hadis

warning: Creating default object from empty value in /home/islamisi/public_html/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

Genetiği değiştirilmiş bir din şifa vermez.

benliğimizden daha önceliklidir (33:6). Zira
ebeveynimiz bize şu kısa dünya hayatında rehberlik
etti. Ahlakı Kur’an olan güzeller güzeli
Nebi ise bize iki cihan saadeti için örneklik
etti.

HADIS IDEOLOJISI YANDASLARININ TEZINE EVET DEMEK, ISLAM’IN GENLERIYLE OYNAMAK DEMEKTIR. GENETIGI DEGISTIRILMIS BIR DIN SIFA VERMEZ HASTA EDER.

Kur’an onu mü’minlere örnek olarak gösterdi.
Nebevi örneklik, sonradan “sünnet” adı altında
ıstılahlaştı. Nebevi sünnete ittiba nasıl anlaşılmalıydı?
Nebevi örneklik ile Kur’an neyi
kasdetmişti? İşte tüm mesele burada düğümleniyordu.
Nebi ölümlü bir beşer, bir insandı. Bir melek
değildi. Ona “Ben de sizin gibi bir beşerim”
demesini emreden Allah’tı. Ondan gelen onlarca
rivayet “Ben de sizin
gibi bir insanım; ben hata
da ederim, isabet de ederim
(ene uhti’u ve usîbu)” şeklinde
başlıyordu. Bir önceki yıl
hamile annelerin emzirmesini
yasaklıyor, bunun bir
zarar vermediğini öğrendiğinde
yasağı kaldırıyordu.
Bir yıl önce hurma aşılamayı
yasaklıyor, bunun iyi bir şey
olduğunu öğrenince serbest
bırakıyordu. Kendisine bir
dava geliyor, o haksız tarafın
Müslüman oluşuna aldanıp
hatalı karar veriyor, hemen
ardından inen ayet, onu sert
bir şekilde uyarıyordu: “Sakın
hainlerden yana olma!” (4:105) O helal bir
şeyi kendisine haram ediyor, bu yüzden Rabbinden
azar işitiyordu (66:1). Buna benzer bir
dolu örnek…
Bütün bunlar gösteriyor ki, sevgili Nebi’yi örnek
gösteren Kur’an’ın kastı ile “sünnet” ve
“hadisi” vahiy ilan ederek Kur’an’ın ortağı yapan
ideolojik tavrın maksadı birbirinden çok
farklı. Bu ikinci tavır “sünnet” adı altında, bir
mezhep ve meşrebin spekülatif yorumunu dinin
asılları arasına dahil etmek istiyor. “Gayb”
ve “şehadet”ten oluşan iki ayaklı Kur’an epistemolojisine
(59:22), spekülatif bilgi anlamına
gelen ve zandan oluşan üçüncü bir protez ayak
ilave ediyor. Bu kabul edilemez tavra itiraz
edenleri ise, İmam Azam örneğinde görüldüğü

