşatılmaya, öğretilmeye çalışılmalıdır.

İslam, Emperyalizm, Siyaset ve Başkanlık Sistemi

İslam, Emperyalizm, Siyaset ve Başkanlık Sistemi
Batı dünyasının feodal düzeninde temelleri atılan emperyalizm Batı dünyasının bütün tarihinde ve şuuraltına yerleşen bir düşüncedir. İnsanların şahsi hırs ve doymak bilmez nefsine mağlup oluşundan doğmuştur. İnsan doyumsuzdur. Maddi olarak hep en fazlayı kendisine almak ister. Güç sahibi olmayı arzular. Bunlar da başkalarını sömürerek yapılabilir. Bu anlayışta paylaşma, feragat, kanaat gibi kavramlar yoktur.
Önce derebeyleri, krallar kendi halkını sömürdü. Sonra denizler aşılınca bütün diğer dünya halkları köleleştirildi ve sömürüldü. Tabi karşı çıkanlar acımasızca öldürüldü.
Avrupalıların kendi aralarında yaptıkları savaşlar hep bu sömürü kavgasıydı. Bütün dünyayı kana bulayan 1.dünya ve 2.dünya savaşları hep sömürü kavgasıydı. Sömürülecek ülkelerin paylaşım kavgasıydı.
1.dünya savaşından sonra Avrupa dışında bir iki bölge dışında dünyanın her yeri fiiline işgal edilerek bütün ülkeler, milletler sömürgeleştirildi. Fiilen işgal edemedikleri ülkelerden biri Türkiye'ydi.
Türkiye'nin bu azılı emperyal güçlerine karşı direnişinin başarılı olması sömürgeleştirilen öteki ülkelere ilham kaynağı olarak zamanla baş kaldırılar başladı ve 70li 80li yıllarda pek çok ülke bağımsızlığını kazandı.
Ancak bu sözde bir bağımsızlıktı. Emperyal güçler girdikleri ülkelerden gözü kapalı çıkıp gitmediler.
Sömürü düzenini devam ettirmek için yeni yöntemler kullandılar. Artık silah kullanarak zorla sömürü ve kölelik yaptıramayacaklarını anladılar. Ancak bu sefer başkaldırısı imkansız denecek kadar zor yeni yöntemlerle modern sömürü düzeni kurdular, kurmayı tamamlamaya devam ediyorlar. Bu öyle bir sistemdi ki ne köleler köle olduklarının farkında olacaklar ne de toplumların aydınları onları uyandırıp örgütleyebilecekti. Bu başarılabilirse bütün insanlık bir avuç insanın emrinde olacak ve dünyanın bütün kaynakları onların olacaktı.
Ne yaptılar?

İslam Barış Dini mi Savaş Dini midir?

İslam Barış Dini mi Savaş Dini midir?

İslam barış, esenlik dini olsa da gerekli durumlarda savaşmayı emreder. Savaştan kaçmayı büyük günah sayar. Kur'an-ı Kerim'de savaşı, cihadı ifade eden pek çok ayet varsa da bu ayetler Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirildiği zaman savaşın belli şartlar dahilinde ve belirli bir çerçevede yapılacak faaliyetler olduğu görülür. Yani İslam için barış dini değil savaş dinidir, barbarlıktır, vahşiliktir karalamalarının yanlışlığı görülür. İslam'da savaşın bir hukuku vardır. Mesela eli silah tutmayan çocuklar, yaşlılar, kadınlar öldürülmez. Teslim olanlar öldürülmez. Esirlere işkence edilemez. Şahsi hırslar, menfaatler için savaş yapılmaz. Barışta anlaşılırsa anlaşmaya riayet edilir.