Vahiy ve Sünnet

lamaktadır. Adeta vahiy Nebi’nin önüne geçmekte,
Nebi’nin vahyin önüne geçmesi engellenmektedir.
Hz. Peygamber’in vahiy inmeden
hattuhareket tayin ettiği için kınanmıştır. Bunun
örnekleri arasında; Abese 2-3, Âl-i İmran
128, Bakara 272, Tevbe 43, En’âm 65, Enfal
67, Nisa 105, Ahzab 1, En’âm 116, İsra 73-75,
Nahl 126, Tevbe 80, 84, 113 gibi birçok ayet
yer alır.
3. Hz. Peygamber kendisi hüküm vermez, hükmü
vahye bırakır: Nisa 7, Nisa 95, Nisa 176, Bakara
218, Bakara 223, Bakara 229, Bakara 256,
Hûd 114 ve daha birçok ayetin nüzul sebebi
bu hakikati ortaya koyar.
Kur’an’la inşa olmuş bir akıl için şu hakikat
güneş gibi zahirdir: Allah Rasulü din dilini
tesis eden değil, tebliğ eden konumundadır.
Allah şaridir, Nebi müteşerridir. Bu meyanda
Serahsi’nin şu tesbitini örnek kabilinden nakledelim:
“Eğer Nebi yasakları kendi koysaydı,
içkiyi yasaklamak için o kadar beklemezdi?”
Din dili Kur’an’dan uzaklaştıkça, tebyin yetkisi
teşri yetkisi gibi anlaşılmıştır. Bu külliyen iftiradır.
Tebyin ayrı, teşri ayrıdır.
Kıyametin saati kendisine sorulan nebiye vahiy
şöyle der: “de ki: Kesin bilgi Allah katındadır.
Bana gelince… Ben sadece apaçık bir
uyarıcıyım.” (67:26) Bu ayette Nebi’ye demesi
emredilen “Ben mubîn bir nezirim”deki mubîn
ile tebyin özünde aynıdır. Aynı kelimenin biri
ism-i fail formu, diğeri mastarıdır. Şu halde
kıyametin vakti sorulan Nebi’nin “kesin bilgi
Allah katındadır” demesi bir tebyîn olmaktadır.
Hz. Peygamberin müteşerri olmak dışında
ayrıca bir şari’ sıfatı yoktur. Bu hakikati ifade
eden Kur’an’da o kadar çok örnek vardır
ki. Biz sadece bir kaçını zikredelim: Bakara
189’da hilaller, 215 ve 219’da infak edilecek
şeyler, 217’de haram ayda savaş, yine 219’da
içki ve kumar, 220’de yetimler, 222’de kadınların
aybaşı hali, Maide 4’de helal yiyecekler, Araf 187 ve Naziat 42’de kıyametin ne zaman
kopacağı, Enfal 1’de ganimetler, İsra 85’de
vahiy/melek, Kehf 83’de Zülkarneyn, Taha

SÜNNET KOYMAK ve NORM

SÜNNET KOYMAK, NORM KOYMAKTIR VE NORMU ALLAH KOYAR. ÖRNEKLIK ISE FORMDUR. FORMU NEBI KOYAR

Bu zihniyet Kur’an’ın yetersizliği önyargısına
dayanmaktadır. Allah’a ait sıfatları başkalarına
yakıştıranların sorunu Allah’ın yetersizliği önyargısıdır.
Onun için Allah’a ortaklar bulmuşlardır.
Kur’an’ın yetersizliği önyargısına sahip
olanlar da Kur’an’a ortaklar aramışlar, sünnet
ve hadisi Kur’an’ın ortağı ilan etmişlerdir.
Allah’a ortak koşmak bunu yapanı müşrik kılar,
fakat Kur’an’a ortak koşmak bunu yapanı
müşrik kılmaz elbet. Fakat bu durumun savunulacak
bir yanı da yoktur.
Sünnet ilahi norma uygun nebevi formdur
Kur’an peygamberin görev alanını tesbit ederken
şu açık ve net çerçeveyi çizer:
“Eğer yüz çevirirseniz iyi bilin ki Rasule düşen
mesajı apaçık tebliğ etmekten ibarettir.” (5:92)
“Elçiye apaçık tebliğ dışında
bir şey düşer mi?” (Nahl
16:35)
Bir elçiye düşen şeyin tebliğ
olduğu açık seçik ifade ediliyor.
Peki, yine elçiye tebyin
görevi yükleyen ayetler bu
çerçevenin dışında mı değerlendirilmeli?
Yani “alınan
mesajı aynen iletmek” anlamına
gelen tebliğ ile tebyin
arasında fark var mıdır? Veya
Hz. Peygamber’in görevleri arasında sayılan
“tebyin” nasıl anlaşılmalıdır?
Bu meselenin tahliline geçmeden önce bu bağlamda
yer alan ayetlerden bir kaçını buraya
serdedelim: “İşte sana da bu uyarıcı vahyi indirdik
ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın
ve belki onlar da bu sayede düşünürler.”
(Nahl 16:44) “Biz sana ilahi mesajı, sadece
üzerinde anlaşmazlığa düştükleri (inançla ilgili)
meselelerin çözümlerini kendilerine sunasın,
inanıp güvenecek bir topluluk için de bir
yol haritası ve bir rahmet olsun diye indirdik.”
(Nahl 16:64)
Ayetlerde yer alan tebyin, hem “iletme, duyurma,
bildirme”, hem de “tarif etme” ve
“uygulamalı olarak gösterme” anlamında
“açıklama”dır. Kur’an’da beyyene fiili kimi yerde
bu en geniş çağrışımlarıyla, kimi yerde ise
sadece “duyurma-iletme” anlamıyla kullanılmıştır.

Sünnet ve hadisi Kur’an’la yarıştırmaktan özel bir haz duymak

Hadis ideolojisi mensupları, Sünnet ve hadisi
Kur’an’la yarıştırmaktan özel bir haz duyarlar.
Şu soruyu hep sormuşumdur: Okuyan insanı
hayrete düşüren ve Kur’an hakkında şaibe
uyandıran rivayetler nasıl sahih addedildi,
nasıl en muteber hadis kitaplarına girebildi?
Hadis araştırmalarım ilerlediğinde, buna
kendi içimde şu cevabı verdim: Bu hadis ideolojisi
mensuplarının klasik numaralarından
biri. Onlar hadisi vahiy ilan ederek Kur’an’ın
ortağı yapmak istiyorlar. Bunun için hiçbir
fedakârlıktan (!) çekinmiyorlar. Fakat “Hadis
neden korunmadı, neden hadise şaibe karıştı?”
sorularına cevap veremiyorlar. Kur’an’a şaibe
bulaştıran bu rivayetleri nakletmekle, zımnen,
“Bakın hadis için söyledikleriniz
Kur’an için de geçerli,
onun için ağzınızı açmayın”
demeye getiriyorlar. Belli ki
bununla Kur’an’ı zayıflatmayı
değil, hadisi güçlendirmeyi
hedefliyorlar. Fakat yaptıkları
iş tam tersi bir sonuç
veriyor. Ehl-i hadisten Yahya b. Ebi
Kesir’in şu sözüne bakar
mısınız: “Sünnet Kur’an’ın
yargıcıdır, fakat Kur’an
sünnetin yargıcı değildir (es-sunnetu kâdıyetun ‘ale’l-
Kur’an ve leyse’l-Kur’an bi
kâdın ‘ale’s-sunne) (Darimi,
Muk., 49) İktidar adına muhalif alimlere ölüm
fetvası vermesiyle ünlü Evzai bunu nakleder.
Bu ne cür’et! Bunu söylemenin cüretkarlık olduğunu,
Ahmed b. Hanbel de fark etmiş olmalıdır
ki, şöyle söyler: “Ben bunu söylemeye
cesaret edemem, fakat sünnet kitabı tefsir eder
derim” (İbn Abdilberr, Cami, II, 1194) Evzai
bu sınarda da durmaz, bu cüretkar söze bir cüretkar
söz de kendisi ekler: “Sünnetin Kur’an’a
ihtiyacından daha çok Kur’an’ın sünnete ihtiyacı
vardır.” (Age, II, 1193-94) Esasen bu
söz Mekhul’ün sözüdür ve muhtemelen Hz.
Ali’nin İbn Abbas’ı Haricilere gönderirken söylediği
bağlama benzer bir bağlamda kullanılmıştır.
Kendi bağlamı içinde anlamlı olabilir.
Evzai bu sözü Mekhul’e atıf yapmadan kullandığı
için, kendisine mal edilmiştir.