Tarih boyunca da bunun böyle uygulandığı görülür. Hele savaşların inanmayanları zorla müslüman yapmak için uygulandığı hiç söylenemez. İslam'ın terörle asla ilgisi olamaz. Yani meşru amaçlar için bile masum, günahsız, silahsız insanlar öldürülemez. İslam adına böyle faaliyetler yaptıklarını söyleyenler ya bilinçli ya bilinçsiz İslam'ı kötülemiş olur, cehaletini göstermiş olur, cinayet işlemiş olur. Bunların İslam'la ilgisi yoktur. İslâm’da savaş, genelde müdafaa eksenlidir. Özellikle asr-ı saadette bu açıkça görülür ki kendisini korumak için yukarıdaki prensiplere göre savaşmaktan doğal bir şey olamaz.

Cihad ise Allah ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırarak, onların Allah ile buluşmalarını sağlama ameliyesidir. Akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlamayı amaçlar. Yani cihad bir bakıma Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmaktır. Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engellenirse o zaman savaş yapılır. Tebliğden sonra seçim hür iradeleriyle insanlara aittir. İsteyen İslam'ı seçer, istemeyen seçmez.

İslam aleminin geri kalmasının sebebi

İslam aleminin geri kalmasının sebebi din midir?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz.
Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Avrupa rönesans ve reformu yaşamadan önce ortaçağ karanlığını yaşarken İslam coğrafyası aydınlığı yaşıyordu. Ortadoğudan Ortaasyaya, özellikle Endülüs bölgesine bakıldığında müslümanların bilime ne kadar önem verdiği, yöneticilerin eğitimi ve alimleri nasıl koruduğu ve desteklediği, bütün bunların neticesinde de İslam coğrafyasında pek çok bilim adamının (İbn-i Sînâ, Kindî, Harizmî, Uluğ Bey, İbnü'ş-Şatır, Piri Reis, Bîrûnî, Cabir, Ebu'l-Leys, Kaşani, Gazâlî, İbn-i Rüşd, Farabi, İbni Heysem ilk akla gelenler...) yetişip evrensel eserleri ve icatlarıyla bilimin gelişmesine büyük katkılar sağladıkları, Batı rönesansının temelinde tercüme yoluyla batıya aktarılan bu bilimsel mirasın olduğu açıkça görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir.

Müslümanların Bilim Dünyasına Katkıları

İslam aleminin geri kalmasının sebebi din midir? İslam Medeniyeti'nin Evrensel Bilime Katkısı Olmuş mudur?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz. Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir.
Batıda çeşitli sebeplerin etkisiyle ortaya çıkan aydınlanma dönemi, icatlar, keşifler ve yeni kıtaların keşfi ilk defa olan bir hadise olduğu için nelere sebep olacağı ve içeriği Osmanlı tarafından tam anlaşılamadı. Avrupa yeni kaynaklar buldu ve buraları madde ve insan gücü olarak sömürgeleştirerek hızlı gelişim sağladı. Batı sanayinin gelişimi esnasında kendisine dünyada rakip olmadığı için pazar payı bulma gibi sorunlarla karşılaşmadı. Halbuki şimdi sonradan gelişmek isteyen ülkelerin şirketleri gelişmelerini tamamlamış batılı şirketlerle rekabet etmek zorunda. Tavşanla kaplumbağanın yarışı misali.

İslam'da Sanat, Spor ve Bilim

İslam son ilahi din ise İslam alemi neden sefil ve perişan bir haldedir? İslam bilimsel ve teknolojik gelişmelere karşı mıdır?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz. Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir. Detayını farklı kaynaklara havale ederek sadece bir fikir sunması açısından başlıklar halinde kısaca bunların başlıcalarını şöyle tespit edebiliriz.

İslam ve Demokrasi Üzerine Bir Mülahaza

İslam ve Demokrasi Üzerine Bir Mülahaza

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki dünyevi bir kavramın İslam'ın prensiplerine kısmen veya tamamen uygun olması mümkün olabilir. İslami yönetim şeklinin ne olacağı ve müslüman bir toplumda bu hedefe nasıl ulaşılabileceği hususunda açık bir hüküm olmayıp bazı ayet ve hadislerden çıkarımlarda bulunmak mümkündür.