Yıkıp şeriatı bambaşka bir bina kurduk / Nebiye atf ile binlerce herze uydurduk

Rasulü’nün ağzına koyduklarını ima etmiş.
Bu yerinde tesbitle kendilerine çekidüzen vereceklerine,
onu taşlamaya çalışmaları, hatayı
hıyanete dönüştüren bir tavırdır. Aynısını ondan
12 asır sonra gelen Akif’imiz de söylüyor:
“Yıkıp şeriatı bambaşka bir bina kurduk
Nebiyeatf ile binlerce herze uydurduk”.
Bunlar Ebu Hanife’ye yapılan hadisçi saldırılarının
zekatı değil. Merak eden, yine hadis
ideolojisinin bir müntesibi olan Bağdadi’nin
Tarihu Bağdad’ındaki ilgili bölüme bakabilirler.
Nebevi örnekliğe bakış sorunu başlığı altında
Ebu Hanife’ye hadisçilerce yapılan bu itibarsızlaştırma,
hakaret, aşağılama, tadlil ve tekfirleri
niçin naklettim? Kendilerini
sünnetin yılmaz savunucusu
ilan eden hadis ideolojisi
mensuplarının (böyle olmayan
hadis ehli başım gözüm
üstüne), hadisini naklettikleri
Rasulullah’ın ahlakıyla
ahlaklanmak, âlemlere rahmet
olanın rahmetinden pay
almak gibi bir dertlerinin olmadığını
göstermek için.
Sünnet ve hadisi ideoloji haline
getirmek böyle bir şeydir.
Sünneti yaşamanın yerini
sünnetin propagandasını
yapmak alır. Bunu yapan da
‘sünnetli’ değil ‘sünnetçi’,
‘hadisli’ değil ‘hadisçi’ olmuş olur. Aklı din için
istihdam eden ehl-i reyin önderi İmam Azam’ı
itibarsızlaştırma yarışına giren kadim sünnetçilerin
günümüzdeki halefleri, daha da zavallı
duruma düşmüş bulunuyorlar. İnsanların
imanı hakkında hüküm veren bu tipin hiçbir
insaf ve adaletinin, standart ve ilkesinin olmadığını
yaşadıklarımızdan öğrendik. Bu sünnetçi-
hadisçi tipinin doğru-yanlışlığından önce
dürüstlüğü ele alınmalıdır. Din insan içindir,
insanın kerametini korumak ve yüceltmek
içindir. Bir dindarlık çeşidi ki, amacı insanın
kerametini korumak ve yüceltmek olan dini,
insanın kerametini yok etmek ve izzetini ayaklar
altına almak için kullanıyorsa, veyl olsun o
dindarlığa, veyl olsun o ‘dinci’ye.

Ebu Hanife ve Hadis

“Ebu Hanife
Kur’an’ın mahlûk olduğunu söyledi. Bu
rezil sözünden dolayı birçok defa tevbeye
davet edildi.” Ebu Nuaym’ın insaf şakülünün
ne kadar kaydığına bakın ki, sözün arkasına
“Sözünden dönmediği için zindandan ölüsü”
çıktı diye ekleyemiyor. Bunun çevrisi şudur:
Ebu Hanife iktidarın tezini savunmadı, zalim
yöneticilerin çanağını yalamadı ve bu yüzden
de işkencelere uğradı ve sonunda zulmen öldürüldü.
Bilindiği gibi Ebu Hanife Mansur’un zindanına
diri girmiş ölüsü çıkmış, şehid edilmiştir.
Hadisçi Süfyan es-Sevri’nin onun şahadetine
tepkisi şöyle olmuş: “Elhamdülillah! O İslam’ı
ilmek ilmek çözen birisiydi!
İslam’da ondan daha
uğursuz biri doğmamıştır”. Bildiğiniz bilmediğiniz hadisçilerin
hemen tamamının
onu itibarsızlaştırma
korosuna katıldığını görürsünüz.
Hepsini nakledersek
sayfalar tutar. Hadisçi İbn
Ebi Şeybe, hızını alamamış
olacak ki, “Onun bir Yahudi
olduğu kanaatindeyim”
der. Ebu Hanife’ye hadisçi
kininin nerelere kadar çıktığını
hadisçi Ukayli’de görüyoruz:
“Yalancı, güvenilmez,
sahtekâr, küfre düşen
biri”… Sunu söyleyeyim de gerisini anlayın:
Bir hadisin sahih olup olmadığı ideolojik tarafgirlikle
kantarlarının topuzu hepten kaymış
olan bu gibi cerh ve tadil ulemasının koyduğu
ölçülerle sabit oluyor. Eğer ‘hadisler vahiydir’
diyenlere inanırsanız, bir sözün vahiy olup
olmadığını, insaf ve adalet ölçüsünü kaçırmış
olan bu gibi isimler belirliyor.
Ebu Hanife’nin hadis ideolojisinin ve taraftarlarının
iç yüzünü bildiğini, İbn Ebi Hatim’in
onu karalamak için Kitabu’l-Cerh’inde naklettiği
şu sözden anlıyoruz. Ebu Abdirrahman
el-Mukri’den: “Ebu Hanife bize hadis rivayet
eder, sonunda da bu duyduğunuz şeylerin
hepsi herzedir” derdi (VIII, 450). Büyük İmam
ne güzel demiş. Uydurduğu herzeleri Allah

Ehl-i Rey’in en ünlüsü İmam Azam Ebu Hanife

akleden kalbini çalıştırıyor. Said b. Müseyyeb’e
“Kadının kesilen parmağı arttıkça diyeti azalıyor
mu?” diye haklı olarak soruyor. İlmiyyat
talep eden bu soruya, hissiyat ile cevap veriliyor.
Tabi ki tatmin etmiyor.
Ehl-i Rey’in en ünlüsü İmam Azam Ebu
Hanife’dir. Ebu Hanife ve arkadaşlarının sünnete
bakışı özetle şudur: Sünnet ve Hadisler
Peygamberimizin Kur’an’a dair reyidir. Risalet
misyonuna dair olanları (nebevi örneklik anlamında)
sünnettir, risalet misyonu dışında kalanları
içtihattır.
Ebu Hanife mümeyyiz bir aklı temsil etmektedir.
Ona göre sahabe hepsi de planyadan
çıkmış bir topluluk değildir.
İçlerinde dinde derin anlayış
sahibi olanlar olduğu
gibi olmayanlar da vardır. Bu
ikincilerden gelen rivayetler,
“nakleden sahabe fakih değildir”
gerekçesiyle göz ardı
edilebiliyor. Ebu Hanife hadisleri
Kur’an’a arz ediyor.
Tıpkı “Bir mü’min, bir kâfire
karşılık (kısasen) öldürülemez”
rivayetinde olduğu
gibi. Bu tür tasarruflara karşı
yapılan itirazları Ebu Hanife;
“Kur’an’a aykırı hadisi red
Nebi’yi red değildir” diye cevaplıyor.
Ebu Hanife’nin bu tavrı Hanefi usulcülerince
şöyle formüle edilmiştir: Sünnet hadise tercih
edilir, kıyas haber-i vahide tercih edilir, istihsan
(alimin kendisini ikna eden şahsi kanaati)
kıyasa tercih edilir. Bu formülün kendi içinde
hayli cesur olduğu su götürmez.
Ebu Hanife bu yüzden iftiralara uğrar. Ona
en çok iftira atan da hadisi ideolojileştiren
hadisçilerdir. İbn Ebi Davud, “Ebu Hanife’yi
kötüleme hususunda ulemanın icmaı vardır”
diyebiliyor. Tabi ki onun “ulema” dediği, hadis
ideolojisi taraftarı olan hadisçiler. Süfyan b.
Uyeyne ve Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife’nin iki
kere tevbeye çağrıldığını söylüyorlar. “Tevbeye
çağırmak”, dinden çıkan için kullanılan bir ıstılah.
Bu nasıl bir iş? İşin aslını Ebu Nuaym’ın
Kitabu’d-Duafa’sından öğreniyoruz