Yeterli İslami bilgiye sahip hiçbir mümin "Demokrasi" batıdaki anlamıyla tamamen İslam'a uygundur, demez. Fakat demokrasi denen anlayışta var olan topluma bir yönetici seçme şeklinin İslam'a aykırı olduğu pek söylenemez. Zira dört halifenin bu şekilde yani meşveretle seçildiği malumdur. Sonraları bunun uygulanmayışının başka sebepleri ve hikmetlerinden bahsedilebilir. Fakat imkanların uygun olduğu durumlarda müslüman çoğunluğun üzerinde anlaştığı birinin yönetici olarak seçilmesi çok da akla ve İslam'a ters bir durum değildir. Çoğunluğun seçimi, müminlerin meşveretinin bir neticesi olur. Burada çoğunluğun salt mı olduğu(%51) yoksa en çok olanın mı seçileceği konusunda tartışma olabilir. Ama seçim olacağı muhakkaktır. Gerisi teferruat olup değerlendirilerek en uygun yöntem belirlenebilir.

Kısacası demokrasinin sadece yöneticiyi meşveretle seçme fikri, yöntemi İslam'a uygundur. Yoksa halkın hakimiyeti, özgürlük, eşitlik gibi demokrasi ile anılan kavramların İslam'da farklı izahları mevcuttur. Diğer bir ifadeyle demokrasilerdeki seçim yöntemi, şekli İslam'a uygundur, ama İslam demokrasidir, demokrasiyle özdeştir, denilemez. İslam bir dindir, demokrasi ise içinde farklı kavramları barındıran dünyevi bir anlayıştır. Bütünlük açısından düşünüldüğü zaman İslam ile demokrasi birbirinden farklı kavramlardır. İster demokrasi ile ifade edilen şekilde olsun ister farklı şekilde olsun seçilen veya devletin başına geçen yönetici de doğal olarak İslam devletinin halifesi olmuş demektir.

İslami Eğitim Modeli Nasıl Olmalıdır?

İslami Eğitim Modeli Nasıl Olmalıdır?

Materyalist, kapitalist hayat anlayışının hakim olduğu çağımızda islamın ruhunu taşıyacak ve yaşayacak insanlar yetiştirmek gittikçe zorlaşmıştır. İslami bilgileri edinen insanlar bazen az, bazen çok bu yoldan uzaklaşarak mümin sıfatına yakışmayacak davranışları sergileyebilmekte yani haram veya günah tabir edilen yaşayışı normalleştirebilmektedirler. Bunda tabii ki nefis ve şeytan faktörü yani iradenin yanlışa düşebilmesi, imtihan hikmeti gözüyle bakılabilir. Fakat işin diğer bir yönü de dünyevi yaşam yönüyle materyalist, kapitalist yaşam biçimlerinin kolayca genel kabul görmesinde islami eğitimin zaafiyeti söz konusu olabilir mi? sorusudur. Bu konu üstünde islami eğitimbilimciler derin tahlil ve analizler yapabilir. Burada konunun önemine binaen genel bir çerçeve çizmek gerekirse şunlar söylenebilir. Genel anlamda dini bilgileri edinmiş olup islami hayat görüşünü benimsediğini ve yaşadığını söyleyen insanlar belli olaylar karşında yanlış olduğunu bilse de menfaat, nefis, kibir vs. sebeplerden dolayı çok kolayca ve yaygın olarak yanlış hareket etmektedirler. Kuran okumasını hatta Arapça olarak manasını bilse de gereklerine kayıtsız kalmaktadırlar. Bunun sebebi sorgulandığında sadece irade, imtihan yönüyle bakmak eksik olacaktır. Demek ki bilmek uygulamak için yeterli olmuyor. Yani insanlar biliyorlar ama işlerine gelmediği noktada çok kolay doğruluktan ayrılıyorlar. Dünyevileşmenin bir işareti. Neden acaba? Yanlış nerede? Bunun temel sebebi bilgi ve şuur farkı. Bilmek ayrı şey, şuurunda olmak ayrı şey. Buna İslami şuur ve İslami bilgi de denebilir.