Sahabenin nebevi örnekliğe bakışı

Muhakkik sahabenin nebevi örnekliğe bakışıyla
Şafii’ninki arasında hayli fark var. Muhakkik
sahabe sadece Hz. Rasul’ün ne yaptığına bakmıyor, “niçin yaptı” sorusunun da peşine düşüyor.
Allah’ın emrinin teşebbuh (taklit ve benzemek)
değil teessi (örnek almak) olduğunu
biliyor. Onun için Hz. Peygamber’in yaptığını
taklit etmeyi değil, maksadını gözetmeyi hedefliyorlar.
Onlara göre ‘sünnet’ Kur’an’ın ortağı
değil, Kur’an’ın Hz. Peygamber’in davranışlarındaki
yansıması.
İşte bir örnek: Halife Ömer hac döneminde
umreyi yasakladı. Oğlu Abdullah bu yasağa
uymadı ve şöyle itiraz etti: “Rasulullah yaptığı
halde babam yasaklamışsa, babamın emrine
mi Rasulullah’ın emrine mi uyacağız, ne dersiniz?”
(Tirmizi, Hac 12) Hz. Ömer’in bu tasarrufunu
Cassas ve İbn Kayyım
tevil etmişler. Fakat bu
tür teviller ölüye elbise dikme
kabilinden olduğu için,
olanı izaha kâfi gelmiyor.
Belli ki Hz. Ömer Nebi’nin
davranışlarına sonrakilerin
zihni kalıplarıyla bakmıyor.
Kaldı ki, bu tek örnek değil.
İkindiden sonra kılınan
sünnet, teravihin cemaatle
kılınması, bir seferde üç talak
gibi daha birçok örnek
var. Bu Hz. Ömer’le sınırlı da değil. Mesela
Hz. Osman Cuma namazında ikinci bir ezan
ihdas ediyor. Zira ihtiyaç hâsıl oluyor. Buna
“Osman’ın sünneti” adı veriliyor. Hz. Ali’nin
de benzer uygulamaları oluyor.
Soru şu: Hz. Ömer Nebi’nin sünnetine karşı
mı geldi? Sahabe içinde o dönemde böyle düşünenler çıkmış. İşte oğlu Abdullah bile bunu ima ediyor. Fakat durum böyle değil.
Hz. Ömer Nebevi örnekliğe karşı çıkmıyor,
Nebi’nin maksadını gözetiyor. Taklit etmiyor,
tahkik ediyor. İşte teessi budur. Burada sorun
Hz. Ömer’in sünnet anlayışının Şafii’nin oluşturduğu
standartların dışında kalmasıdır.
Ehl-i Rey bu tahkikçi damarın takipçisi oluyor.
Nebevi örnekliği Peygamber’i taklit olarak
anlamıyorlar. Aksine Peygamber’in yaptıklarını
anlamak ve onları onun maksadını gerçekleştirmek
için yapmak olarak anlıyorlar. Ehl-i

İsrailoğullarına verilen sünnet de ne ola ki?

isnatla kullanılıyor. Yine İsrailoğulları ve İbrahim
kavmini muhatap alan Casiye 16 ve En’am
89’da terkip “kitab ve hüküm” olarak geliyor.
Bu ayetler de gösteriyor ki, “kitab ve hikmet/
hüküm” iki elemanlı bir terkiptir ve Muhammedi
risalete hasredilemez. Mesela “Doğrusu
Biz İsrailoğullarına kitab ve hüküm verdik”
(Casiye 16) veya “Biz İbrahim Ailesine kitab
ve hikmet verdik” (Nisa 54) ayetinden yola çıkarak,
“İsrailoğullarına verilen sünnet de ne ola
ki?” veya “İmran Ailesi’ne verilen sünnet de ne ola
ki?” soruları cevapsız kalıyor. Hepsinden öte,
ne Hz. Nebi’den, ne de sahabeden bu yorumu
destekleyen bir tek yorum gelmişken, hikmet’i
sünnet’in yerine ikame etmenin
ne kadar isabetli bir yaklaşım
olduğu ortadadır.1
Bütün bunlar bir yana, asıl
cevaplanması gereken şu sorulardır:
İkisi de Arapça olan
ve yine ikisi de Kur’an’da yer
alan sünnet ve hikmet kelimelerini
eşanlamlı saymanın
mantığı nedir? Kur’an’da
kullanılan 14 sünnet lafzı ile ifade edilmeyen mananın,
hikmet lafzı ile ifade edilmesinin
hikmeti nedir?
Nebevi örnekliğe (sünnete) bakışın özeleştirisi
Nebevi sünnet konusundaki sorun sadece
kavramsallaştırmayla sınırlı değildir. Nebevi
sünnetin nasıl anlaşılacağı da daha başka ve
daha büyük bir sorun teşkil eder.
Muhakkik sahabenin nebevi örnekliğe bakışıyla
Şafii’ninki arasında hayli fark var. Muhakkik
sahabe sadece Hz. Rasul’ün ne yaptığına bak-
1 Sahabe neslinden hiç kimse bu görüşü
savunmaz. İkinci nesil içinde, iki
isim dışında da bu görüşü savunan
yoktur. Onlar Katade es-Sedusi ve İbn
Cureyc’tir. Şafii ehl-i Kur’an’a mensup
olan ilk isme Risale’sinde hiç atıfta bulunmazken,
ehl-i hadise mensup olan
ikincisine tam yedi kez atıfta bulunur.

Sünnet Kavramı

Allahu a’lem, Allah Rasulü’nden sonra “sünnet”
kavramının sevgili Peygamberimize mutlak
olarak isnadı söz konusu değildi. Ancak
“Nebi’nin sünneti” gibi terkipler içinde kullanılmış
olabilir. Zira daha Raşit halifelerin
kendi tercihlerine has uygulamalar, onların
ardından “Ömer’in sünneti”, “Osman’ın sünneti”
diye isimlendiriliyordu. Muhtemelen
“Nebi’nin sünneti” benzeri terkipler, ilk defa,
diğer sünnetlerle karışmasını engellemek için
kullanılmış olsa gerektir.
İçinde sünnet lafzı geçen hadislerden “Kim
güzel bir sünnet koyarsa” hadisi, kavramın
Arap dilindeki konuluş anlamıyla en uyumlu
rivayetlerden biri olarak
görünüyor. Zira bu hadise
göre sünnet koymak sadece
Nebi’ye has bir hususiyet
olmadığı gibi, sünnet
sadece olumlu davranışlara
da hasredilmiyor. Zaten sahabe
döneminde de sünnet
koymaktan bu anlaşılmıyor.
Nehcü’l-Belâğa’da Hz. Ali’den
nakledilen bir hutbede geçen
“Nebi’nin sünneti” terkibi de
bu vurguyla kullanılıyor.
Sünnet’in yalnızca Nebi’ye mi, yoksa onunla
beraber sahabeye de mi ait olduğu tartışmasında,
kendince ilk kural koyma teşebbüsünü
Nebi’den en az 100 yıl sonra İbn Şihab ez-
Zühri (ö. 124) belirliyor. Fakat ölümü H. 179
olan İmam Malik’in Muvatta’ında bile “sünnet”
kelimesini mücerret olarak değil terkip halinde
görüyoruz.
Sünnet kavramının mücerret olarak Hz.
Peygamber’in davranışlarını ifade etmesi için,
yaklaşık iki asır geçmesi gerekmiştir. Sünnet
kavramına Kur’ani bir karşılık arayan ilk kişi
İmam Şafii’dir. Şafii “epistemolojik devrim” diyebileceğimiz
üç şey yapıyor:
1. Kendisinden önce Evzai gibi rey karşıtı ve
hadis ideolojisi yandaşı isimler tarafından dile getirilen sünnet ve hadisin vahiy olduğu tezini
açıktan savunuyor. Bu arada sünnet ile hadis
arasındaki ayrımı da belirsizleştiriyor. El-Umm
isimli eserinde, Sunnetu rasulillah vahyun (Allah
Rasulü’nün sünneti vahiydir) iddiasında
bulunuyor.

Reklam

İçeriği paylaş