Reform, İçtihat ve tecdid bağlamında İslam ve Hayat - Yasin AKTAY

Reform, İçtihat ve tecdid bağlamında İslam ve Hayat / Yasin AKTAY
“Milel ve Nihal, 5 (2), 43-73” dan alıntılanmıştır.

Modern dünyanın hâkim ve revaçtaki değerleri bağlamında düşünüldüğünde, reform kavramı son derece olumlu çağrışımları olan bir kavramdır. Eski dünyanın köhnemiş alışkanlıklarının düzeltilmesi, yeni ve taze formların benimsenmesi, rutinleşmiş ve rutinleştiği için hayatın dinamizmini karşılamaktan uzaklaşmış kurumlarının yeniden yapılandırılması, modern dünyanın tarihsel seyrine paralel gelişmelerdir. Modern dünyanın başlangıcına, bilhassa Hıristiyanlık tarihi içinde yaşanmış büyük harfli Reformasyon damgasını vurmuştur. Belki bu Reformasyon, daha sonra ortaya çıkacak ve yüzyıl sürecek olan kanlı din savaşlarının da başlangıcını oluşturmuş olsa da, son kertede galip gelen Avrupa modernleşmesinin değerleriyle uyumlu bir tarih bütünlüğü içinde saygın yerini almıştır. O kadar ki, kavramın küçük harfli kullanımına bile hep bir olumluluk taşıdığı söylenebilir. Oysa aynı kavram İslâm’la ilişkili olarak düşünüldüğünde aynı olumlu çağrışımlara sahip değildir. Bunda ise kuşkusuz kavramın Türkiye’deki bozuk sicilinin önemli bir rolü vardır. Gerçi İslâm dünyasının genelinde reform kavramı bağlamında, İslâm’ın Hıristiyanlığa benzer bir dönüşüm geçirmesine karşı bir duyarlılık var olmuştur. Açıktır ki, İslâm’ın Hıristiyanlık tarihine ait herhangi bir dönüşümü taklit etmesini gerektirecek her türlü telkine karşı asgari bir Müslüman duyarlılığı için güçlü teolojik ve kültürel nedenler var olmuştur. Ancak reform kavramını Hıristiyanlık tarihinden bir miktar kurtararak çağdaşlaşma tarihinin rutin veya olumlu eylemlerinden biri olarak benimsemenin bir şekilde mümkün olduğu bağlamlar da olmuştur. İşte bu bağlamlara karşı bile kavramın Türkiye’deki tarihi güçlü bir ket vurmuştur.

Devletin Dini Adalet Olmalıdır, Ama Nasıl? - Haydar ÖZTÜRK

Müslümanlar arasında “hâkimiyet”in kaynağı konusunda
tartışma olmaz. Bunu kimse tartışmamaktadır.
Ancak tartışılan konu, bu hâkimiyetin yeryüzünde
nasıl temsil edileceğidir.
Mustafa İSLAMOĞLU

Adaletin ikame edilmesi gereken en şümullü alan, yönetimdir. İslam nazarında yöneticilik, insana tevdi edilen emanetlerden biri, hatta en mühimidir. Hangi seviyede olursa olsun, avantaj gibi görünen yöneticilik bu itibarla insanın omuzlarında ağır bir yüktür. Peygamber Efendimiz (s), devlet başkanından evdeki hizmetçiye kadar her seviyedeki yöneticinin idare ettiklerinden mesul olduğunu bildirmiştir (Buharî, Cuma 11). Yönetimde adalet ise, Mü'min idareci için en büyük vazifedir. Kur'an-ı Kerîm'in, "Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hükmetmenizi emreder.

Reklam

İçeriği paylaş